İSLÂM İNANCINDA TEVESSÜLÜN YERİ
Tevessül, müslümanın yaptığı sâlih amelleri veya Hz.Peygamber’i yahut velileri vesile edinerek Allah’a yakın olmaya çalışması anlamında bir terimdir.
Sözlükte isteyerek bir şeye ulaşmak anlamındaki “vsl” kökünden türeyen tevessül yakın olmak ve yaklaşmak demektir. Terim olarak “müslümanın, yaptığı sâlih amelleri veya Hz.Peygamber’i yahut velileri vesile edinerek Allah’a yakın olmaya çalışması” diye tanımlanır. Vesîle ise yüksek derece ve makam, vasıta, yakınlık, bir şeye isteyerek ulaşmak gibi anlamlara gelir. Kur’an-ı Kerîm’de tevessül tabiri geçmemekle birlikte vesîle kelimesi iki defa yer almıştır. İlgili ayetlerde Allah Teâla, kendisine yakın olmaya vesîle aramalarını ve kurtuluşa ermek için kendi yolunda bütün güçlerini harcamalarını müminlere emretmiş, ilah diye tapılıp dua edilen kişilerin de rablerine yakın olmak için vesîle aradıklarını açıklamıştır (el-Mâide 5/35; el-İsrâ 17/57). Allah’a yakın olmak için vesile aramanın hakikati ise O’nun yolunda ilim, ibadet ve İslâm’ın ilkelerini hayata geçirmeye yönelik aşırı gayreti göstermek şeklinde açıklanmıştır (Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, “vsl” md). Farklı görüşleri bulunmakla birlikte müfessirlerin vesileye müştereken yükledikleri anlam müslümanı Allah’ın rızasına ulaştıran her ilim ve ameldir. Müslümanın, kendisini Allah’a sevdirecek nafile ibadetler yapması da vesîle kapsamında değerlendirilmiştir(Taberî, Tefsîr, VIII, 405; İbn Teymiyye, Kâ’ide, s.48; Reşid Rıza, VI,371; Elmalılı, II,1669-1670). Hadislerde tevessül kelimesinin türediği fiiller kullanılmıştır. İlgili rivayetlerde belirtildiğine göre kuraklık olduğu zaman ashap Hz.Peygamber’le tevessülde bulunarak Allah’a dua etmiş ve dualarına icabet edilmiş, Hz.Peygamber’in vefatından sonra ise hayatta olan amcası Abbas b. Abdülmuttalib ile tevessül edip dua yapmış (Buhârî, “İstiskâ” 3, “Fedâilu Ashâbi’n-Nebî” 11 ); Hz.Peygamber, gözleri görmeyen bir sahabeye, kendisiyle tevessülde bulunarak Allah’a dua etmeyi öğretmiş ve yaptığı duadan sonra görmeye başlamıştır (Tirmizî, “ Da’avât” 119). Hadislerde vesîle tabiri yer almış ve Hz.Peygamber’e cennette verilen yüksek makam anlamına geldiği kabul edilmiştir (Müslim, “Salât” 11; Müsned, II,168,III,83).
M.Reşid Rıza peygamberler ve velilerle tevessülün orta çağlarda müslümanlar arasında zuhur ettiğini kabul eder ve görüşünü teyit eden herhangi bir delil zikretmez (Tefsîru’l-Menâr, VI,371). Ancak İbn Cerîr et-Taberî’nin, müslümanlar arasında vuku bulan ilk ihtilaflar içinde Hz.Peygamber’den sonra yeryüzünde her zaman Allah’ın hücceti sayılan dini liderlerin bulunup bulunmadığı meselesinin teşkil ettiğini nakletmesinin yanı sıra Allah’a dua ederken “peygamber ve veliler hakkı için” ifadesi kullanılarak tevessülde bulunmanın uygun olmadığına ilişkin bir görüşün Ebû Hanife’ye atfedilmesini (Taberî, et-Tebsîr, s.156; Rifâî, s.26) dikkate alarak tevessül konusuna ilişkin tartışmaların hicri ikinci asrın ilk yarısında ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Daha sonra konuya dair Malik b. Enes’e atfedilen bazı görüşlerin yanı sıra hadis mecmualarında bir kısmı zayıf kabul edilen bir takım rivayetlerin yer alması da tevessül probleminin alimler arasında erken devirde, en azından hicrî üçüncü asırda tartışıldığını kanıtlayıcı mahiyettedir. Tespit edilebildiğine göre tasavvuf ve tarikatların yaygınlaşmasından sonra İbn Teymiyye’den itibaren Selefî alimlerle diğer Sünnîler arasında önemli bir ihtilaf konusu olmuştur. Tevessülün türleri ve dinen caiz olup olmadığı hakkında ileri sürülen görüşleri şöylece özetlemek mümkündür.
