İbn Kuteybe’nin İtikadi Görüşleri
‘Ebû Muhammed Abdullah b. Müslim b. Kuteybe ed-Dîneverî (ö.276/889)’.
‘Dil, edebiyat, Kur’an ilimleri, hadis ve tarih sahalarındaki eserleriyle tanınan âlim’.
İbn Kuteybe Te’vîlü muhtelifi’l-hadîs, Te’vîlü müşkili’l-Kur’ân, el-İhtilâf fi’l-lafz, Delâ’ilü’z-nübüvve (A’lâmü’z-nübüvve) adlı eser-lerinde yer verdiği itikadî görüşleriyle Mu‘tezile karşısında Selef akaidini savunan bir âlimdir. Ona göre din, duyuların ötesinde bulunan gayb âlemine iman esasına ve dolayısıyla Hz. Peygamber’in hadislerine de inanmaya dayanır. İslâm dininin yanı sıra diğer dinler için de durum aynıdır. Gayba iman etmeye dayanmayan bir din yoktur. Bundan dolayı bazı hadisleri, dil kurallarına ve cedele başvurmak suretiyle inkâra varacak şekilde te’vile kalkışanlar Hz. Peygamber ile ashabının yolundan çıkmış olur. Ayrıca haber i vâhid oldukları gerekçesiyle bazı hadisleri red-detmek müslümanların birliğini yıkmak anlamına gelir. Hadislerin toplanmasından önce müslümanların çok çeşitli gruplara ayrılmış olması bunu göstermektedir. Ancak hadisler bir araya getirildikten sonra müslümanların birliği sağlanmış, kişilerin re’yleriyle değil hadislerle hüküm verilerek meseleler çözülmüş ve Resûli Ekrem ile ashabının takip ettiği yol ortaya çıkmıştır. Bu yolu yani Ehli sünnet mez-hebini de ehli hadîs temsil etmiştir. Mücmel olan Kur’an’ın açıklanması için hadislere başvurmak zaruridir, çünkü Kur’an’da bütün dinî konular ayrıntılı biçimde açıklanmamıştır (Te’vîlü muhtelifi’l-hadîs, s. 73-86, 229). Hadislerin sahihleri bulunduğu gibi zayıf ve mevzû olanları da vardır, nitekim hadis âlimleri onları bu açıdan tasnife tâbi tutmuştur. Bütün hadisler zâhirî mânada olmayıp bir kısmında teşbih, temsil ve kinâyeler bulunmaktadır. Bu tür hadislerin te’vilini müteşâbih âyetlerde olduğu gibi ancak Selef âlimleri yapabilir. Fakat bu te’vil, sıfât ı meânîyi reddedenlerin yaptığı gibi nasları gerektirdikleri anlamın dışındaki bir alana çevirmek değil, nasların anlatmak istediği mânayı açıklamaktan ibarettir (a.g.e., s. 121, 224; İbn Teymiyye, I, 205; V, 381-382).
Mu‘tezile âlimlerine karşı hadisleri ısrarla savunan İbn Kuteybe, Ehli sünnet’e mensup olduğunu açıklamasına ve Müşebbihe’yi eleştirmesine rağmen Dârekutnî, Beyhakı, Zâhid Kevserî gibi bazı âlimler tarafından Müşebbihe veya Kerrâmiyye’ye nisbet edilmiştir. Zehebî, İbn Kuteybe’nin hadis bilmediğini kabul etmekle birlikte onun eserlerinde teşbihe varan görüşlerin bulunmadığını belirtir ve ona yapılan bu isnadı isabetli görmez (A’lâmü’z-nübelâ’, XIII, 298-300).
