İSLÂM İNANCINDA DİNDEN ÇIKMA, KÂFİR OLMA VE TEKFÎR

Tekfîr, Hz.Peygamber’in Allah Taalâ’dan vahiy yoluyla tebliğ ettiği kesin delille bilinen herhangi bir dînî esasın doğruluğunu inkâr eden kişinin kâfir olduğuna hükmetmek anlamında bir kelâm terimidir.

“Gizlemek, örtmek veya nankörlük etmek” yahut “Hz.Peygamber’in nübüvvetini inkar edip delillerini tasdik etmekten yüz çevirmek” (M.Reşid Rıza,II,94) anlamındaki küfr kökünden türeyen tekfîr sözlükte “kişiyi küfre nispet etmek, kişinin günahını örtmek ve bağışlamak ” manasına gelir. Terim olarak Sünnî alimlerce şöyle tanımlanır “Hz.Peygamber’in Allah Taalâ’dan vahiy yoluyla tebliğ ettiği kesin delille bilinen herhangi bir esasın doğruluğunu inkar eden kişinin kâfir olduğuna hükmetmek” . Mu’tezile ve Şîa’ya mensup alimlere göre ise “dinden olduğu kesin delille bilinen bir esası kalbiyle inkar eden kişinin en büyük cezayı hak ettiğine ve dünyada gayr-ı müslim muamelesine tabi tutulması gerektiğine hükmetmek” diye tarif edilir (Kâdî Abdülcebbâr, el-Muhtasar fî usûli’d-dîn, I,223; Büstî, s.58-59;Tûsî, s.227,461-462). İki tanım arasında anlam bakımından önemli bir fark bulunmamaktadır. Alimler, yapılan davetin ardından İslâm’ın hak bir din olduğuna inanmayan ve dehrî (ateist), müşrik, putperest, mecûsî, yahudi, hıristiyan, sâbiî, mülhid, mürted, münâfık, zındık, budist gibi değişik inançları benimseyen diğer bütün grupların kâfir olduğuna hükmetmiştir (Yahya b. Hüeyin, el-Cümle, II,214; Bikâî, s.165-167; M.Reşid Rıza,V,667). Bu genel ve yaygın kullanımının yanı sıra bir istisna olarak Mu’tezile’ye bağlı alimlerce tekfîr kavramına ihbât* anlamı da yüklenip onu itaat ve isyan türünden olan amellerden çok olanın az olan türünü geçersiz kıldığını ifade eden bir kavram olarak da kabul edilmiştir (Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-hamse, s.624-625).
I.KUR’AN VE HADİSLERDE TEKFÎR
Kur’an’da tekfîr kelimesi geçmemekle birlikte fiil kalıbında ve günahları örtüp bağışlamak anlamında kullanılmıştır (M.F.Abdülbâkî, Mu’cem, “kfr” md.; İbn Kayyım, I,338-339 ). Bazı ayetlerde ise anlam olarak tekfîrden fiilen söz edilmiştir. İlgili ayetlerde “küfür kelimesi”ni (kelimetü’l-küfr) telaffuz edenlerin (münâfıkların), en azından sözleriyle Müslümanlığı kabul ettikten sonra kâfir oldukları belirtilmiş (et-Tevbe 9/74) , müslüman iken dininden dönen kişinin kâfir olduğu açıklanmış (el-Bakara 2/217, Âl-i İmrân 3/106, et-Tevbe 9/66), iman ettikten sonra kâfir olup inkârda ileri gidenlerin tövbelerinin kabul edilmeyeceği bildirilmiş (Âl-i İmrân 3/90) ve bu tür bir davranışa girenlerin tekfîr edilmeleri gerektiğine işaret edilmiştir.Allah’ın varlığını-birliğini, peygamberlerinin tamamını veya bir kısmını yahut son peygamberini, kitaplarının tamamını veya bir kısmını yahut bir kitabının bir kısmını, âhiret alemini ve ölümden sonra dirilişi inkar edenler; Allah’a bir veya daha fazla ortak tanıyanlar, Allah üçün üçüncüsüdür diyenler, Allah’ın ayetlerine karşı mücadele edip Kur’ân’ın ilâhî kitap olduğuna inanmayanlar, Allah’a ve son peygamberine karşı muhalefet yürütenler, Allah’ın haram kıldığını haram kılmayanlar; Allah, peygamberleri, ayetleri ve buyrukları ile alay edenler, ayrıca diliyle iman ettiklerini söyledikleri halde kalpleriyle inkar eden münafıklar hakkında Kur’â’da kâfir hükmü verilmiştir (M.Fuad Abdülbâkî, Mu’cem, “kfr”, “cdl”, “hze”, “hvd”,”hrm” md.leri). Diğer taraftan bazı ayetlerde de savaşta müslüman olduğunun bir ifadesi olarak selâm verenlere “sen mümin değilsin” dememeleri ashaba emredilmiş (en-Nisâ 4/94), kâfir oldukları halde savaşa gitmekten çekinen münâfıklar hakkında “küfre daha yakın” ifadesi kullanılarak bazı “müslümanım” diyen kimseleri bazı alamet ve karinelere göre tekfîr etmenin isabetli olmadığına işaret edilmiş (Âl-i İmrân 3/167) ve böylece gerçekten müslüman olanları tekfîr etmenin yanlışlığına dikkat çekilmiştir.

