İSLÂM İNANCI AÇISINDAN TEŞBÎH
Teşbîh zatı, sıfatları, fiilleri ve ma’bûd oluşu yönünden Allah ’ı yaratılmışlara veya yaratılmışları aynı yönlerden Allah’a benzetmek anlamında bir kelâm terimidir.
Teşbîh sözlükte “iki şeyi birbirine benzetmek, iki şey arasında anlam bakımından ortaklık bulunduğunu göstermek” manasına gelir. Türediği “şbh” kökünde ve aynı kökten türeyen “teşâbüh”te de “bir şeyin bazı yönlerden diğer bir şeye benzemesi” anlamı vardır (Ta’rîfât, “Teşbîh” md.; Keşşâf, “Teşbîh” md.). Konunun açık hale gelebilmesi için teşbih ile anlam yakınlığı ve sıkı ilişkisi bulunan “temsîl” ve kökünden türediği “msl” kelimelerinin de manalarına atıfta bulunmak gerekir. “Msl” bir şeyin, bütün yönlerden diğer bir şeye benzemesi, temsîl de bir şeyi bütün yönlerden diğer bir şeye benzetmek anlamına gelir. Buna göre her temsîl teşbîhtir, fakat her teşbîh temsîl değildir (İbn Teymiyye, Minhâcü’s-Sünne ,II,257). Zira teşbîhte iki şey arasında lafız yönünden ve genel anlam bakımından benzetme söz konusu olduğu halde temsîlde iki şey arasında zât ve sıfatların mahiyetleri itibariyle de bir benzetme yapılır. Terim olarak teşbîh farklı şekillerde tanımlanır. Selefî âlimlere göre teşbîh “yaratıklara ait niteliklerden birini Allah’a veya Allah’a ait niteliklerden birini yaratıklara nispet etmektir” (Câbir b. İdris, I,114). Sünnî kelâmcılara göre teşbîh “Allah’ı bütün yönlerden yaratıklara benzetmektir” (Cüveynî, s.168-169;İnü’l-Cevzî, s.100). Mu’tezilî kelâmcılara göre teşbîh “yaratıklara ait varlık ve keyfiyet gibi olan bir varlık ve keyfiyeti Allah’a atfetmektir” (Kâdî Abdülcebbâr, Fadlü’l-i’tizâl, s.140). Bazı filozoflarla Bâtınîlere göre teşbîh “yaratıklara atfedilen nitelikleri lafız ve anlam itibariyle Allah’a nispet etmektir” (Câbir b. İdris, I,88-91). Daha çok mezhebî bakış açılarını yansıtan bu tanımlardan yararlanarak bir inanç problemi olan teşbîhi, geniş çerçevede şöylece tanımlamak mümkündür: “Zatı, sıfatları, filleri ve ma’bûd oluşu yönünden Allah’ı yaratılmışlara veya yaratılmışları aynı yönlerden Allah’a benzetmek”.
Kur’an’da teşbîh tabiri geçmemekle birlikte putperestlerce Allah’a ortak tanınan putların, “Allah’ın yaratması gibi yaratma eylemi mi gerçekleştirdikleri ve putların yaratmasıyla Allah’ın yaratması arasında bir benzerliğin mi bulunduğu” sorularak Allah’ın yaratmasına benzer bir yaratma eylemini hiçbir varlığın gerçekleştiremeyeceğine dikkat çekilir (er-Ra’d 13/169). Bunun dışında ontolojik statü itibariyle Allah’ın benzeri gibi olan hiçbir varlığın, denginin ve ortağının bulunmadığı misil, nid, semî, şerîk ve küfüv kelimeleriyle anlatılır (eş-Şûrâ 42/11, el-Bakara 2/22, el-İsrâ 17/111, el-İhlâs 112/4). Esmâ-i hüsnâ’dan el-Kuddûs adı (el-Haşr 59/23) da O’nun yaratıklara benzemediğini belirten yüce isimlerindendir. Bu itibarla Kur’an Allah’ın zâtı, sıfatları, fiilleri ve ma’bûd oluşu yerine geçebilecek benzeri her hangi bir varlığın bulunmadığını ısrarla vurgulayarak temsîl ve teşbîhi O’ndan nefyetmiştir. Hadislerde de teşbîh tabiri geçmez, sadece Allah’ın yaratmasına benzer bir yaratmanın mümkün olmadığı anlatılırken buna aykırı bir inancı benimseyenlerin ahrette en şiddetli azaba maruz bırakılacakları belirtilir (Müsned, VI,36,199; Müslim, “Libâs” 92). Hadis kaynaklarında bulunmamakla birlikte bazı kelâm kitaplarında yer alan rivayetlere göre Hz.Peygamber, teşbîh inancını benimseyip Allah’ı yaratıklarına benzetenlerin müşrik olduğunu ve ayrıca Allah’ı gereği gibi bilmenin, ancak benzeri bulunmayan âlim, kâdir, yegâne bir varlık olduğunu kavramakla gerçekleşeceğini söylemiş; ashaptan Abdullah b. Mes’ud da Allah’ı yaratıklarına benzetenlerin O’nu gereği gibi bilemediklerini açıklamıştır (Kâdî Abdülcebbâr, Fadlü’l-i’tizâl, s.140-141,150).