İbn Kuteybe’nin Mu‘tezile kelâmcılarına yönelttiği eleştirileri şu noktalarda toplamak mümkündür. a) Kelâmcılar dinî konuları akıl yürüterek ve kıyasa başvurarak çözmeye çalışmışlardır. Bunu yaparken önce kategoriler, tafra, tevellüd gibi felsefî nazariyeleri doğrulukları tartışılmaz birer ilke olarak kabul etmiş, sonra da bunlara uymayan âyet ve hadislere te’vil yoluyla gerçek anlamlarından farklı anlamlar yüklemişlerdir. Halbuki Kur’an ile hadislerin ince hikmetleri ve mânalarının bu yolla bilinmesi mümkün değildir (Te’vîlü muhtelifi’l-hadîs, s. 3-9). Bu sebeple kelâmcıların nasları anlamak için benimsedikleri bu yöntem isabetli değildir. Nitekim onların birbirini tekfir eden gruplara ayrılması bunu göstermektedir. Tevhid, ilâhî sıfatlar, berzah, cennet, cehennem, levh vb. konulardaki derin görüş ayrılıkları onların ihtilâflarına dair örneklerdir. Dinin tâli meselelerinde farklı görüşlerin ileri sürülmesi mümkün olmakla birlikte aslî meselelerde ihtilâf et-mek câiz değildir (a.g.e., s. 3, 14-16). b) Kelâmcılar dinî hayat konusunda çok gevşek bir tutum sergilemiş, meselâ bazıları nasların açıkça yasakladığı içkinin haram olmadığını iddia etmeye kalkışmıştır (a.g.e., s. 60-61). c) Kelâmcılar haber i vâhidin ifade ettiği bilgiyi akaid alanında önemsememişlerdir; halbuki Allah, toplumlara aynı anda tek bir insanı peygamber olarak gönderip ona uymalarını emretmiştir. Bu ise doğru söyleyen tek bir kişinin bile haberine güvenilebileceğini göstermektedir (a.g.e., s. 66).
İbn Kuteybe’nin itikadî görüşlerini şöylece özetlemek mümkündür: 1. Ulûhiyyet. Farklı şekillerde adlandırıp nitelen-dirse, hatta puta tapsa da mutlaka her insan kendini yaratan bir varlığın mevcudiyetine inanır, selim aklıyla başbaşa kalınca bunun doğruluğunu tasdik eder (Te’vîlü muhtelifi’l-hadîs, s. 129). İlâhî sıfatlar konusunda tenzihte aşırı giden kelâmcılar da ispatta ifrata düşen teşbih taraftarları da doğruyu bulamamışlardır. Allah Teâlâ dinde itidali emrettiğine göre sıfatlar konusunda da mutedil bir yol takip etmek gerekir. Esasen insanlar, sıfatların mahiyetini bilmek gibi beşer gücünü aşan bir hususla mükellef tutulmamıştır. Buna göre naslarda Allah’a atfedilen sıfatları irdelemeden ispat edip Allah’ı yaratıklarına benzetmemek temel ilkedir. Bunu dikkate alarak Allah’ın ilimle âlim, kudretle kadir olduğuna inanmak gerekir. Âlimin ilim, kadirin kudret sahibi olduğu herkesçe kabul edilen bir husustur. Sem‘ ve basar ise ilimden ayrı iki sıfattır (a.g.e., s. 208, 217-218; el-İhtilâf fi’l-lafz, s. 22-24).
Allah zâtıyla değil ilmiyle her yerdedir, zâtıyla arştadır, arş ise ‘’taht'’ mânasına gelir. O’nun arşa istivâ etmesi tahtına yerleşmesi demektir. Allah’ın zâtıyla her yerde olması hulûlü gerektirir. Bu ise İslâm’la bağdaşmayan bir inanç olduğu gibi akla da aykırıdır. Her semavî din mensubu Allah’ın gökte olduğuna inanır (Te’vîlü muhtelifi’l-hadîs, s. 68, 271-274; el-İhtilâf fi’l-lafz, s. 35-37). Naslarda geçen ‘’yed'’, ‘’ısbâ‘'’, ‘’nüzûl'’, ‘’nefs'’, ‘’nefh'’ sıfatları irdelenmeden Allah’a atfedilmelidir; bunlar hakkında ileri sürülen te’viller isabetsiz olup dil kurallarıyla da bağdaşmaz. ‘’Vech'’ ile kastedilen ise Allah’ın zâtıdır (Te’vîlü muhtelifi’l-hadîs, s. 70, 209-210; el-İhtilâf fi’l-lafz, s. 28-32, 46-47). Dünyada yaratıklarının hiçbirine görünmeyen Allah âhirette müminlerce görülecek ve bu Allah’ın müminlere vereceği görme gücü ile gerçekleşecektir. Rü’yetullah konusundaki hadisler kabul edilmediği takdirde dinin namaz, hac, zekât ve talâka dair hükümlerini kanıtlamak da imkânsız hale gelir (Te’vîlü muhtelifi’l-hadîs, s. 205; el-İhtilâf fi’l-lafz, s. 33, 35).
Kur’an Allah kelâmı olup mahlûk değildir. Kur’an’ı telaffuz edişin mahlûk olup olmadığına dair ihtilâflar, meselenin ince tahliller gerektiren zor bir konu niteliği taşımasına bağlıdır. Halku’l-Kur’ân müslümanlar arasında yaygın olarak tartışılan bir mesele haline gelince Ahmed b. Hanbel’e farklı ve çelişkili görüşler atfedilmeye başlanmıştır ki bunların bir kısmı uydurmadır. Kur’an metnini okuma insana ait bir fiil olduğundan mahlûktur, okumaya konu teşkil eden lafızlar ise Allah kelâmı olduğu için gayri mahlûktur (el-İhtilâf fi’l-lafz, s. 50-65).