Hadislerde de tekfîr kelimemsi geçmemekle birlikte fiil kalıbında iki rivayette yer alır. Bu rivayetlerde Hz.Peygamber’in, Allah’tan başka ilah bulunmadığına inananları günahlarından ötürü tekfîr etmemeyi imanın üç aslından biri olarak saydığı ve bunları tekfîr edenin küfre daha yakın olduğu belirtilmiştir (Ebû Dâvud, “Cihâd” 33). Ancak bu rivayetleri nakleden ravilerden bazıları zayıf kabul edilmiştir. İlgili hadislerde nakledildiğine göre Hz.Peygamber Allah’tan başka ilah olmadığına ve kendisinin peygamber olduğuna inanıncaya kadar insanlarla savaşmakla emr olunduğunu ve bunu söyleyenlerin kanları ve mallarını korumuş olacaklarını, ayrıca kıbleye yönelip namaz kılan ve kesilen hayvanların etlerini yiyenlerin Allah ve Resûl’ünün teminatını elde ettiğini belirterek müslüman olanların tekfîr edilemeyeceğine işaret etmiş (Buhârî, “İman” 17, “cihâd” 102” , “Salât” 28; Ebû Dâvud, “Cihâd” 95); müslümana kâfir diye hitap edenin kâfir olacağını açıklamıştır (Buhârî, “Eymân” 7, “Edeb” 73; Müsned,II,18). Hadislerde Allah’ı ve son peygamberin getirdiği vahiyleri inkâr edenler, imanında şüphe içinde bulunanlar, tabiat olaylarının Allah’ın tasarrufunda bulunmadığına inananlar, Allah’tan başkası adına yemin edenler, müslüman olduktan sonra dininden dönenler, namazı terk edenler ve babasından başkasına nesebini dayandıranlar kâfir olarak nitelendirilmiştir (Müsned, I,61-62,300,II,125,III,107; Müslim, “İman”34,37,44,125).Hadislerde namazı terk etmek, müslümana kâfir demek gibi müslümanların yaptığı bazı davranışlar kâfir olup dinden çıkma anlamını da içeren “kefere” fiiliyle ifade edilmiştir ki bunların nankörlük etmek veya günah işlemek anlamına geldiği aynı hadislerin bir kısmında belirtilmiştir. Mümini küfürle itham etmenin onu öldürmek gibi olduğunu bildiren hadis (Buhârî, “Eymân” 7) bunun açık bir delilidir. Zira mümin kardeşini öldüren bir müminin kâfir olmadığı ve onda iman vasfının devam ettiği ayetlerle sabittir (el-Hucurât 49/9). Devlet başkanına biat etmeden ölen müslümanın câhiliyyet ölümüyle öldüğünü, cehenneme girenlerin çoğunun nankörlük eden kadınlardan oluştuğunu ve yalan konuşanın münafık olduğunu belirten hadislerde de küfür, cahhiliyyet ve nifak kelimeleri günah işlemek anlamında kullanılmıştır (Buhârî, “İman” 21-22; Müsned,I,298; Müslim, “İman” 108-110). Alimler, bu hadislerde geçen küfür kelimesinin dinden çıkaran bir küfür anlamına gelmediğini ve küfür kelimesinin, dinden çıkaran küfr-i ekber’in yanı sıra günah işlemek veya nankörlük etmek anlamına gelen küfr-i asgar’ı da içerdiğini kabul etmiştir (Behnesâvî, s.66-70,86-88; Sâmerrâî, s.183). Havâric, Şîa, Mürcie, Kaderiyye gibi mezheplerin kâfir olduğuna ilişkin olan rivayetler ise güvenilir kabul edilmemiştir (İbnü’l-Vezîr, s.381-382).

Hz.Peygamber’in tekfîr konusundaki tutumuna ışık tutan çeşitli olaylar da mevcuttur. Bunlardan biri, müslümanların müşriklere yönelik olarak yaptığı hazırlıkları bir mektupla Mekke’deki yakınlarına gizlice haber veren ve daha sonra bunu yaptığı tespit edilen Hâtıb b. Ebî Belta’a hakkındaki uygulamasıdır. Hz.Ömer Hâtıb’ın münâfık olduğunu söyleyip boynunu vurmak isteyince Hz.Peygamber, ondan açıklama yapmasını istemiş, o da Mekkede bulunan akrabalarını korumak amacıyla bunu gerçekleştirdiğini belirtince Hz.Peygamber de Bedir savaşına iştirak etmiş olan Hâtıb’ı affedip onun bu davranışını bir hata olarak değerlendirmiş ve tekfîr etmemiştir (Ebû Dâvud, “Cihâd” 98). Bir diğeri de Kur’ân’da başlangıç döneminde münâfıklar hakkında kullanılan ihtiyatlı üslûba uyarak Hz.Peygamber’in onlara müslüman muamelesi uygulaması ve Uhud harbinden seneler sonra ölen reisleri Abdullah b. Übey’ye cenaze namazı kıldırması açıkça kâfir olduğunu ilan etmeyenlere İslâmlaştırma siyaseti uygulamasının bir tezahürüdür (M.Reşid Rıza, IV,228-229). Hz.Peygamber’in bu tutumu ashaba örnek olmuş ve vuku bulan nifâkı günah olarak değerlendirip bu tür davranışta bulunan hiçbir müslümanı tekfîr etmemiştir (Müsned ,I,61-62; Buhârî, “Fiten” 2; İbn Asâkir, s.405). Hz.Ebû Bekir’in zekat vermek istemeyenlerle savaşması dinden olduğu kesin olarak bilinen bir esası iptal etme ve dini değiştirme sonucunu doğurmasından dolayıdır. Nitekim müslümanlarla savaşılamayacağını söyleyerek Hz.Ebû Bekir’in bu kararına karşı çıkan Hz.Ömer, Hz.Peygamber’in getirdiği dini parçalamaya çalışanlarla savaşılması gerektiğini vurgulamasının ardından Hz.Ebû Bekir’in kararına uyması bunu kanıtlamaktadır (Buhârî, “el-İ’tisâm bi’s-sünne” 29). Cemel ve Sıffîn svaşlarına katılan muhaliflerine kâfir diyenlere Hz.Ali’nin karşı çıkması ve oların, kâfir değil isyan eden (bâgî) kardeşleri olduğunu açıklaması da ashabın müslümanları tekfîr etmediğini kanıtlayan olaylardandır (Ebû Hanife, er-Risâle, s.69; Kâdî Abdülcebbâr, Fadlü’l-i’tizâl, s.160).