1.Allah’ın zatı, isimleri ve sıfatlarıyla tevessül: Dua etmeye başlarken Allah’ın zatı, isimleri ve sıfatlarını yüceltip takdîs ederek yapılan tazîm ve tebcîli niyazların kabul edilmesine vesile kılmak tevessül türlerinin başında yer alır. Kur’an’da Allah’a en güzel isimleriyle dua edilmesi ve övülüp yüceltilmesi emredilmiş (el-A’râf 7/180, Kâf 50/39,el-Vâkı’a 56/74), Hz.Peygamber de yatığı dualarda Allah’ın zatına verdiği bütün isimleriyle O’na niyazlarını sunmuş ve ashabına da bunu öğretmiştir (Müsned, I,391,452; Tirmizî, “Da’avât” 92). Kur’an okuduktan sonra dua etmek de Allah’ın sıfatlarıyla tevessülde bulunmaya dahil kabul edilmiştir. Zira Kur’ân Allah’ın kelamıdır, kelamı ise sıfatıdır. Bu tür tevessüle baş vurulması gerektiğinde ve bidat olmadığında alimlerin ittifakı vardır (Rifâî, s.25-51; Himyerî, s.39).
2. Hz.Peygamber ile tevessül: Alimlerin tamamı Hz.Peygamber’le tevessülde bulunmayı caiz görmüştür. Ancak O’nunla tevessülde bulunmanın anlamı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bunları şu şıklarda toplamak mümkündür: a) Hz.Peygamber’le tevessülde bulunmak zatının Allah nezdindeki makamı ve derecesinin hakkı için değil hayatta iken O’ndan dua istemek ve Allah’tan onu kendisine şefaatçi kılmasını talep etmek anlamına gelir. Böyle bir tevessülün caiz olmasına karşılık huzurunda, gıyabında ve ölümünden sonra zatıyla tevessülde bulunmak caiz değildir. Zira kuraklık yılında Hz.Ömer’in ashabın da yer aldığı bir toplulukta Hz.Peygamber yerine Abbas b. Abdülmuttalip, Muaviye b. Ebû Süfyân’ın da Yezid b. Esved ile tevessülde bulunması tevessülün dua talep etmek anlamına geldiğini kanıtlar. Şayet zat ve makam ile tevessül caiz olsaydı ashabın Hz.Peygamber’le tevessülü terk etmemesi gerekirdi. Hz.Peygamber’le tevessülün bir başka anlamı da O’a iman ve itaat edip gösterdiği yola uyduğunu belirterek Allah’tan talepte bulunmaktır. Bu şekilde tevessülde bulunanların duası kabul olunur. Bunların dışında, zatla tevessülü ve kabri yanında yapılan duanın mescidlerde yapılan duadan daha üstün olduğunu konu edinen rivayetler zayıftır. İbn Teymiyye, Muhammed Abduh, M.Reşid Rıza gibi çoğunlukla Selefî olan alimler bu görüştedir (İbn Teymiyye, Kâ’ide, s.57-75,113-114,140-141;İbn Ebu’l-İz,I,298-299;M.Reşid Rıza, VI,371-375). b) Hz.Peygamber’le tevessül etmek yaratılmasından önce, yaratıldıktan sonra, hayatta iken ve ölümünden sonra O’nun zatı, nezdindeki makamı ve derecesi ile Allah’tan talepte bulunmak anlamına gelir. Çünkü Kur’an’da Allah’a yakın olmak için vesile aramaları (el-Mâide 5/35), Allah’ı sevenlerin peygamberine tabi olup itaat etmeleri müminlere emredilmiş ve O’na uyanları Allah’ın seveceği açıklanmıştır (Âl-i İmrân 3/31). Allah’a yaklaşma vesilesinin başında ise Hz.Peygamber gelir. Ayrıca sevgi ve itaat de ancak Hz.Peygamber’in zatına yönelik olabilir. Buna göre Allah’a yaklaşma vasıtasının ancak Hz.Peygamber’in zatı