Her şeyin Allah’ın kaderi ve kazâsına göre vuku bulduğuna inanmak farzdır, bu konuda mânası açık bulunan birçok âyet ve hadis vardır. Bununla birlikte ilâhî bir sır olan kader meselesinin çözülmesi mümkün değildir. İnsanların sahip bulundukları yetenek ve imkânlar, ayrıca karşılaştıkları olaylar incelendiği takdirde bu husus açıkça görülür. Güçlü bir kişinin âciz kalması, akıllının fakir, aptalın zen-gin olması, kahramanın yenilgiye uğrayıp korkağın galip gelmesi bunu gösteren örneklerden bazılarıdır. Ayrıca insanlar sahip oldukları üstünlükler açısından ve ilâhî lutuflara mazhar oluşları bakımından farklılık arzeder. Bir grup insanın zengin bir coğrafyada doğarak büyük nimetlere kavuştuğu, bedenlerinin yapı ve renk itibariyle güzel olduğu, lezzetli yiyeceklere sahip bulunduğu, ilim, düşünce ve sanat alanında ileri merhalelere ulaştığı, buna karşılık bir grup insanın da maddî ve mânevî imkânlardan yoksun bulunan fakir bir coğrafyada doğduğu, yapı ve renk itibariyle çirkin olduğu, değerli yiyecek, giyecek ve meskenlerden mahrum bırakıldığı, kiminin peygamber kültürüyle yetiştiği, kiminin ise bundan habersiz bir ortamda yaşadığı bilinen bir gerçektir. Bu tablo, Allah’ın insanlara farklı kaderler tayin ettiğini ve kulları hakkında dilediği şekillerde takdirlerde bulunduğunu kanıtlar. Ancak bu gerçek Allah’ın kullarına zulmettiği anlamına gelmez. Zira O mülkünde dilediğini yapan ve kullarını dilediği gibi imtihana tâbi tutandır. Kullarına bu imtihanı başarmalarını sağlayacak kudret vermiştir. Bundan dolayı kullar yaptıkları fiillerden ötürü ceza veya mükâfata müstehak olurlar (Te’vîlü muhtelifi’l-hadîs, s. 27-28, 30, 236; el-İhtilâf fi’l-lafz, s. 14-17, 21-23).
2. Nübüvvet. Peygamberler gaybdan haber vererek insanları bilgilendiren elçilerdir. Doğruluklarının delili gösterdikleri mûcizelerdir. Resûli Ekrem’in hissî mûcizelerini inkâr etmek nübüvvetine dair delillerin eksik olduğunu ileri sürmek demektir. Peygamberler büyük günahlardan korunmakla birlikte bazı küçük günahlar işlemişlerdir. Hz. Âdem’in rabbine isyan edip sapması (Tâhâ 20/121), Hz. Yûsuf’un Züleyha’ya karşı arzu duyması (Yûsuf 12/24), Hz. Yûnus’un iman etmeyen kavmine öfkelenerek onlardan uzaklaşması (el-Enbiyâ 21/87) bunu kanıtlayan delillerdir. Kelâmcıların bu âyetleri dil kurallarına uymayan te’villere tâbi tutarak peygamberlerin küçük günah işlemediklerini iddia etmeleri tutarlı değildir. Hz. Peygamber’e dahi Kur’an’da bazı uyarılar yapılmıştır (Te’vîlü muhtelifi’l-hadîs, s. 116-117, 171; Te’vîlü müşkili’l-Kur’ân, s. 402-409; Tefsîru ıarîbi’l-Kur’ân, s. 145).
3. Âhiret, İmanKüfür. Akıl, çürümüş cesetlerin diriltilmesini mümkün gördüğüne göre berzah âleminde ölülerin nimet veya azaba uğratılmasını da kabul eder. Kur’an’da ve hadislerde bunun vuku bulacağını haber veren beyanlar vardır (Âli İmrân 3/169; el-Mü’min, 40/46). Hz. Peygamber’in kabir azabından Allah’a sığındığını bildiren rivayetler meşhurdur. Kur’an’da berzah âlemine dair özlü olarak verilen bilgiler hadislerde ayrıntılı biçimde açıklanmış ve bu konuda herhangi bir tereddüde mahal bırakılmamıştır. Ölenlerin ruhları iman ve itaatlerine göre ‘’illiyyîn'’e veya ‘’siccîn'’e gider (Te’vîlü muhtelifi’l-hadîs, s. 150-154, 167, 245, 247; Te’vîlü müşkili’l-Kur’ân, s. 83).