II. ORTAYA ÇIKŞI VE MEZHEPLER ARASI TEKFÎR
Bir inanç problemi olarak tekfîrin ashâb devrinin sonlarına doğru ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Söz konusu problem, siyâsî ihtilaflar sonucu Ali b. Ebû Tâlib ile Muâviye b. Ebû Süfyan arasında vukû bulan Sıffîn savaşında halifenin ordusunda bulunan ve daha sonra Hâriciler diye anılan bir grubun, ihtilafı çözmek için bâğîlerle savaşılmasını emreden ilâhî hükmü terk edip hakemlere başvurulmasına razı olan Ali b. Ebû Tâlib ile Muaviye b. Ebû Süfyân’ın yanı sıra bunu onaylayan bütün ashabı tekfîr etmesiyle başlamıştır (Hayyât, s.102; Eş’arî, I,4-5, II,452). Çünkü bu gruba göre Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenlerin kâfir olduğu ayetle sabittir (el-Mâide 5/44). Buna mukabil Ali b. Ebû Tâlib’in Hz.Peygamber’in vefatından sonra vasiyeti gereği onun yerine halife olmasını savunan ve daha sonra Şîa diye adlandırılan grubun aşırıları da ashâbın çoğunluğunu tekfîr etmiştir (Hayyât, s.104; Sâmerrâî, s.26). Azınlığı teşkil eden bu iki grubun karşısında, daha sonra Ehl-i Sünnet’in ana unsurunu oluşturacak olan ve Mürcie diye isimlendirilen, içlerinde ashabın ileri gelenlerinin de bulunduğu müslümanların çoğunluğu siyasî ihtilaflara veya daha başka sebeplere bağlı olarak günah işleyenlerin tekfîr edilemeyeceğine hükmedip durumlarını ahirete tehir etmiş, meşru halifeye baş kaldırıp isyan edenler hatalı ve günahkar olmakla birlikte bu konudaki kesin hükmün Allah’ın ilim ve iradesine havale edilmesi gerektiğini söylemiştir (Nevbahtî, s.13-17; Hüseyin Atvân, s.55-66). Ebû Hanife ile Şâfiî’nin belirttiğine göre oluşmaya başlayan i’tikâdî mezheplerin mensupları başta, İslâm dinini bütün varlıklarıyla yücelten ve Kur’an’da aklanan ashap olmak üzere muhaliflerini tekfîr etmeyi sürdürmüş ve bu durum umumi bir iptila halini almıştır (Ebû Hanife, el-Âlim ve’l-müteallim, s.11; İbn Asâkir, s.338). Siyasi ihtilaflardan kaynaklanıp beslenen tekfîr hareketinin öncüleri olan Haricîler’in yanı sıra onların izinden giden diğer bazı Ehl-i Bidat kelamcılarının dini bilgileri bulunmadığı, özellikle Hz.Peygamber’in uygulamalarını içeren Sünnet’i bilmedikleri kaynaklarda belirtilmektedir (İbn Hazm, IV,237; Gazzâlî, Faysalü’t-tefrika, s.95-97). Bu tespit tekfîrin ortaya çıkmasındaki temel sebebin dini bilgisizlik olduğunu kanıtlamaktadır. Buna siyasi hırs ve menfaat, mezhep taassubu, arzulara uyma, dinde aşırılık ve katılık, mezheplerin yerilmesi veya övülmesine ilişkin uydurma rivayetler gibi diğer amilleri de eklemek gerekir. Özellikle uydurma olduğu kabul edilen fırka rivayetleri (İbn Hazm, III,292) tekfîr problemini kökleştiren bir sebep olmuştur. Zira her fırka muhalifini cehenneme atan rivayetleri sahih kabul edip bunu tekfîrin bir delili kabul etmiştir (Gazzâlî, el-Iktisâd, s.251; İmam Abdullah, s.11-17).

Başlangıçta büyük günah işleyen müslümanın kâfir olup olmadığı konusuyla sınırlı olan tekfîr problemi mezheplerin kurulup kökleşmesinin ardından farklı bir boyut kazanmış ve mezhep mensupları nerede ise her mezhebî meselede muhaliflerini tekfîr etmeye yönelmiştir. Esasen tekfîr bir kimsenin küfre nispet edilmesini belirten bir kavram olduğundan literatürde gayr-ı müslmlerin tekfîr edilmesi konusuna da temas edilmiştir. Bu itibarla İslâm âlimleri öncelikle başta hıristiyanlar ve yahudiler olmak üzere Hz.Peygamber’in getirdiği vahiyleri inkar edip tebliğ ettiği dini benimsemeyen bütün gayr-ı müslimlerin kâfir olduğunda, hatta bunları tekfîr etmeyenin de tekfîr edilmesi gerektiğinde icmâ etmiştir (İbn Hazm, IV,77; Kadı İyâz, II,1065). İslâm’ın ana ilkelerine aykırı inanç ve davranışları benimseyen ve Gâliyye* içinde zikredilen Bâtıniyye, Karmatıyye, Yezidiyye, Meymûniyye, Tenâsühiyye, Hulûliyye, Sebeiyye, Hâbitıyye, İbâhiyye, Mukanna’iyye, Seb’iyye, Bâbekiyye, Beyâniyye gibi aşırı fırkaların tekfîr edilmesinde alimler arasında ittifak vardır. Bunlar her ne kadar kendilerini İslâm’a nispet etseler de müslüman kabul edilemeyecekleri konusunda bir ihtilaf yoktur (Büstî, s.163-165; Bağdâdî, s.222-223,253-281; İbn Hazm, II,271-272 ;İbn Kayyım, I,393). Sünnîlere göre mezhepler arasında tekfîre en çok baş vuranlar, Ehl-i Bid’at adını verdikleri Haricîler, Mu’tezile, İmâmiyye ve Zeydiyye mensuplarıdır (İbn Ebu’l-İz, s.299). Bunlar hem kendi mezheplerine bağlı alt grupları ve fırkaları, hem bütün muhalif mezhep mensuplarını tekfîr etmiş, hatta bu konuda müstakil kitaplar dahi yazmışlardır. Mu’tezile’den Ebû Musa el-Murdar, Ebû Ali el-Cübbâî ve Cafer b. Harb’ın Ebu’l-Huzeyl el-Allâf’ı tekfîr etmek amacıyla müstakil kitaplar yazması buna örnek olarak zikredilebilir (Kasım er-Ressî,I,102-105; Hayyât,s.54-55,114-115; Eş’arî, I,17,67,86; Bağdâdî, s.22-27,63-64,102,114-115,184-185).