olmalıdır. Zira Allah, peygamberini sevdiği ve nezdinde en yüksek makama sahibi kıldığı için (Müsned, IV,59) O’nun zatına atıfta bulunarak müminin, yaptığı duayı kabul edeceğini ummasında bir sakınca yoktur. Hadislerde de Hz.Peygamber’in, ashabına kendisiyle tevessülde bulunmalarını öğrettiği bilinmektedir. Ashaptan itibaren değişik ekollere mensup fıkıh, kelâm ve tasavvuf alimlerinin Hz.Peygamber’in zatıyla tevessül etmeyi meşru bir uygulama olarak görmesi de bu konuda ayrı bir delildir. İbn Teymiyye dönemine kadar bu konuda alimler arasında bir ihtilaf olmamıştır. Hz.Peygamber’in zatıyla tevessülde bulunmak dünyaya gelişinden önce başlamıştır. İşlediği hatadan dolayı affedilmesi için “Ya Rabbi ! Muhammed’in, nezdindeki hakkı (makam ve mertebesi) hürmetine senden bağışlanmamı istiyorum” diyerek tevessülde bulunan Hz.Adem olmuş, daha sonra yahudiler Arap müşriklerine karşı ounla tevessül ederek dua yapmışlardır. Dünyayı teşrifinin ardından da Ukbe b. Âmir örneğinde olduğu gibi dünyevî bir amaç için ashabı onunla tevessül ederek Allah’a niyazda bulunup geride bıraktığı eşyalarıyla teberrük etmiş (Müsned,IV,138; Himyerî, s.303-318), ölümünden sonra ise diğer müslümanlar buna devam etmiştir. Hz.Peygamber’in ölümüyle birlikte Allah nezdindeki makamı ortadan kalkmadığından vefatından sonra da onunla tevessülde bulunmakta bir beis yoktur. Hz.Ömer’in Abbas b. Abdülmuttalip ile tevessülde bulunması da Hz.Peygamber’in amcası olmasından ötürü sonuçta Hz.Peygamber’le tevessül etmek anlamına gelir. Ayrıca Hz.Peygamber’in, kabrini ziyaret eden sahabilerden Bilal b. Hâris el-Müzenî’ye rüyasında kendisiyle tevessülde bulunmayı öğrettiği nakledilmiştir. İmam Malik de Hz.Peygamber’in kabrine yönelerek tevessülde bulunmakta bir sakınca olmadığına hükmetmiştir (Sübkî, s.134-143; Âlûsî, VI,128; Hısnî, s.200-265,406-414;Kevserî, s.11-12). Sünnîlerin çoğunluğu bu görüştedir.
3. Amel-i salihle tevessülde bulunmak: İman ve itaat ettiğini belirttikten sonra Allah’tan mağfiret dilemeyi öğreten ayetlerin (el-Bakara 2/285; Âl-i İmrân,3/16,193-194) yanı sıra Fâtiha suresinde Allah’a yönelik olarak “sadece sana taparız ve yalnızca senden yardım dileriz” (1/5-6) ifadesinin ardından hidayete eriştirme niyazında bulunmayı dile getiren ayetler de amel-i salihle tevessülde bulunmaya işaret eden ilâhî mesajlar olarak kabul edilmiştir. Mağarada mahsur kalan müminlerin kurtuluşunu haber veren örneklerde belirtildiği gibi sahih hadislerde de amel-i salihle tevessülde bulunarak yapılan duaların makbul olduğuna dair açık bilgiler mevcuttur. Ashaptan İbn Mesud’un seher vaktinde teheccüd namazı kıldıktan sonra “Allah’ım! Emrettin itaat ettim, davet ettin icabet ettim, beni bağışla” şeklindeki niyazı ashabın bu tür tevessülü yaptığını kanıtlayıcı mahiyettedir. Alimlerin tamamı bunu ittifakla caiz görmüştür (Âlûsî, VI,127; Abbâsî, s.35-36; Rifâî, s.111-134; Himyerî, s.40).