Kaynaklar, teşbîh inancının daha çok Şîa’nın aşırı fırkalarını teşkil eden Gâliyye’de ortaya çıktığını nakleder (Câhız, III,351; Bağdâdî, s.214). Farklı görüşler ileri sürülmekle birlikte ilk defa Abdullah b. Sebe’ tarafından ortaya konulan teşbîh inancını Beyân b. Sem’ân, Muğîra b. Saîd el-İclî, Hişâm b. Hakem, Yunus b. Abdurrahman el-Kummî, Ebû Ca’fer el-Ahvel gibi Şîîlerin benimseyip yaydığı kabul edilir. Bunlara göre Allah, zatı itibariyle insan gibi organlardan oluşan ezelî bir beden sahibidir, ancak onun bedeni nurdan ibarettir (Râzî, s.63-64; İbn Teymiyye, Minhâcü’s-Sünne,II,402-503;Hısnî, s.178-83;Câbir b. İdris, I,6-7). Ebû Hanife, Cehm b. Safvân’ın Allah’ı tenzîh etmekte aşırı gidip ilâhî sıfatları geçersiz kılan bir anlayışa (ta’tîl) varmasına mukabil, Mukâtil b. Süleyman’ın ilâhî sıfatları ispat etmekte aşırı bir tutum izleyerek teşbîhe götüren bir noktaya ulaştığını nakleder ve teşbîhe düşmeden ilâhî sıfatları ispat etmek gerektiğini belirtir (Hatîb el-Bağdâdî, XIII,1164). Hadisçilerden İbn Hibbân ile kelâmcılardan Ebu’l-Meâlî el-Cüveynî ve Ebu’l-Muîn en-Nesefî gibi bazı alimler Mukâtil b. Süleyman’ı teşbîh inancının temsilcileri arasında gösterir (Cüveynî, s.177; Nesefî,I,164; Câbir b. İdris, I,324-329). Ancak Ebû Hanife’nin de işaret ettiği gibi o, tenzihte aşırı giden Cehm b. Safvân’a karşı ilâhî sıfatları yine aşırıya varan bir şekilde ispat etmesinden ötürü teşbîh inancına nispet edilmiş olmalıdır. Nitekim ilâhî sıfatları ispat eden Selefiyye ve Sünnî kelâmcıların Mu’tezilî alimlerce teşbîh inancını benimsemekle itham edildiği bilinmektedir (Ahmed b. Hanbel, s.66; Câhız, III,351; İbn Teymiyye, Minhâcü’s-Sünne,II,105-106). İbn Kuteybe, ilâhî sıfatları tenzîh etmekteki aşırılığın bir başka aşırılık olan teşbîh inancının ortaya çıkmasında etkili olduğunu vurgular (el-İhtilâf fi’l-lafz, s.243). Buna müteşâbih naslara zahirî anlam yükleyip onların anlamını kavramak için aklî ve dilbilimsel bilgilere başvurmanın gerekli olduğu bilmemek, teşbih inancını teyit etmek amacıyla hadis uydurmak, ayrıca teşbih inancını benimseyen yahudilerle hıritiyanlara ait kaynaklardan yararlanmak gibi sebepleri de eklemek gerekir (Kâdî Abdülcebbâr, el-Muğnî,XVI,371; amlf., Fadlü’l-i’tizâl, s.149; Şehristânî, I,106; İbnü’l-Cevzî, s.100-102,224,233; Câbir b. İdris, I,183-190).
İlâhî sıfatları ispat etmekle birlikte Allah’ın yaratıklara benzemekten tenzih edilmesi gerektiğini ilk defa belirten âlim mevcut kaynaklara göre Ebû Hanife olmuştur. O bu konuda şunları söyler: “Allah vardır, diridir, alimdir, fakat (gördüğümüz) varlıklar, diriler ve alimler gibi değil” (el-Fıkhu’l-ekber, s. ; Nesefî, I,148-149; Câbir b. İdris, II,437). Daha sonra diğer Sünnî alimler onun bu görüşünü benimseyip teşbihe düşmeden ilâhî sıfatları kanıtlayan yöntemler geliştirmeye çalışmıştır. Sünnî kelamcılar, Ehl-i Sünnet’in bir grubunu teşkil eden Selefiyye mensuplarının, haberî sıfatları aklî bilgiler ışığında tevil etmedikleri veya Allah’a cihet nispet ettikleri için teşbih inancına düşmekten kurtulamadıklarını, buna mukabil Selefî alimler de Sünnî kelamcılarca benimsenen sıfat anlayışının tenzîhteki aşırılıktan kaynaklanan ve Allah’ın, yaratıklardan hiçbir kemal niteliği taşımayanlarına benzemesini gerektiren bir teşbîhe götürdüğünü savunmuştur.