Ehl-i Kıble’yi tekfîr etmemeyi temel bir ilke olarak benimseyen Ehl-i Sünnet’e bağlı âlimler muhaliflerini sadece hataya nispet ettiklerini söyleyerek tekfîrden uzak durmakla övünmüşlerdir (İbn Ebu’l-İz, s.299). Ehl-i Bid’at’e nazaran tekfîre daha az başvurmakla birlikte Sünnî âlimlerin teoride kabul ettikleriyle uygulamalarının örtüştüğünü söylemek oldukça zordur. Muhalifleri olan Mu’tezile ve Şîa mensuplarını tekfîr etmeye dair yazdıkları kitaplar bunu kanıtlayıcı mahiyettedir. Eş’arî ve Bâkıllânî’nin Nazzam’ı tekfîr etmeye dair yazdığı kitaplar konuya ilişkin örneklerden bazılarıdır (Bağdâdî, s.115). Sünnî âlimler muhaliflerinin görüşlerini eleştirirken bazen onları tekfîr etmiştir, bazen de birbirlerini küfre nispet etmiştir. Selefiyye mesuplarının, Eş’ariyye ve Mâtürîdiyye’ye bağlı kelâmcıların yanı sıra Sûfiyye gruplarını, Sünnî kelâmcıların da Selefiyye mensuplarını tekfîr ettiği bilinmektedir (Dârimî, s.361; Seffârînî, II,276,284; Gazzâlî, Faysalu’t-tefrika, s.49; Bağdâdî, s.19-20,199-215,309-310,315-339,351-354; İbn Hazm, V,68-69; İbn Kayyım, I,371-375; Bikâ’î, 113-175). Sünnîlerin, müslümanların büyük çoğunluğunu teşkil etmesi ve diğer mezheplerin zayıflaması veya inkıraza uğraması sebebiyle ortaçağ boyunca tekfîr meselesi gündemin ilk sıralarında yer almamıştır. İslâm medeniyetini temsil eden Osmanlı Devleti’nin yıkılması ve müslümanların gayr-ı müslimlerce inşa edilen Batı medeniyeti’nin etkisi altına girerek seküler bir sosyolojik atmosferde yaşamaya başlamalarıyla birlikte tekfîr problemi ortaya çıktığı ilk dönemdekine benzer bir şekilde siyasi bir veçheye bürünerek tekrar baş göstermiştir. Hilâfetin kaldırılmasının ardından yapılan tartışmaların yanı sıra I.Dünya savaşından sonra gayr-ı müslimlerin hâkimiyeti altına girmesi üzerine din alimlerinin, ülkelerinde İslâmî olmayan kanunlarla hükmetmenin kâfir olmaya sebep teşkil edip etmediğini tartışması konunun dünyadaki bütün müslümanlar tarafından tekfirle ilişkili bir problem olarak görüldüğünü gösteren delillerdendir (M.Reşid Rıza, VII,405-406). 1928 yılında Mısır’da Hasan el-Bennâ tarafından kurulan ve İslâm’ın siyasi bir devlet düzeni olduğu tezini benimseyen İhvân-ı Müslimîn* cemiyeti mensuplarının 1936 yılından itibaren hapsedilerek işkenceye tabi tutulması ve Hasan el-Bennâ , Seyyid Kutub gibi bazı liderlerinin öldürülmesi üniversiteli gençleri tekfir hareketine itmiştir. Cemâ’atü’l-müslimîn veya Cemâ’atü’t-tekfîr ve’l-hicre adıyla bilinen bu hareket görüşlerini bütün İslâm ülkelerine taşımış ve İslâmî hükümlere göre ülkeyi yönetmeyen idarecilerle onları destekleyen halkı tekfîr etmenin dini bir vecibe olduğunu savunup bu fikri yaymaya çalışmıştır. Benimsediği mezhebe göre dini vecibelerini öğrenip yerine getirmek isteyen gençlere uygulanan hak mahrumiyetleri, siyasi baskı ve işkencelerin yanı sıra dini bilgi eksikliği de bu hareketin ortaya çıkmasında etkili olmuştur (Sâmerrâî, s.39-48,108-109,137,177-178; Behnesâvî, 9-41, 77-81,247-274).

III. TEKFÎR KURALLARI
Tekfîr meselesi genelde dinin ana ilkelerinden birinin inkâr edilmesi temeline dayandığından kelâm ilminin bir problemidir. Her ne kadar Gazzâlî konuyu fıkhî bir mesele kabul etmişse de muhtemelen tekfîrin doğurduğu sonuçlar açısından ve kurallarının sadece naslarla belirlenmesinden hareketle bu görüşü ileri sürmüştür (el-Iktisâd, s.246-248). Çünkü hangi inanç ve davranışın kâfir olmayı gerektirdiği aklen değil naklen bilinir. “Bu kişi kâfirdir” anlamına gelen tekfîrin mahiyeti, müslüman olduğunu söylemekle birlikte dinden çıkmayı gerektirecek bir inanç veya davranışı benimsemekle irtibatlıdır, bu sebeple de konu kelâmın alanına girer. Zira kelâm dinin inanç ve davranışlara ilişkin ana ilkelerini belirleyen bir ilimdir.

Tekfîr konusunda farklı mezheplere mensup âlimlerin belirlediği temel kurallar kısaca şöyle özetlenebilir: 1. Kişinin müslüman olmasını sağlayan “Allah’tan başka gerçek bir ilah bulunmadığına, Hz.Muhammed’in son elçisi olduğuna ve ondan vahiyler getirdiğine şüphe taşımadan inanıp şahitlik yapmaktır:Bir müslümanın kâfir olması için bu inancını terk etmesi veya buna aykırı bazı inançları benimsemesi gerekir. İnanca veya davranışa ilişkin bulunsun, dinden olduğu kesinlikle bilinen ve “zarûriyyât-ı dîniyye” içinde yer alan bir esası inkâr eden kişi dinden çıkıp kâfir muamelesine tabi tutulur. Çünkü bu Hz.Peygamber’i yalanlamak ve getirdiği vahiylerin doğruluğunu tasdik etmemek anlamına gelir ki bu da tekfîrin esasını teşkil eder. Bütün İslâm âlimleri bunda ittifak etmiştir (Bağdâdî, s.9; İbn Hazm,III,246,266-267; Gazzâlî, Faysalu’t-tefrika, s.63,86-87 ;a.mlf, el-Iktisâd, s.252-253; İbn Ebu’l-İz, s.295-296; İbnü’l-Vezîr, s.375-377). Mürcie’ye bağlı bazı fırka mensuplarının sadece Allah’a inanan bir kimsenin tekfîr edilemeyeceğine ilişkin görüşünü ilmî dayanaktan yoksun bulup ciddiye almamıştır (İbn Asâkir, s.151). 2. Ehl-i Kıble tekfîr edilmez: Zira Hz.Peygamber kıblemize dönerek namaz kılanların canları ve mallarının korunmuş olduğunu belirterek onlara kâfir denilemeyeceğine işaret etmiştir. Bu itibarla Ehl-i kıble yanlış söz ve davranışlarından dolayı tekfîr edilemez. Kıbleye yönelerek namaz kılmayı kabul eden kişinin Müslümanlığı tercih ettiği ve dinden olduğu kesinlikle bilinen ilkeleri de benimsediği anlamına gelir (İbn Asâkir, s.408-409; Ali el-Kârî, s.162; Keşmîrî, s.16-17). 3. Âlimler arasında ihtilaflı olan meseleler tekfîre konu teşkil etmez: Alimlerin bir meselede ihtilaf etmesi onun içtihada açık bir problem olduğu ve İslâm dinine ait kesin bir ilke olduğunun bilinmediği anlamına gelir (Ali el-Kârî,s.177). 4. İlzâmî yönteme başvurularak tekfîr yapılamaz: Zira bir kimsenin ileri sürdüğü bir görüşten yola çıkarak üretilen düşünceler o kişiye değil onları üretene aittir. Sonuç itibariyle iddia etmediği bir görüşten dolayı tekfîr edilmiş olur ki bunun yanlışlığı açıktır (İbn Hazm, III,294; Kadı İyâz, II,1084-1085). 5. Tekfîrin kurallarını belirlemekle yetinip şahısları tekfîr etmekten kaçınmak gerekir: Bir kimsenin hangi inançları benimseyip hangi inançları reddetmesi halinde kâfir olacağına dair hükümler genel olarak belirlenmeli ve belirli kişileri tekfîr etmekten uzak durulmalıdır. Çünkü kişileri tekfîr edebilmek için onların kalplerindeki inançları kesin bir şekilde bilip kesin bir delile sahip olmak gerekir. Oysa bunu bilebilmek Allah’a ait olup insanların gücü dâhilinde değildir. Âlimler kâfir olan birini müslüman kabul etmekte hata yapmayı müslümanı kâfir kabul etmekte hata yapmaktan daha doğru bulmuş ve bu sebeple şu önemli hükmü vermiştir: Yüz ihtimalden 99 u bir kişinin kâfir olmasına, bir tanesi de müslüman olmasına imkan tanıyorsa onun kâfir değil müslüman olduğuna hükmedilmelidir (İbn Nüceym, V,210; Ali el-Kârî, s.162). 6. Kâfir olmayı gerektirdiğini bilmeden bazı yanlış inançları benimseyen tekfîr edilmez: Zira bilgisizlik geçerli bir mazeret olarak görülmüştür. Bu sebeple müslümanın öncelikle küfre düşüren inanç ve davranışları öğrenmesi dini bir vecibedir (İbn Kayyım, I,367).