4. Müttakî ve salih müminin duasıyla tevessülde bulunmak: Dînî veya dünyevî bir ihtiyacın karşılanması amacıyla hayatta olan müttakî ve salih bir müminin duasını talep ederek Allah’a tevessülde bulunmak alimlerin caiz görüp üzerinde ittifak ettiği bir başka tevessül türüdür. Zira müminlerin duasını talep etmek Kur’an ve Sünnet’te teşvik edilmiştir. Nitekim Hz.Peygamber, umreye giden Hz.Ömer’den kendisi için dua etmesini istemiştir. Ashap da sıkıntılarının giderilmesi amacıyla Hz.Peygamber’in duasına her zaman başvurup tevessülde bulunmuştur (İbn Teymiyye, Kâ’ide, 66-69; M.Reşid Rıza, VIII,459; Rifâî, s.141-163; Himyerî, s.41-42).
5. Hayatta olan veliler ve salih müminlerle tevessülde bulunmak: Bu konuda alimler arasında farklı görüşler ortaya çıkmıştır. a) Veliler ve salih müminlerle tevessülde bulunmak caizdir. Zira ayetlerde buna işaret edilmiştir. Nitekim, Allah’a yaklaştıran vesile aramak mutlak anlamda emredilmiş ve müslümanı Allah’a yaklaştıran veliler de dolaylı bir şekilde bu emrin kapsamına alınmış, henüz yaratılmadan önce gıyabında Hz.Peygamber’le tevessül eden yahudilerin bu eylemi reddedilmemiş, Resûl-i Ekrem’i sevip itaat etmek Allah’ı sevip itaat etmek olarak kabul edilmiş, melekler Adem’e secde ederek Allah’a kurbiyet sağlamış, iyi kulların ilâhî rahmeti tecelli ettiği hayır sahipleri olduğu açıklanmış ve müminlere iyilerle birlikte ölümü dilemek öğretilmiştir. Bütün bunlar velilerin zatıyla tevessül etmeye işaret eder (Sıddık Hasan Han, s.17-18; Kevserî, s.2-15; Himyerî, s.139-142,181-182). Hadislerde Hz.Peygamber’le tevessül etmenin tavsiye edilip bütün alimlerce caiz görülmesi O’na tabi olan ve tabi olmayı tavsiye eden veliler ve salihlerle tevessülü de caiz kılar. Zira salih kullar Hz.Peygamber’e ulaşma vasıtasıdır. Hz.Ömer’in Abbas b. Abdülmuttalip ile tevessül etmesi de bu konuda öemli bir delil teşkil eder (Sübki, s.143-144; Kevserî, s.18). Veliler ve salihlerle tevessülde bulunmanın meşruiyetine hükmetmeyi gerektiren aklî deliller de vardır. Şöyle ki salih amellerle tevessülde bulunmanın bütün alimlerce meşru kabul edilmesi bu amelleri yapan zatlarla tevessülü de meşru kılar. Zira zat asıl, zata ait fiil ise ferdir, fer ile tevessül caiz ise asl ile tevessül de caizdir (Himyerî, s.43-44,71-72,126). Ayrıca, yaratmasına konu teşkil eden şey ister maddî isterse manevî olsun, Yüce Allah’ın yaratmadaki sünneti sebep ve vasıtalarla fiillerini gerçekleştirmesi şeklinde de tecelli eder, hatta genel sünneti budur. Söz gelimi bedenen hasta olan bir insana ilaç vasıtasıyla şifa verdiği gibi inkar ve isyan etmek tarzındaki manevî bakımdan hasta olan birine de veli ve salih kulları vasıtasıyla şifa verdiğini söylemek bu genel sünnetine uydundur, hatta doktora başvurmadan maddî hastalıktan kurtulmak mümkün olmadığı gibi veli vasıtasını kullanmadan manevî hastalıktan kurtulmak mümkün değildir (Muhammed el-Burhânî, s.3-8; Himyerî, s.22-23,55-56). Müçtehit alimlerin