Kelâm kaynaklarında teşbîh, keyfiyet ve bilhassa mahiyet itibariyle Allah’ın yaratıklara ve yaratıkların Allah’a benzetilmesini ifade eden bir kavram olarak incelenir (Şehristânî, I,93; Câbir b. İdris,I,158-166). Mahiyet varlığın cinsini, keyfiyet ise niteliğini belirten kavramlardır. Varlığı zorunlu (Vâcibu’l-vucûd) ve yegâne olduğundan Allah’ın cinsi yoktur. Çünkü cinsin, türleri içeren küllî (tümel) bir kavram olduğu dikkate alınırsa Allah hakkında cins tasavvur edebilmek için O’nu da içine alan tanrı türlerinin bulunması gerekir, bu ise imkânsızdır. Zira bir cins içinde yer alan her varlık, cinsin içindeki diğer türlerle benzerlik arz eder. Allah ise dengi ve benzeri bulunmayan bir varlıktır. Şu halde Allah hakkında mantıkî anlamda bir mahiyet tasavvur etmek, benzeri varlıkların bulunduğunu kabul etmek manasına gelir. Şayet Ebû Hanife’ye nispet edildiği gibi Allah’a atfedilen bir mahiyetten söz edilebilirse Mâtürîdî’nin de belirttiği üzere bununla sadece, O’nun cinsi bulunduğu değil ontolojik statü itibariyle Vâcibu’l-vucûd bir varlık olduğu, zihnin dışında bir mevcudiyeti bulunduğu ve yaratıkların varlığı gibi bir varlık cinsinin O’ndan nefyedilmesi kastedilir. Vâcibu’l-vucûd’un keyfiyeti ise insanlar tarafından bilinemez ve renk, şekil, hal gibi unsurlardan oluşan yaratıkların keyfiyetine benzetilemez, aksine yaratıklara ait keyfiyetin O’dan nefyedilmesi gerekir (Nesefî, I, 161-164). İki varlık arasındaki benzerliği ifade eden mumâselet, müşâbehet, muzâhât, müşâkelet ve müsâvât gibi çeşitli kavramlar vardır. Bütün bu kavramlar yaratıkların çeşitli yönlerden birbirine benzediğini belirttiğinden bunların içerdiği anlamların da Allah’tan nefyedilmesi zorunludur. Bunlardan mumâselet mahiyete ilişkin bir cins ismi olup diğerleri bunun içinde yer alan türlerdir. Müşâbehet iki cevher veya cismin arazlarda ortak olması, muzâhât iki nesnenin tek zata izafe edilmesi, müşâkelet iki nesnenin şekilde ortak olması, müsâvât ise iki nesnenin kemiyet itibariyle eşit hacimde olması anlamına gelir. Bunlar ise yaratıklara ait özellikleri teşkil ettiğinden teşbîhe yol açar ve Allah’tan nefyedilmesi gereken benzerlik unsurlarıdır (Nesefî, I,150-155,168-169).
Âlimlerin büyük çoğunluğu teşbîh içeren inançların İslâm’ın ana kaynaklarıyla örtüşmediği görüşünde ittifak etmesine mukabil Allah’ı yaratıklara benzetmenin aklî bakımdan bir sakınca taşımadığını ve naslardan çıkan inancın da teşbîh olduğunu gerçek anlamda savunan ve Müşebbihe* adı verilen bir mezhebin bulunduğunu belirtmek gerekir, ancak mensupları oldukça azdır. Bunlara göre naslarda Allah insan şeklinde yüzü, gözleri, elleri, parmakları, ayakları bulunan; göklerin ve yeri nuru olan; Arş’ının üstünde oturan, dünya göğüne inen ve oradan arşa yükselen; salih insanlarca dünyada görülüp musâfaha edilen; sevinen, gülen, üzülen, kızan, hareket eden, duran, ağırlığı ve hacmi olan, insanlara yaklaşan veya uzaklaşan insan gibi bir varlık olarak tasvir edilmiştir. Bu tasvirlerden anlaşılan Allah’ın cisme benzeyen bir varlık olduğudur. Zira Allah insana zatını tanıtırken anlayabileceği kavramları kullanmıştır, bu kavramlardan çıkan sonuç ise açık bir teşbîhtir, dolayısıyla teşbîh reddedilmesi değil benimsenmesi geren bir inançtır (Câhız, IV,7,10; Hayyât, 14,80; Râzî, s.10-214; İbnü’l-Cevzî, s.113-114; İbn Teymiyye, Minhâcü’s-Sünne, II,516-518). Hişâm b. Hakem, Muhammed b. Kerrâm, İbn Hâmid, İbnü’z-Zâğûnî gibi teşbîhçiler bu görüştedir. Teşbîh taraftarlarına göre Allah insana benzetilebileceği gibi bazı salih insanlar da Allah’a benzetilebilir ve ulûhiyet niteliklerinden bazılarıyla nitelenebilir. Meselâ Gâliyye mesplarının tabi olduğu imamları gaybı bilebilir, ölüleri diriltebilir ve dilediklerini cennete veya cehenneme koyabilir (Câbir b. İdris, I,235-276).