IV. LİTERATÜRDE YER ALAN TEKFÎR KONULARI
Kelâmcıların tekfîre başvurduğu konuları şöylece özetlemek mümkündür:
1. Tabiat felsefesi: Maddenin yapısı ve özellikleri hakkında ileri sürülen görüşler, Allah-Evren ilişkisi bağlamında, dolaylı da olsa, bazı kelamcılarca tekfîr konusu yapılmıştır. Buna göre evrenin kadîm olduğuna ve yaratılmamış bulunduğuna inananların tekfîr edilmesi gerektiğinde kelâmcılar müttefiktir (Büstî, s.105; Gazzâlî, el-Iktisâd, s.250; Kâdî İyâz, II,1076). Ancak kelâmcıların çoğunluğu maddenin yapısı ve niteliklerine dair bilgilerin tekfîre konu olmadığını kabul etmiştir. Abdülkahir el-Bağdâdî gibi bazı kelamcılar maddenin atomlardan (cevherler) ve arazlardan oluştuğuna ve arazların cevherlerde kümûn halinde bulunduğuna inananları tekfîr etmişse (el-Fark, s.139) de bu isabetli bulunmamıştır. Zira maddenin yapısı ve özellikleri bilimsel bilginin konusu olup bu alandaki bilgiler sürekli gelişmektedir.
2. Ulûhiyyet: Allah’ın varlığını, birliğini ve yüce sıfatlarını inkâr edeni tekfîr etmekte bütün kelâmcılar müttefiktir. İbn Cerîr et-Taberî, Eş’ariyye’ye mensup erken devir kelâmcıları ve Mutezile’den Ebu’l-Kasım el-Büstî gibi bazı kelâmcıların, Allah hakkında bilinmesi gerekenleri delilleriyle bilmeyenlerin tekfîr edileceğini savunmalarına mukabil başta Mâtüridiyye ve Selefiyye’ye mensup bulunanlar olmak üzere alimlerin çoğunluğuna göre bir müslümanın ulûhiyyete dair genel ilkelerin delillerini bilmeyeni tekfîr etmek isabetli değildir (Taberî, s.124,129,151-152; Büstî, s.64,85; İbn Fûrek, s.150-152,228; İbn Hazm, IV,77). Kelâmcıların, Allah hakkında tekfîre konu teşkil ettiğinde birleştikleri inançlar şöylece sıralanabilir: Allah’a ortak tanımak, ondan başkasına tapmak ve dua etmek, ondan başkası adına yemin etmek; Allah’a acz, eksiklik, ihtiyaç, zulüm, sefeh, ihanet ve yalan nispet etmek; Allah’ın cüziyyâtı, gaybı ve bir şeyi vukuundan önce bilmediğine inanmak; Allah’ın yaratıklarına hulûl edip onlarla birleştiğini söylemek ve onu yaratıklarına benzetmek; Allah’ın varlık ve olayları ilmi ve iradesiyle takdîr ettiğini inkar etmek (Ka’bî, s.64; Eş’arî, II,447;Kâdî Abdülcebbâr, Fadlü’l-i’tizâl, s.151-152; Büstî, s.61-69,102,108-110; Gazzâlî, Faysalu’t-tefrika, s.80-81; İbn Hazm, II,372,III,137; Nesefî, I,86-87,193, II,805; İbn Ebu’l-İz, s.143,209; Mehdilidinilah, s.121;Bikâî, s.228). Allah’ın sıfatlarıyla ilgili olarak bunların dışında tekfîre konu teşkil ettiği ileri sürülen inançlar her mezhebin öne çıkardığı temel görüşleriyle irtibatlıdır ve esasen tekfîrle ilişkilendirilmemesi gereken meselelerdir. Selefiyye mensuplarının Allah’ın zatıyla arşı üzerinde bulunduğuna, Musa peygamberle gerçekten konuştuğuna ve ilâhî kelâmın ezelî olduğuna inanmayanları tekfîr etmesi (Buhârî,Halku ef’âli’l-‘ibâd, s.119-128; Ahmed b. Hanbel, s.68-69; Dârimî, 346-356) ; Sünnî kelâmcıların Allah’ın zatına zait ezelî sıfatları bulunduğuna, Allah’ın bir yerde ve yönde bulunmaktan münezzeh olduğuna, insana ait fiilleri gerçekleşmesi anında doğrudan doğruya yaratmadığına ve Allah’ın ahirette müminlerce görüleceğine inanmayanları küfre veya şirke nispet etmesi (Nesefî, II,629,652,675; İbn Nüceym, V,202-203; İbn Ebû Şerîf, s.322-325) ; Mu’tezile’ye bağlı alimlerin Allah’ın zatına zait kadîm sıfatları bulunduğuna, zatıyla bir mekanda olduğuna, ahirette bir mekanda görüleceğine, insana ait fiillerin yanı sıra kötülükleri yarattığına ve Kur’an’ın mahluk olmadığına inananları İslâm’dan çıkmış sayması (Eş’arî,II,464; Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-hamse, s.233,275-277; Büstî, s.114-124; İbn Hazm, II,351,V,76-78) bu konuya ilişkin örneklerdendir.