velilerle tevessülü caiz görüp uyguladığına dair rivayetlerin bulunması da bu tür tevessülün meşruiyetine ilişkin bir başka delil kabul edilmelidir. İmam Şâfiî’nin Ehl-i Beyt’e dahil zatların yanı sıra Ebû Hanife ile, Ahmed b. Hanbel’in Şâfiî ile tevessül ettiğine dair bilgiler sahih kaynaklarda mevcuttur. Fahreddin er-Râzî, Taceddin es-Sübkî, Tetâzânî, Seyyid Şerif Cürcânî gibi önemli kelam alimleri de bu tür tevessülü meşru kabul edenlerden bazılarıdır. Velilerle tevessülde bulunmaya muhalefet edenlerce ileri sürülen iddiaların aksine bu yöntemi uygulayanlar velinin zatından kaynaklanan bir güce sahip olduğuna inanmamakta, aksine veli sadece Allah’ın bir sonucu yaratmasının bir sebebi olarak görülüp bütün kudretin Allah’a ait olduğuna ve bütün sonuçları Allah’ın yarattığına inanmamayı şirk olarak kabul etmektedir (Kevserî, s.3-4; Himyrî, s.18-19,265-266420-425). Eş’arî ve Mâtürîdîlerin çoğunluğu bu görüştedir. b) Veliler ve salih müminlerin zatıyla tevessülde bulunmak caiz değildir. Zira veli kabul edilen bir müminin zatıyla tevessülde bulunmak ona, Allah’a yapılan tazime benzer bir şekilde aşırı tazim göstermek ve gıyabında teveccüh ederek ondan bir talepte bulunmayı ifade eden bir eylemdir, bu ise Allah’tan başkasına yönelip dua etmek gibi bir tür ibadet anlamına gelir, Allah’tan başkasına ibadet etmek ise şirktir. Ayrıca velilerle tevessülde bulunmakla ilişkilendirilen ayetlerde zatla tevessüle dair hiçbir bilgi yoktur. Aksine Allah’a yakın olmak için vesile aramayı emreden ayetler salih amel yapmaya teşvik etmektedir. İlgili ayetlere dayanılarak ortaya konulan görüşler aşırı bir yorumdan ibarettir. Başta Hz.Adem’in tevessülü olmak üzere konuya dair olarak Hz.Peygamber’e isnat edilen rivayetler ise zayıftır. Ashap, tabiin ve müçtehit alimlerden de böyle bir uygulama sahih rivayetlerle nakledilmemiştir. Selefî alimler bu görüştedir (İbn Teymiyye, Kâide, s.66,133; Âlûsî, VI,127-128; M.Reşid Rıza, V,277,VIII,375,XI,7-8).
6. Peygamberler, veliler ve salihlerin zatıyla Allah’a yemin ederek tevessül etmek: Başta Ebû Hanife olmak üzere alimlerin çoğunluğu “Filan velinin veya salih kulunun hakkı için senden şunu niyaz ederim” şeklinde yemin manasına gelecek ifadeler kullanarak tevessülde bulunmanın caiz olmadığı veya tahrîmen mekruh olduğu görüşünde birleşmiştir. Zira ister nebi ister veli olsun veya Kâbe gibi mukaddes bir mekan olsun Allah’tan başkasıyla yemin etmek caiz değildir. Yeminde, yemin edilen zatın üstünlüğüne vurgu vardır, halbuki Allah’tan üstün hiçbir varlık yoktur. Ayrıca naslarda belirtilenin dışında kulun Allah üzerinde bir hakkı yoktur. Naslarda bu tür tevessülü meşru gösteren bir delil yoktur, aksine meşru olmadığını kanıtlayan bilgiler mevcuttur. Selefî alimlere göre bu tür bir tevessül sahibini şirke düşürür. Sadece Sûfiyye mensupları bu tür tevessülü caiz görmüştür (İbn Teymiyye, Kâ’ide, s.50-51,114-115; Âlûsî, VI,128; M.Reşid Rıza, VI,372-375; Himyerî, s.356).