Ruhbeden bütünlüğü içinde göklere yükseltilen Hz. Îsâ kıyametin kopmasından önce dünyaya inecek ve âhir zamanda bütün Ehli kitap ona iman edecektir. Onun inişi kıyametin yakında kopacağına dair açık bir alâmet olacaktır (Te’vîlü muhtelifi’l-hadîs, s. 188; Tefsîru ıarîbi’l-Kur’ân, s. 137). Buna işaret eden âyetler de vardır (en-Nisâ 4/158-159; ez-Zuhruf 43/61).
İman tasdikten ibarettir. Tasdik ehli sayılan insanlar üç grup halinde mütalaa edilebilir: Sadece diliyle tasdik eden münâfıklar, hem dili hem de kalbiyle tasdik eden, fakat büyük günah işleyenler, büyük günahlardan sakınan gerçek müminler. Buna göre gerçek imanın üç unsuru vardır: Kalp ve dil ile tasdik edip ilâhî buyrukları yerine getirmek. İnkâr mânasına gelen küfür ise ulûhiyyet, nübüvvet ve âhiret hayatı gibi temel ilkeleri inkâr yanında bir te’vile dayanarak meselâ kaderi, mest üzerine meshi ve bir anda üç talâkın vuku bulduğunu inkâr etme gibi hususları da içerir. Ancak bu sonuncu durum küfrü gerektirmez (Te’vîlü muhtelifi’l-hadîs, s. 120, 170-172; Te’vîlü müşkili’l-Kur’ân, s. 482; Tefsîru ıarîbi’l-Kur’ân, s. 10).
İbn Kuteybe Hatîb el-Bağdâdî, Zehebî, Takıyyüddin İbn Teymiyye ve Süyûtî tarafından, döneminde Ehli sünnet’i temsil eden önemli bir Selefî âlim olarak kabul edilmekle birlikte onun Selef’in yolundan ayrılarak teşbihe düştüğünü söyleyenler de vardır. Ona yöneltilen eleştiriler şu noktalarda toplanır: a) İbn Kuteybe ‘’vech'’i ‘’zât'’ diye te’vil etmesi örneğinde olduğu gibi bazı âyetleri, ayrıca sahih olan veya olmayan bazı hadisleri te’vil ettiği halde aynı yöntemi kullanarak nasları anlamaya çalışan kelâmcıları eleştirmiştir. b) Hadisleri zaman zaman Tevrat ve İncil’e dayanarak açıklamış ve onlardan delil getirmiştir. c) Arşa istivâ sıfatına ‘’Allah’ın tahtına yerleşmesi'’ mânası vermekle Selef inancına aykırı davranmıştır, çünkü Selef’ten böyle bir mâna nakledilmemiştir. d) Kur’an’ı telaffuz eden insanın fiilini hâdis, bu fiile konu olan harfleri ezelî kabul etmiştir, bu ise bir çelişkidir. e) Ehli beyt’ten yüz çevirip Nâsıbe’ye meyletmiştir.
Çoğu Zâhid Kevserî tarafından el-İhtilâf fi’l-lafz adlı eserin neşrinin dip notlarında kaydedilen ve haklı tarafları bulunan bu eleştiriler İbn Kuteybe’nin Selefî bir âlim olmadığını söylemek için yeterli görünmemektedir. Aslında İbn Kuteybe, hem el-İhtilâf fi’l-lafz’da hem Te’vîlü müşkili’l-Kur’ân’ında önceki aşırı görüşlerinden dönerek mutedil bir çizgiye gelmiştir. Zehebî’nin de belirttiği gibi hadis bilgisi yetersiz olduğundan bazı zayıf veya mevzû rivayetleri te’vile tâbi tutması, diğer taraftan böyle bir yöntemi kelâmcılar için câiz görmemesi İbn Kuteybe adına belirtilmesi gereken önemli bir hatadır. Peygamberlerin ismet sıfatı, imanı oluşturan unsurlar ve benzeri itikadî konulara dair görüşleriyle Selefiyye mezhebinin oluşmasına katkıda bulunmuştur. Özellikle kelâmcılara yönelttiği eleştirilerden Takıyyüddin İbn Teymiyye ve İbn Kayyim el-Cevziyye’nin etkilendiğini söylemek mümkündür. Her iki müellifin de bu konularda benzer görüşleri savunması bunu kanıtlayıcı mahiyettedir.