3. Nübüvvet: Peygamberlik müessesesini reddedip Allah’ın buyruklarını iletmek üzere ilk olarak Hz.Âdem’i, son olarak da Hz.Muhammed’i ve bu ikisi arasında sayıları bizce kesin bir şekilde bilinemeyen pek çok insanı peygamber seçip gönderdiğine inanmamak, peygamberliği kesinlikle sabit olan peygamberlerden bir kısmına inanıp bir kısmını veya birini yalanlamak, peygamberlerin ilâhî buyrukları tebliğ ederken yalan konuştuklarını veya peygamberlik döneminde kasten büyük yahut küçük günah işlediğini söylemek, peygamberlerin yolundan gitmeye (sünnetine) rıza göstermemek, peygamberleri zorba ve menfaati peşinden koşan kimseler kabul etmek alimler tarafından tekfîr edilmeyi gerektiren belli başlı inançlar arasında ittifakla zikredilir. Selefiyye ve Kerrâmiyye mensupları peygamberlerin büyük günah işleyebileceğini söyleyenleri tekfîr etmez (Büstî, s.84; İbn Hazm, IV,11,18,57,V, 75,94-95; Yahya b. Hüseyin, el-Cümle, II,313; Kâdî İyâz, II,1068-1070,1098; Sıddık Hasan Han, III,283-284; İbn Nüceym, V,203; Seffârînî, Levâmi, II,263). Hz.Peygamber’le ilgili olan tekfîr konuları da şöyledir: Hz.Peygamber’in getirdiği kesinlikle bilinen vahiyleri inkar etmek, peygamberliğin onunla sona ermediğine inanıp ondan sonra başka bir insanın peygamber olduğunu iddia etmek, Hz.Peygamber’e ulûhiyet nitelikleri atfetmek, Allah’tan tebliğ ettiği vahiylerde yalan konuştuğunu söylemek, mahiyeti üzerindeki tartışmalar bir yana mirâca çıktığına inanmamak, onu kötülemek ve saygısızlık yapmak, insanların en faziletlisi olduğunu kabul etmemek de alimlerin ittifakıyla tekfîr konularına dahil edilmiştir (Mâtürîdî, s.Kitâbu’t-tevhîd, s.293; Bağdâdî, s.223; İbn Hazm, IV,52-53; Gazzâlî, Faysalu’t-tefrika,s.45-47; Nesefî, I,296; İbn Teymiyye,54-57,115,248-249; Kestelî, s.174; M.Reşid Rıza,X,439).
4. Âhiret: Evrenin kozmolojik düzeninin yıkılmasından sonra yeniden inşa edilmesiyle başlayacak olan âhiret âleminin vuku bulacağını, insanların yeniden yaratılarak bu dünyada benimsedikleri inançlarla yaptıkları davranışlardan hesaba çekileceğini ve bunun ardından cennete veya cehenneme konulacaklarını inkâr etmek, ayrıca bu inanca bütünüyle muhalif olan tenâsüha inanmak ve ölümle birlikte ruhun yok olduğunu kabul etmek, üzerinde ittifak edilen tekfîr konuları arasında yer almıştır (Büstî, s.106;İbn Hazm,IV,137,V,65,85; İbn Nüceym, V,206;Ali el-Karî, s.195). Âhiretteki cismânî dirilisi inkâr eden İslâm filozofları bu sebeple başta Gazzâlî olmak üzere çeşitli alimlerce tekfîr edilmiştir (Faysalu’t-tefrika, s.80-81; el-Iktisâd, s.250-251; Kâdî İyâz, II,1077; İbn Ebû Şerîf, s.214). Cennet ve cehennemin sona ereceğine, ayrıca elan yaratılmış veya yaratılmamış olduğuna inananları tekfîr etmek ise ilgili nasların farklı yorumlanmasından kaynaklanmıştır (Buhârî, Halku ef’âli’l-‘ibâd, s.121-122;Bağdâdî, s.150-151).
5. Kur’an-ı Kerîm: Kur’an’ın tamamını veya bir kısmını inkar etmek, Allah’ın kelâmı ve peygamberine verdiği mucizesi olduğunu kabul etmemek, benzerinin insanlar tarafından yazılabileceğini iddia etmek, içerdiği gaybî haberlerin yanı sıra va’d ve vaîdlerine inanmamak, muhtevasını kusurlu bulup ayıplamak, ayetlerini kasten değiştirmek alimlerin ittifakla Kur’an hakkında tekfîre konu olarak gördüğü inançlardandır (İbn Hazm, III,13-14,296,V,63-64,80,93; Kâdî İyâz, II,1076-1077; Ali el-Karî, s.167-168). Selefiyye mensuplarının Kur’an’ın mahluk olduğunu söyleyenleri, buna mukabil Mu’tezilî alimlerin de mahluk olmadığını savunanları tekfîr etmesi kesin kanıtlardan yoksun ve isabetsiz bulunmuştur (İbn Kuteybe, s.46-47; Eş’arî, II,602; Dârimî, s.346; İbnü’l-Vezîr, s.118-119).
6. Hadis ve Sünnet: Az sayıdaki mütevâtir hadisleri ve fi’lî tevatürle sabit bulunan sünneti reddetmenin tekfir sebebi olduğunda alimler ittifak etmiştir (İbnü’l-Vezîr, s.387). Çünkü Hz.Peygamber’in sünneti müslümanca bir hayat tarzını temsil eder, ondan yüz çevirmek müslümanca bir hayat tarzını reddetmek anlamına gelir. Nitekim ashaptan Abdullah b. Mesud sünneti terk etmenin kâfir olmayı gerektirdiğini söylemiş ve bunun da bütünüyle sünnetten yüz çevirmek anlamına geldiği kabul edilmiştir (Dârimî, “Salât” 46; Kasım er-Ressî, I,127; Behnesâvî, s.198). Bu sebeple alimlerin çoğunluğu problem taşımayan meşhur hadisleri reddedenleri tekfîr etmiştir. Âhâd hadislere gelince alimlerin çoğunluğu, sübûtu zannî olduğundan bunları reddedenin tekfîr edilemeyeceği görüşünde birleşmiştir. Selefiyye’ye bağlı alimler ise sahih olan âhad hadisleri inkar edenlerin tekfir edilmesi gerektiğine hükmetmiştir, ancak çoğunluk buna itibar etmemiştir (Ali el-Karî, s.166,196; Keşmîrî, s.67-68).