7. Ölen peygamberler, veliler ve salihlerle tevessülde bulunmak: Bu tür tevessülde de taraftarlarıyla Selefî alimler arasında önemli görüş ayrılıkları vardır. Eş’ariyye, Mâtürîdiyye ve Sûfiyye’ye mensup alimlere göre ölümlerinden sonra da Allah’ın iyi kullarını diğer kulları hakkında vasıta kılması mümkündür. Zira tevessülle elde edilen sonucu yaratan Allah olduğundan kendisiyle tevessül edilen salih kulun diri veya ölü olması durumu değiştirmez, onlarda hiçbir ulûhiyet gücü yoktur, bu sebeple onlarla tevessül caizdir. İyi kullarla tevessülün sebebi onların Allah nezdindeki dereceleridir, ölümle birlikte dereceleri yok olmamakta, aksine ölünce ruhları dünya meşguliyetlerinden kurtulabildiği için sadece Allah’a teveccüh edip yükselmektedir. Dünyada eksik ruhları tamamlama görevi verilen iyi kulların bu fonksiyonunu öldükten sonra da sürdürmesi tabiidir. Sanıldığı gibi ölümle birlikte ruhlar yok olmamakta ve dünyadakinden daha açık bir şekilde algılamaya devam etmektedir. Kur’an’da kafirlerin kabir ashabından ümit kesmesinden ve ölenlerin nimet veya azap içinde bulunduklarından bahsedilmesi bunu kanıtlar. Ölülere selam verilmesi onların da ruhen buna mukabele etmelerini gerektirir. Bu itibarla yüce ve temiz ruhların kabirlerini ziyarete gelenlerin ruhlarıyla ilişki kurup onları hayır yönünde etkileyip nurlandırması mümkündür. Basiret ehlinin bu tür müşahedeler yaşadıkları nakledilmiştir. Nitekim Şâfiî Ebû Hanife’nin, İbn Huzeyme Ali er-Rıza’nın, Ebû Ali el-Hallâl de Musa Kazım’ın kabrine giderek tevessülde bulunmuştur. Fahreddin er-Râzî, Teftâzânî, Cürcânî gibi önemli alimlerin bu tür tevessülü caiz görmesi ashaptan itibaren müslümanların uyguladıkları bu fiilin meşru bir temele dayandığını gösterir (el-Metâlibu’l-âliye, VII,275-277; Şerhu’l-Makâsıd, II,43; Kevserî, s.5-9; Burhânî, s.14-24; Himyerî, s.260-277,349-416).
İbn Teymiyye’den itibaren Selefî alimler ise bu tür tevessülü caiz görmemiştir. Zira onlara göre tarihte putperestlik, ölen salihlere hitap ederek onlardan yardım dilemekle başlamıştır. Önce ölülerden kendileri için Allah’a aracılık yapmaları istenmiş, sonra da putları yapılarak bunlara tapılmıştır. İslâm dininde ölüye hitap ederek ondan dua istemek şeklinde bir ilke mevcut değildir. Ne Hz.Peygamber’den ne de ashaptan intikal etmiş böyle bir uygulama da bulunmamaktadır. Şayet ölülerle tevessül etmek caiz olsaydı Hz.Ömer, amcası Abbas b. Abdülmauttalip ile değil yaratılmışların en üstünü olan Hz.Peygamber’le tevessül ederdi. Hz.Peygamber ve ashabından intikal eden uygulama müminlerin kabirlerini ziyaret edip selam verdikten sonra onlara dua etmektir. Bu sebeple kendisine ve başkasına fayda veya zarar verme gücü bulunmayan ölülerden dua istenmez, onlardan medet umulmaz, aksine onlara dua yapılır ve Allah’tan rahmet dilenir. Ölüye hitap ederek yardım istemek hıristiyanların adetidir ve ayrıca bu eylem kabirleri put haline getirme tehlikesini içerir. Ölüden yardım dilemek bir tür ibadettir, Allah’tan başkasına ibadet ise şirktir. Ölüden yardım istemeye dair hadis olarak ileri sürülen rivayetler ise uydurmadır. Salihlerin kabirlerini ziyaret ederek hastalıklara şifa aramak ve ihtiyaçları gidermeye çalışmak ilahî sünnetin yanı sıra Hz.Peygamber’in tebliğ ettiği dinin ilkelerine ve uygulamasına aykırıdır. Bu tür tevessüle dayanılarak netice alındığına ilişkin hikayeler uydurma olabileceği gibi şeytanın aldatması da olabilir (İbn Teymiyye, Kâ’ide, s.16-19,142-171; İbn Kayyım, I,375; M.Reşid Rıza, VI,371-377, VIII,20,146-147).