Zâtî ve vasfî olmak üzere Allah’a isnad edilebilecek iki teşbîh yönünün bulunduğunu ve doğru bir ulûhiyet anlayışının mutlak tenzîh ile mutlak teşbîh arasında bir konuma tekabül ettiğini savunan âlimler de vardır. Sûfî geleneğe bağlı bu âlimlere göre Allah hakkında tasavvur edilebilecek teşbîhi ancak kâmil insanlar idrak eder (Keşşâf, “Teşbîh” md).
Teşbîhin İslâm’a aykırı bir inanç olduğunu kabul eden ve büyük çoğunluğu teşkil eden âlimler, bunun hangi inançları benimsemekle vuku bulacağı konusunda farklı görüşler ileri sürmüştür. Teşbîhe konu edilen inançları şöylece özetlemek mümkündür:
1. Yaratıklara verilen isim ve sıfatları Allah’a atfetmek: Başta “mevcûd” olmak üzere hay, âlim, kâdir gibi olumlu anlam içeren kavram ve sıfatları Allah’a atfetmek teşbîhin gerçekleşmesi için yeterlidir. Sözgelimi Allah’a “mevcut”, “hay”, “âlim”, “kâdir” kavramlarını atfetmek teşbîhi gerektirdiği halde O’nun hakkında “ma’dûm değildir”, “ölü değildir”, “câhil değildir”, “âciz değildir” şeklinde olumsuz yönden niteleme yapmak teşbîhi gerektirmez. Antik dönem filozoflarının bir kısmı ile Bâtınîler bu görüştedir. Değişik ekollere bağlı bulunan ve büyük çoğunluğu teşkil eden alimler ise bu görüşün yanlış olduğunda müttefiktir (Cüveynî, s.166-167; Nesefî, I,146,158-159; İbn Teymiyye, Minhâcü’s-Sünne, II,523-527).
2. Zâtı gibi kadîm olan ve zâtında mevcut bulunan mana sıfatlarını Allah’a atfetmek: Allah’ın hay, âlim, kâdir olması zâtının hay, âlim ve kâdir oluşunu ifade ettiğinden bu kavramları Allah’a atfetmek teşbîh sonucunu doğurmadığı halde başta hayat, ilim, kudret olmak üzere zâtı gibi kadîm olan ve manalardan ibaret bulunan sıfatları O’na nispet etmek teşbîhe götürür. Çünkü zâtın ötesinde bir manadan ibaret olan sıfatlara sahip olmak yaratıklara ait bir niteliktir. Allah hakkında aynı kıyası yapmak onu yaratıklara benzetmek anlamına gelir. Şu halde Allah’ın zâtına sadece kıdem sıfatı atfedilebilir, bunun dışında kadîm olan başka sıfatları O’na atfetmek kaçınılmaz bir şekilde teşbîhe götürür. Mu’tezilî âlimlerin çoğunluğu bu görüştedir (Kâdî Abdülcebbâr, el-Muğnî, V,205183-184; a.mlf., Fazlü’l-i’tizâl, s.197; Nesefî, I,143; İbn Teymiyye, Minhâcü’s-Sünne, II,600).
Sünnî kelâmcılara göre ise Allah’a zâtının ötesinde mana sıfatları atfetmek teşbîh sonucunu doğurmaz. Zira Allah’ın sıfatları zatı gibi kadimdir ve ekmeldir, yaratıkların sıfatları ise hâdis ve eksiktir. İlâhî sıfatların nitelikleri ile yaratıklara ait sıfatların farklı nitelikte olması ve her yönden benzerlik arz etmemesi teşbîhi ortadan kaldırır. Çünkü meselâ, yaratıklara ait ilim sıfatı Allah’ın ilim sıfatının dengi değildir ve nitelikleri farklılık arz eder; söz gelimi insanın ilmi hâdis, husûlî, eksik, sınırlı, değişken, gelişmeye açık olduğu halde Allah’ın ilmi ezelî, huzûrî, değişmez, sonsuz, mutlak ve mükemmel, bütün varlık ve olayları kuşatıcı olmak gibi niteliklere sahiptir, bu sebeple insana ait ilim sıfatı ilâhî ilim sıfatının yerini tutamaz. Diğer sıfatlarda da durum aynıdır. Şu halde isim ve sıfatlarda ortak olmak teşbîhi gerektirmediği gibi ilâhî zâtına ait mana sıfatlarının bulunması da teşbîhe yol açmaz. Aralarında önemsiz bazı farklılıklar bulunmakla birlikte Eş’arî ve Mâtürîdî kelâmcılar bu görüştedir (Mâtürîdî, s.146-151; İbn Fûrek, 209-210; Nesefî, I,148-151,156,169).