7. İcmâ’ : Tekfîr edilmeyi gerektirdiği hususunda alimler arasında icmâ oluşan inanç ve davranışları benimsek de tekfîr konularındandır. Nazzâm’dan itibaren icmâın din alanında kesin bir delil teşkil ettiğine ilişkin tartışmalar bulunmakla birlikte zârûrât-ı diniye konusunda bir icmâın bulunduğunda ittifak mevcuttur. Tekfîre dair verilen hükümlerin incelenmesi sonucu, dinden olduğu kesinlikle bilinen inanç ve davranışları inkar edenlerin tekfîr edilmesine dair bir icmâın oluştuğu belirlenmiştir. Mesela baş vakit namaz ve kılınış şekli ile haccın edası bunun bir örneği olarak zikredilmiştir. Ancak icmâa muhalefet edenlerin tekfîr edilemeyeceğini ileri sürenler de vardır(Eş’arî, I,142-143; Gazzâlî, el-Iktisâd, s.253-254; a.mlf., Faysalu’t-tefrika, s.87-88; Kâdî İyâz, II,1073-1080; İbnü’l-Vezîr, s.128,156; Keşmîrî, s.72).
8. Nasları Tevil Etmek: Başta Ebû Hanife, Şâfiî, Mâtürîdî, Eş’arî, Süfyan es- Sevrî, Davud b. Ali, Ebû Hâşim el-Cübbâî, Zemahşerî gibi müçtehitler olmak üzere alimlerin çoğunluğuna göre nasları ilmî kriterlere uyan bir şekilde tevil etmek tekfîre konu teşkil etmez (bk.TEVÎL). Çünkü tevil nasları anlama faaliyeti olup kaçınılmazdır ve ayrıca Kur’an’da emredilmiştir, tekfîr ise özü itibariyle Hz.Peygamber’i yalanlamadır ve küfürden hoşlanıp gönlünü inkâr etmeye açık tutmaktır. Tevilden uzak durmaya çalışan Ahmed b. Hanbel’in dahi bazı nasları tevil etmek mecburiyetinde kalması bunu kanıtlamaktadır. Ancak dinin ana ilkelerini ortadan kaldırmaya yönelik tevil yapmanın imanla bağdaşmadığı ise açıktır. Bu sebeple alimlerin, ilmî tevil kriterlerine uyduğu takdirde hatalı da olsa inanç ve davranışın ayrıntılarına dair yaptığı tevillerden ötürü tekfir edilmeleri doğru değildir. Nasları tevil etmek tekfiri gerektirseydi ashap da dahil olmak üzere alimlerin çoğunluğu bunun kapsamına girerdi (Eş’arî, I,138-139;İbn Hazm, III,291-301; Gazzâlî, Faysalu’t-tefrika, s.63-88,111-112,251; Kâdî İyâz, II,1058-1059;İbnü’l-Vezîr, s.395-396). Yaptıkları tevillerden ötürü Mu’tezile’ye bağlı kelâmcıların ilâhî sıfatlar konusunda Sünnîleri, Sünnîlerin de Mu’tezile’yi ve diğer mezhep mensuplarının da birbirlerini tekfîr etmelerinin bu genel kurala uymadığını belirtmek gerekir (Eş’arî, I,152; Kâdî İyâz, II,1047-1062; İbnüL-Vezîr, s.376).
9. İslâm dinini hafife alıp onunla alay etmek veya ona hakarette bulunmak: Allah, peygamberler, son peygamber Hz.Muhammed ve onu sünneti ile diğer peygamberlerin sünnetleri, ilâhî kitaplar, Kur’an, melekler, âhiret, ibadetler gibi İslâm’ın inanç ve davranışa ilişkin ilkelerinden biriyle alay etmek yahut hakarette bulunup sövmek veya bunlardan birini hafife almanın tekfîre konu olduğunda alimler arasında bir ihtilaf yoktur. Zira bu konuda Kur’an’da ve Sünnet’te açık hükümler mevcuttur. Nitekim Tebük seferi esnasında müslümanların Bizasnslılar’la savaşmasını alaya alan münafıkların özür beyan etmelerine rağmen kâfir olduklarına hükmedilmesi konuya dair kesin bir delil kabul edilmiştir (İbn Hazm, III,299; İbn Fûrek, s.151;Kâdî İyâz, II,934,975,1101; İbn Teymiyye, s.3-33,69-70,521; M.Reşid Rıza, X,612-615). Alimlere kızmak ve kıyafetleriyle alay etmek gibi sübjektif değerlendirmelere açık olan bazı meseleler tekfîre konu yapılmışsa da bunlar isabetli bulunmamıştır (İbn Ebû Şerîf, s.313; Ali el-Karî, s.173-174).
10. Haramları helal veya helalleri haram kılmak: Mahremlerin birbiriyle evlenmesi, içki içmek, zorunlu haller dışında Allah’tan başkası adına boğazlanmış hayvan eti veya domuz eti yemek, faize dayalı alışveriş yapmak, zina etmek, işlenen suçlar için öngörülen ve kesin delille sabit olan hadleri inkar etmek gibi yapılması kesinlikle haram olan fiilleri helal telakki etmek veya yapılması helal olan bir fiili haram kılmak; namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, hacca gitmek, örtünmek gibi yapılması kesinlikle farz olan fiilleri mubah kabul ederek terk etmek alimlerin ittifakıyla tekfîr konusudur. Çünkü bir şeyi helal, haram ve farz kılmak Allah’a ait bir yetkidir; imanın esası da buna boyun eğmekten ibarettir. Ancak farz, haram veya mubah oluşu kesin delile dayanmayan fiiller tekfîre konu teşkil etmez. Namazın kaza edilemeyeceğine hükmedenlerin tekfîr edilmesi buna dair örnekler arasında zikredilir (Kasım er-Ressî, Usûlü’l-adl,I,127; Mâtürîdî,Te’vîlâtü’l-Kur’ân, II,416-417,VII,500,VIII,208; Bağdâdî, s.132-133,153,222; İbn Teymiyye, s.521-522; Ali el-Karî, s.162; M.Reşid Rıza, VI,184).