Netice olarak şunları söylemek mümkündür: Yüce Allah’a ve Resûl-i Ekrem’e iman ve itaatten ibaret olan salih amellerin yanı sıra hayatta olan iyi kulların duasıyla tevessülde bulunmak gerektiğinde bir ihtilaf yoktur. Hayatta iken ve ölümlerinden sonra Hz.Peygamber’in yanı sıra veliler ve salih kulların zatlarıyla tevessülde bulunmayı prensip olarak şirk kabul etmek isabetli görünmemektedir. Çünkü tevessül insana ibadet etmek değil, aksine Allah’a ibadet etmenin bir vesilesidir. İnsana ibadete dönüştüğü takdirde bunun açık bir şirk olduğu tartışmasızdır. Zatla tevessül konusunda kesin bir dînî delil yoktur, zira tevessülle ilişkilendirilen vesile ayetinin yorumuna dayanılmaktadır. Hadisler ise âhad niteliğindedir ve isnat açısından problemli olup zayıf kabul edilmiştir. Dolayısıyla zatla tevessül nasların yorumundan içtihatla çıkarılmış bir hükümdür. Zatla tevessülün temeli salih kulun Allah nezdindeki derecesine atıfta bulunmaya dayanır. Hz.Peygamber’in dualarında tesbîh kelimelerini zikrettikten sonra “Rûh’un ve meleklerin Rabbi olan Allahım” diye niyaz edip nezdindeki yüksek makam sahiplerine atıfta bulunması bu konuda dikkat çekici ifadelerdir (Nesâî, “Tatbîk” 12,75). Tevessülle elde edilen sonucu yaratan ve bu güce sahip bulunan yegane varlığın Allah olduğuna inanmak gerekir. Allah’ın, yardımını kulları vasıtasıyla yaratması da yartama sünnetinin kapsamına dahil görülmelidir. Tabiin neslinden itibaren zamanımıza kadar önemli alimlerin bunu caiz görüp uygulaması da dikkatten uzak tutulmaması gereken bir husustur. Bununla birlikte bu tür tevessülün şirke düşmekten korunmayı gerektiren unsurlar barındırdığında şüphe yoktur. Özellikle temel itikadî bilgilerden yoksun bulunan halkın bu konuda bilgilendirilmesi zorunludur. Şirke düşüren unsurların başında Allah’tan başkasına dualarını sunmak, Allah’tan başkasına herhangi bir ulûhiyet niteliği atfetmek, kendisiyle tevessüle konu edilen salih insana Allah’a yapılan saygıya ve beslenen sevgiye denk bir saygı gösterip sevgi beslemek ve onu aşırı bir şekilde yüceltmek gibi tutum ve davranışlar gelir.
Tevessüle dair monografilerden bazıları şunlardır: İbn Merzûk et-Tevessül (Süleymaniye Ktp. Fafgânî Şeyh Ali nr.70), Muhammed Mekkî İstanbûlî Tevessül Kasîde-i Bürde Şerhi (Süleymaniye Ktp. Düğümlü Baba nr.393), Abdurrahman b. Ali el-Bistâmî Menâhicü’t-tevessülfî mebâhici’t-teressül (Süleymaniye Ktp. Bağdatlı Vehbi nr.2151), Muhammed b. Ahmed ed-Dimyâtî el-Kasîdetü’d-Dimyâtiyye fi’t-tevesül bi-smâillahi’l-hüsnâ (Süleymaniye Ktp. Laleli nr.1581), Ahmed b. Ali ed-Dımaşkî Hâtimetü istinzâli’n-nasr bi’t-tevessül bi-şühedâi Uhud ve’l-Bedr (Süleymaniye Ktp. Laleli nr.1529), Abdülkadir b. Ahmed el-Fakîhî Hüsnü’t-tevessülfî ziyâreti Efdali’r-rusül (Süleymaniye Ktp. Tahir Ağa nr.79), İbn Kemal Risâle fi’t-tevessül (Süleymaniye Ktp. Tırnovalı nr.1850), Ebû Abdullah et-Tilimsânî Mısbâhu’z-zelâm fi’l-müstağîsîn bi-hayri’l-enâm (Süleymaniye Ktp. Reisülküttâb nr.264), Ali Ahmed et-Tatâvî el-İbdâ’ât fî mezârri’ibtidâ’ât: Bida’ ve’z-zebâih ve’t-tevessül ve’d-du’â ve’l-hilf bi-gayrillah (Beyrut 1421/2000), Ali Ataç Kelâm ve Tasavvuf Açısından Tevessül (Yayımlanmamış Doktora Tezi İstanbul 1993), Sıdkı ez-Zehâvî er-Red ‘alâ münkirî’t-tevessül ve’l-kerâmât ve’l-havârık (İstanbul 2001), Alevî b. Ahmed el-Haddâd Mısbâhu’l-enâm cilâu’z-zelâm (İstanbul 1996), Ahmed b. Zeynî Dıhlân Risâle fîmâ yete’allek bi-edilleti cevâzi’t-tevessül bi’n-Nebî (İstanbul 1996), Musa Muhammed Ali Hakîkatü’t-tevessül ve’l-vesîle’alâ dav’i’l-Kitâb ve’s-Sünne (Beyrut 1985).