Selefî alimlere göre ise naslarda Allah’a isnat edilen mana sıfatları bulunduğuna iman etmek ve temsîl, tekyîf, ta’tîl, tahrif gibi yöntemlere baş vurmadan nitelediği şekilde zâtına inanmak dînî açıdan farzdır. Bu sıfatları ispat etmeden Allah’ın mevcut,hay, âlim, kadîr olduğunu söylemek anlamsızdır. Bunları ispat etmek değil nefyetmek teşbîhi gerektirir. Zira bu takdirde Allah söz konusu yetkinlik sıfatlarından yoksun bulunan yaratıklara benzetilmiş olur. Teşbîhin geçekleşebilmesi için Yaratıcı’nın sıfatlarıyla yaratıkların sıfatları arasında keyfiyet yönünden bir benzetmenin yapılması gerekir. Allah’ın sıfatlarıyla yaratıkların sıfatları arasında bazı yönlerden ortaklık bulunması ise teşbîhi gerektirmez. Her hangi bir keyfiyet belirtilmediği sürece ilâhî sıfatları ispat etmek teşbîhe yol açmaz. Bu temel ilke dolayısıyladır ki naslarda Allah’a ses atfedilmiştir, çünkü Allah’ın sesi yaratıkların sesinden farklı niteliktedir, bu sebeple de yaratıkların sesine benzemez. Sadece zihinde var olan ve zihnin dışında mevcudiyeti bulunmayan mutlak küllî kavramlarda ortak olmak farklı statüleri bulunan iki varlık arasında teşbîhe yol açmaz. Çünkü zihnin dışında mevcut olan Allah ile yaratıkların kendilerine özgü nitelikleri vardır. Bir sıfatın Allah’a veya insana özgü olması teşbîhi bütünüyle ortadan kaldırır. Allah’ın sıfatları eksiklikten müezzeh olup ekmeldir, yaratıkların sıfatları ise eksiktir ve yetkinlikten yoksundur. Bu konudaki temel kuralın “isbât bilâ temsîl ve tenzîh bilâ ta’tîl” olduğunu dikkate almak gerekir (Buhârî, s.134,192,195; Ebû Saîd ed-Dârimî, s.400-401; İbn Teymiyye, Minhâcü’s-Sünne, II,110-118,522-530; Câbir b. İdris, I,79-81, 359-360).
3. Allah’a mahiyet ve keyfiyet atfetmek: Alimler Allah’a mahiyet ve keyfiyet atfetmenin teşbîhi gerektireceği görüşünde birleşmekle birlikte Ebû Hanife’nin O’na mahiyet, erken devir Kerrâmiyye mensuplarının da O’na keyfiyet atfettiği nakledilir. Ancak Mâtürîdîler, Ebû Hanife’nin mantıktaki cins anlamına gelen bir mahiyeti Allah’a atfetmesinin düşünülemeyeceği ve bunun naklen sâbit olmadığı görüşündedir (Nesefî, I,161-164).
4. Allah’a cisimlik veya cisme özgü nitelikler atfetmek: Kerrâmiyye mensupları Allah’ın cisim olduğunu, arşının miktarı kadar bir hacmi bulunduğunu ve everene nispetle üst cihette mekan tuttuğunu iddia eder. Bütün kelamcılara göre böyle bir inanç teşbîhin aslını teşkil eder. Zira cisim, sonlu, sınırlı, hacimli, yaratılmış, zamanın ve mekanın içinde yer alan, başkasına muhtaç, değişken, duyularla algılanabilen, yok olan eksik bir varlıktır. Bütün bunlar Allah’tan tenzih edilmesi gereken niteliklerdir (Câhiz, IV,6-7; Mâtürîdî, s.194-195;Büstî, s.68,110-112 ;Şehristânî, I,45,105-112; Râzî, s.256). Selefî alimlere göre ise zihnin dışında dış gerçekliği bulunan bir varlık olması anlamında Allah’ın cisim olduğunu söylemek ve bütün cisimleri mütemâsil değil mütebâyin kabul etmek teşbîhi gerektirmez. Ancak naslarda bulunmayan bir niteleme olduğundan isabetli değildir(İbn Teymiyye, Der’u te’âruzi’l-akl ve’n-nakl,IV,146-148).