BİBLİYOGRAFYA
Taberî, Tefsîr (nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî), Riyad 2003, VIII,405;
Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, “vsl” md.;
Râzî, el-Metâlibu’l-âliye (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkâ), Beyrut 1407/1987, VII,275-277;
İbn Teymiyye, Mecmû’atü’r-resâil (nşr. M.Reşid Rıza), Baskı yeri ve tarihi yok (Lecnetü’t-türâsi’l-‘Arabî), I,10-31;
a.mlf., Kâ’ide celîle fi’t-tevessül ve’l-vesîle, Beyrut ts. (Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye), tür.yer.;
İbn Kayyım, Medâricü’s-sâlikîn, Kahire 1983, I,375;
Teftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd, İstanbul 1305, II,43;
İbn Ebu’l-İz, Şerhu’l-‘Akîdeti’t-Tahaviyye (nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî), Beyrut 1408/1987, I,294-299;
Sübkî, Şifâu’s-sikâm fî ziyâreti Hayri’l-enâm, Kahire 1318, s.133-195;
Âlûsî, Rûhu’l-ma’ânî, Beyrut ts (Dâru ihyâi’t-türâsi’l-‘Arabî), VI,128 ;
Sıddık Hasan Han, İthâfu’l-ezkiyâ bi-cevâzi’t-tevessül bi’l-enbiyâ ve’l-evliyâ, Beyrut 1984, s.7-12,28-50;
M.Reşid Rıza, Tefsîru’l-Menâr, I,60, II,76,89,353,V,83,277, VII,569,VIII,20,146-147,375,459,X,266,XI,7-8,228-229,490-491;
Muhammed b. İsmail es-San’ânî, Tathîru’l-i’tikâd ‘an edrâni’l-ilhâd (nşr. Abdullah b. Yusuf), Kuveyt 1984, s.22-23,31;
Ebû Bekir Hısnî, Def’u şübehi men şebbehe ve temerrede ve nesebe zâlike il’s-Seyyidi’l-Celîli’l-İmâm Ahmed, Leiden 2003, s.200-201,391,394,403-414,420-430,450;
a.mlf. el-Fetâve’s-sehmiyye fî İbn Teymiyye, Leiden 2003, s.572-573;
Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1936, II,1669-1670;
M.Zahid Kevserî, Mahku’t-tekavvul fî mes’eleti’t-tevessül, Kahire 1369, s.2-18;
Muhammed Nesîb er-Rifâ’î, et-Tevassul ilâ hakîkati’t-tevssül, tür.yer.;
Muhammed Osman Abduh el-Burhânî, İntisâru evliyâi’r-Rahmân ‘alâ evliyâi’ş-Şeytân, Kahire 1318/1900, s.3-24;
Muhammed Îd el-Abbâsî, et-Tevessül envâ’uh ve ahkâmuh, Beyrut 1986, s.9-16,32-36,41,50-56;
İsa b. Abdullah b. Mâni’ el-Himyerî, et-Teemmül fî hakîkati’t-tevessül, Beyrut 2001, tür.yer.;
Dilaver Selvi vdğr., Kur’an ve Sünnet Işığında Râbıta ve Tevessül, İstanbul ts. (Umran Yayınları), s.67.