5. Allah’ın görülebileceğine inanmak: Mu’tezilî ve İbâzî kelamcılara göre Allah’ın gözlerle görüleceğine inanmak teşbîhi gerektirdiği halde duyusal bir görüş dışında Allah’ın dilediği şekilde ve bilakeyf görüleceğine inanmak teşbihe yol açmaz. Allah’ın gözlerle görüleceğine inanmak ise O’nu yaratıklara benzetmek anlamına gelir. Çünkü görülmenin gerçekleşmesi için mekan, yön, hacim, mesafe gibi cisimler için bahis konusu olan şartlar gereklidir, Allah ise cisim değildir (Câhiz, IV,6-7; Kâdî Abdülcebbâr, Fazlü’l-i’tizâl, s.158,197.;a.mlf, Şerhu’l-Usûli’l-hamse, s.276; Câbir b. İdris, II,156-164). Sünnîler göre ise Allah’ın gözlerle görüleceğine inanmak teşbîhi gerektirmez, zira görülmenin keyfiyeti bilinmemektedir ve ahiret alemini dünya şartlarına kıyas etmek yanlıştır. Ayrıca Allah’ın görülemeyeceğine inanmak O’nu, görülmesi mümkün olmayan bilgi, kudret, irade, koku, tat gibi arazlara benzetmek anlamına gelir (Nesefî, I,421-422).
6. Allah’ın konuştuğuna inanmak: Mu’tezilî ve Şîî kelamcılara göre Allah’ın zâtında mevcut bir kelâm sıfatıyla konuştuğuna inanmak O’nu yaratıklara benzetmektir, çünkü konuşmak harf ve seslerin yanı sıra konuşmayı sağlayan bir organ sahibi olmayı gerektirir, Allah ise bunlardan münezzehtir. Allah’ın konuşması yaratıkların duyacağı şekilde bir nesnede sesler yaratmasıdır. Selefîler ise Allah’ın dilediği zaman yaratıkların konuşmasına benzemeyen bir şekilde konuştuğunu kabul eder. Allah’ın konuşmadığına inanmak O’nu konuşamayan putlara benzetmeyi gerektirir. Sünnî kelamcıların Allah’ın konuşmasını kelâm-ı nefsî ile açıklamaları da O’nu insanın konuşmasına benzetmekten başka bir şey değildir, zira insanda da bir manadan ibaret olan kelâm-ı nefsî vardır (İbn Teymiyye, Der’u te’âruz, II,92-93,295-297; a.mlf., Minhâcü’s-Sünne, II,107-1099).
7. Allah’ın fiilleri: Teşbîhe konu olan itikâdî meselelerden biri de ilâhî fiillerdir. İlâhî fiillerin hikmet, amaç, iyilik, kötülük, güzellik, çirkinlik gibi yönlerden insanların fiilleriyle aynı olduğuna inanmak teşbîhe yol açar. Selefiyye’ye mensup alimlere göre Mu’tezilîler ilâhî fiillerde teşbîhe düşen “Müşebbihetü’l-ef’âl” grubunu teşkil eder. Çünkü onlar Allah’ın fiillerini insanların fiillerine kıyas etmiş ve aynı mantıkla açıklamıştır. “Vücûb alellah” ve aslah ilkelerini icat etmeleri bunun bir sonucudur (İbn Teymiyye,Minhâcü’s-Sünne, III,153,VI,396-397; İbn Kayyım, s.186). Sünnî kelâmcılar Mu’tezilîlerle birlikte naslarda Allah’a atfedilen gelmek, inmek, yükselmek gibi filleri keyfiyet yönünden insanlara ait fillere benzetmemek için bunları tevîl etmek gerektiğine hükmetmiş ve bunları tevil etmeyen Selefîlerin teşbîhe düştüklerini savunmuştur. Zira bunları tevil etmemek ve bilâkeyf kaydıyla zahiri manada bırakmak nesnelere ait anlamlarının inde canlanmasını engellemez. Halbuki Allah’ın hiçbir fiili yaratıkların fiillerine benzemez. Selefîler ise bilâkeyf ifadesi teşbihi engellemek için yetrlidir. (İbn Teymiyye, Der’u te’âruz, II,26-28).
8. Haberî sıfatları zahirî manada anlamak: Alimlerin büyük çoğunluğu naslarda Allah’a atfedilen vech, yed, ayn, kadem, ısba’, istivâ, nüzûl gibi haberî sıfatları zahirî manada anlamanın teşbîh inancına yol açtığında ittifak etmekle birlikte kelâm alimleri teşbîhten kurtulmak için bunları mutlaka dil bilimsel ve aklî bilgiler ışığında tevil etmek gerektiğini kabul etmiş ve tevilden kaçınan Selefîlerin teşbîhe düştüklerini söylemiştir (Büstî, s.113; İbnü’l-Cevzî, s.117-120). Selefîler ise bir keyfiyet belirtmeyi ifade ettiğinden bunların tevil edilmesine şiddetle karşı çıkmış ve bunları, naslarda yapılan açıklamalar ve ashabın yaptığı tefsirler ışığında anlamak gerektiğini savunmuştur (İbn Teymiyye, Minhâcü’s-Sünne, II598-599; Câbir b. İdris, I,416-425,524-528, II,47-48).
9. Yaratıklara ulûhiyet niteliği atfetmek: Allah’a ait zâtî veya fi’lî niteliklerden birini yaratıklara atfetmek de teşbîhe konu olan itikâdî meselelerdendir. Bütün Sünnîleer göre sadece Allah’a ait bir nitelik olan yaratmayı insana nispet eden Mu’tezilîler insanı Allah’a benzetmiştir, zira insanı fiillerinin yaratıcısı olarak kabul etmişler ve şerrin Allah’tan başka varlıklarca yaratıldığını ileri sürmüşlerdir. Sünnî kelâmcılar Şîîlerin imamlarını, Selefîler de Sûfilerin şeyhlerini Allah’a benzettikleri görüşündedir. Zira Şîîler imamlarına, Sûfîler de şeyhlerine hata yapmamak, geleceği bilmek gibi ulûhiyet nitelikleri atfetmiş, ayrıca ittihâd ve hulûl inancını benimsemiştir (Câbir b. İdris, I,7,315-316,III,65-86,107-117).
Dikkate alınmayacak az sayıdaki bazı aşırı fırkalar istisna edilirse teşbîhin İslâm alimleri arasında önemli bir problem olmadığını söylenebilir. Zira ontolojik statüleri farklı olduğundan Allah ile yaratıkları arasında teşbîhin gerçekleşmesi teorik açıdan da, filen de mümkün değildir. Teşbîhte bulunmak için müşâhadenin şart olarak görülmesi (Safedî, s.60-61) ve mahiyet ve keyfiyetin bilinmesini gerkli kılması da bunu teyit edicidir. Zira Allah’ın zatı, sıfatları ve fiillerinin keyfiyetini bilmek insan için bu dünyada mümkün değildir. Allah’ın zatı, sıfatları ve fiilleri itibariyle yegane ekmel varlık olduğunu belirttikten sonra teşbîhten söz edilemez. Mu’tezilîler, Şîîler, Sünnî kelâmcılar ve Selefîlerin birbirlerini teşbîhe düşmekle itham etmesi bu açıdan önemsiz hale gelir. Mezheplerin ileri sürdüğü teşbîh iddiaları büyük ölçüde bu gerçeği göz ardı etmek ve “kıyâsü’l-ğâib ale’ş-şâhid” örneğinde olduğu gibi yanlış kıyas yapmaktan veya hudûs teorisinde olduğu gibi mezhebî bir teriyi esas alarak konuya isabetsiz bir yaklaşımda bulunmaktan kaynaklanmıştır. Teşbîh inancını reddettiğini söyleyen müslümanları bu inancı benimsemekle itham etmek de isabetli değildir. Zayıf ve mevzu rivayetler bir tarafa bırakılacak olursa naslarda Allah’a atfedilen ve teşbîhi andıran müteşâbih ifadelerin entelektüel olmayan grupların Allah inancını inşa etmesine katkıda bulunduğunda şüphe yoktur.
Teşbîhe dair çeşitli monografiler yazılmıştır. Bazıları şunlardır: Câhiz, Risâle ilâ Ebi’l-Velîd Muhammed b. Ahmed fî re’i’t-teşbîh (Süleymaniye Ktp.Damat İbrahim nr.949); İbn Fûrek, Müşkilü’l-hadîs ve beyânuh ( Halep 1982 );İbnü’l-Cevzî, Def’u şübheti’t-teşbîh (Amman 1992);Fahreddin er-Râzî, Te’sîsü’t-takdîs fi’r-red ‘alâ ehli’t-teşbîh (Topkapısarayı Müzesi Ktp. Ahmet III, nr.1865); Süyûtî, Te’vîlü’l-ehâdîsi’l-mumevvihe li’t-teşbîh (Cidde 1399); Muhammed es-Senhûtî, et-Tenzîh ve’t-teşbîh inde mutekellimî İsnâaşeriyye (Riyad 1987).
BİBLİYOGRAFYA
Ahmed b. Hanbel, er-Red ‘ale’z-Zenâdıka ve’l-Cehmiyye, (‘Akâidü’s-Selef içinde), İskenderiyye 1971, s.66;
Buhârî, Halku ef’ali’l-‘ibâd, (‘Akâidü’s-Selef içinde), İskenderiyye 1971, s.192,195;
İbn Kuteybe, el-İhtilâf fi’l-lafz (‘Akâidü’s-Selef içinde), İskenderiyye 1971, s.243;
Câhiz, Resâil, Kahire 1979, III,329-330,351, IV,6-7,10;
Hayyât, el-İntisâr, Beyrut 1957, s.14-16,80,112;
Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, nşr.Bekir Topaloğlu-Muhamed Aruçi, Ankara 2003, s.43-46,66-68,70,146-151,194-195,357-358,366,368;
İbn Fûrek, Mücerredü Makâlât, nşr.Daniel Gimarét, Beyrut 1987, s.209-214,268;
Kâdî Abdülcebbâr, Fazlü’l-i’tizâl, nşr.Fuad Seyyid, Tunus 1986, s.140-141,149-150,158,197,198;
a.mlf., Şerhu’l-Usûli’l-hamse, s.196,276;
a.mlf., el-Muğnî fî ebvâbi’l-adl ve’t-tevhîd, nşr.İbrahim Medkur v.dğr., Kahire ts. (ed-Dâru’l-Mısriyye), V, 183-184,205,240,245, XVI,371;
Cüveynî, eş-Şâmil, Kahire ts. (Dâru’l-Ârab), s.166-170,177;
Bağdâdî, el-Fark beyne’l-fırak, nşr.Muhammed Bedr), Kahire ts. (Matba’atü’l-ma’ârif), s.214;
Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, Beyrut ts. (Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye), XIII,1164;
Beyhakî, el-Esmâ ve’s-sıfât, Beyrut 1984, s.49-65;
Büstî, el-Bahs ‘an edilet’ik-tekfîr, nşr.İmam Hanefi Seyyid Abdullah, Kahire 2006, s.68,110-113;
İbnü’l-Cevzî, Def’u şübheti’t-teşbîh, nşr.Hasan es-Sekkâf, Amman1992, s.100-114,130,224,233;
Şehristânî, el-Milel ve’n-nihal(Kilânî), I,45,92-93,104-112;
Nesefî, Tebsıratü’l-edille, nşr. Claude Selamé, Dımaşk 1990-1993 , I,142-169,421-422;
Râzî, İ’tikâdâtü fırakı’l-müslimîn ve’l-müşrikîn, nşr.Ali Sami en-Neşşâr, Beyrut 1982, s.63-64;
a.mlf., Esâsü’t-takdîs, nşr.Ahmed Hicâzî es-Sekkâ, Kahire 1986 , s.28-30,35,100,105,214-261,
Safedî, el-Keşf ve’t-tenbîh ‘ale’l-vasf ve’t-teşbîh, Leeds 1999, s.60-61,
İbn Teymiyye, Minhâcü’s-Sünneti’n-Nebeviyye, nşr.Muhammed Reşad Sâlim, Riyad 1986 ,II,105-119,502-530,585-601,III,153,VI,396-397;
a.mlf., Der’u te’âruzi’l-‘akl ve’n-nakl, nşr.Muhammed Reşad Sâlim, Riyad 1979-1983 , II,26-33,89-93,295-341,IV,145-148,V,183-184;
Hısnî, Def’u şübehi men şebbehe ve temerrede, nşr.Abdülvâhid Mustafa, Leiden 2003, s.65-78,127,130,147-148,178-200292-297,577;
Cürcânî, et-Ta’rîfât, “et-Teşbîh”;
İbnü’l-Vezîr, Îsâru’l-hak ‘ale’l-halk, Beyrut 1983, s.123,128,183;
İbn Ebu’l-İz, Şerhu’l-‘Akîdeti’t-Tahaviyye, nşr.Abdullah Muhsin et-Türkî-Şuayıb el-Arnaût, Beyrut 1983, I,57-68;
Teftâzânî, Şerhu’l-Mekâsıd, nşr.Abdurrahman ‘Umeyra, Beyrut 1989, IV,47-51,
İbn Kayyım, Tarîku’l-hivreteyn ve bâbu’s-saadeteyn, Beyrut ts.(Dâru’l-kitâbi’l-‘Arabî), s.186,
Tehânevî, Keşşâf, “et-Teşbîh” md.;
Mahmud Musa Hamdan, Edevâtü’t-teşbîh delâlâtuhâ ve’sti’mâlâtuha fi’l-Kur’an, Kahire 1992, s.7-9;
Ali Abdülfettâh el-Mağribî, İmâmu Ehli’s-Sünne ve’l-cemâ’a Ebû Mansûr el-Mâtürîdî ve ârâuhu’l-kelâmiyye, Kahire 1985, s.166-168,216-217,221;
Câbir b. İdris, Makâletü’t-teşbîh ve mevkıfu Ehli’s-Sünne minhâ, Riyad 2002, tür.yer.
YUSUF ŞEVKİ YAVUZ
20 Temmuz 2010, 07:38 tarihinde
AKATRAPS-845…
программирование на PHP http://worldwarez.net/ на профессиональном уровне…
21 Temmuz 2010, 04:36 tarihinde
adrei-839…
программирование на PHP http://worldwarez.net/ на профессиональном уровне…