11. Tevessül : Ulûhiyyet niteliklerinden birine sahip olduğuna veya insanın hidâyet ve dalâleti üzerinde tasarruf gücü bulunduğuna inanarak salih kullardan biriyle Allah’a tevessülde bulunmak yahut dua ve niyazlarını bunlara sunmak Allah’a ortak tanımak anlamına geldiğinden bu tür inanç ve davranışlar alimlerin ittifakıyla tekfîr konuları arasında görülmüştür. Ancak ulûhiyet niteliği atfetmeden ve dualarını sadece Allah’a arz ederek salih kullarla tevessülde bulunmanın tekfîre konu olmadığında şüphe yoktur. Selefiyye mensuplarının meşru sınırlar içinde bulunan tasavvuf erbabını dahi tekfîr etmesi aşırı bir tutum olarak görülmüştür. Zira hatalı bazı davranışları bulunsa da tasavvuf önderlerini putlarla ve müritlerini de Câhiliyye devri müşrikleriyle aynı telakki etmek yanlış bir kıyastır. Çünkü mürid mürşidini Allah’a itaat eden salih bir kul olduğu düşüncesiyle sevmekte ve ona hiçbir ulûhiyet niteliği atfetmemektedir (M.Reşid Rıza, XI,228-229; Abdurrahman b. Hasan, s.84,149; Behnesâvî, s.134).
12. Sadece kâfirlere mahsus olan fiilleri yapmak: Güneş, ay, yıldızlar, ateş, put, insan, hayvan gibi nesnelere secde edip tapmak ve gayr-ı müslimlere mahsus bulunan ibadetleri yapmak; haç takmak, zünnar veya gayr-ı müslimlere ait dini kıyafetler giyinmek ve gayr-ı müslimlere kâfir demekten kaçınmak; Allah’ın azabından emin olmak veya rahmetinden ümit kesmek tekfîre konu olan fiiller arasında yer almıştır. Çünkü bunlar kâfir olmanın alameti olarak değerlendirilmiştir. Dini bir alamet olmamak ve tesettür kriterlerini karşılamak şartıyla gayr-ı müslimlerce tasarlanıp giyilen elbiseleri giyinmeyi tekfîr konusu yapanlar olmuşsa da bunun yanlışlığı açıktır (Ebû Hanife, el-Âlim ve’l-müteallim, s.24; Kâdî İyaz, II,1072-1073,1080; İbn Ebu’l-İz, s.311; Ali el-Karî, s.149,185-194).
13. İman: Kur’an’da iman edilmesi açıkça emredilen (en-Nisâ 4/136) esaslardan birini inkar etmenin tekfîr konusu olduğunda ittifak vardır. Ancak esasını kalbî tasdikin oluşturduğu imanın tanımına ilişkin tartışmalardan kaynaklanan görüş ayrılıkları literartürde tekfîre konu yapılmışsa da bunları mezhep farklılıkları içinde mütalaa etmek gerekir. Eş’arîlerin ergenliğe eren mukallitlerin şüphe edip imanlarını sorgulamadıkça, Selefîlerin de bir mazereti bulunmadığı halde kalbiyle inananların imanlarını dilleriyle ifade etmedikçe müslüman olmayacaklarını ileri sürmeleri bu tür isabetsiz tekfîrin örneklerindendir (Mâtürîdî, Te’v’ilâtü’l-Kur’an, VIII,198-199;İbn Hazm, IV,74; İbn Teymiyye, s.523).
14. Küfür kelimelerini telaffuz etmek: Müslüman olduktan sonra, Elfâz-ı küfür* olarak da anılan ve iman etmekle bağdaşmayan küfür kelimelerini, küfür kelimesi olduklarını bilerek ve benimseyerek telaffuz etmek başlıca tekfîr konularındandır. Ebû Hâşim el-Cübbâî gibi bazı alimler kasten ve isteyerek küfür lafızlarını söyleyenlerin tekfîr edilemeyeceğini ileri sürmüş ise de itibara alınmamıştır. Zira küfür kelimesini bilerek ve isteyerek telaffuz etmenin dinden dönmek anlamına geldiği ve Kur’an’la sabit olduğu açıktır, bir baskı ve zorlama altında bulunma hali ise bunun dışındadır (İbn Hazm, III,244-245). Küfür kelimelerinin hangi sözlerden ibaret bulunduğu tartışmalı ve sübjektif unsurlar içermekle birlikte bu konuda Kur’an’da ve sahih sünnette belirlenen küfür lafızlarını esas almak gerekir, bunlar da dinden olduğu kesinlikle bilinen inanç ve davranışları iptal eden sözlerden ibarettir (Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’an, III,203,V,334; İbn Teymiyye, s.524,554; İbn Nüceym, V,201-209; İbnü’l-Vezîr, s.391-394; Ali el-Karî, s.162-164).
15. Büyük günah işlemek: İslâm alimlerinin kahir ekseriyeti büyük günah işlemenin tekfîre konu teşkil etmediği görüşünde birleşmesine mukabil Hariciler büyük, hatta küçük günah işleyenleri tekfîr edip müslüman çoğunluktan ayrılmıştır. Mu’tezilîler de tövbe etmediği takdirde büyük günah işleyenin âhirette kâfirlerle aynı statüde olacaklarını söyleyerek bir ölçüde Hâriciler’le benzer görüşü paylaşmıştır (Bağdâdî, s.305; İbn Hazm, IV,79; Cüzcânî, s.28-31; İbn Ebu’l-İz, s.312-313). Sünnîler’le Şîiler’e göre dinin emir ve yasaklarına uymamaktan kaynaklanan büyük günahlar sebebiyle müslümanlar tekfîr edilemez (Kasım er-Ressî, Usûlü’l-adl, I,129; Eş’arî, I,293; İbn Fûrek, s.164,189; Gazzâlî, Faysalu’t-tefrika, s.113). Sünnîler arasında büyük günah işlemenin tekfîre konu edilen tek bir istisna vardır o da namaz kılmayı sürekli olarak terk etmektir. Ahmed b. Hanbel, Abdullah b. Mübarek, İshak b. Râhûye gibi bazı Selefîler bu konudaki bir rivayeti ve ashaba isnad edilen bir eseri delil kabul edip sürekli olarak namaz kılmayı terk edeni tekfîr etmiştir (M.Reşid Rıza, X,207-211). Ancak bu görüş diğer Sünnîler tarafından isabetli bulunmamıştır. Ebu’l-Muîn en-Nesefî’nin büyük günah işleyen Hâricîler’le Mu’tezilîler’i tekfîr etmesi ise Sünnîlerin tekfîre ilişkin kurallarıyla örtüşmez (Tebsıratü’l-edile, II,791). Büyük günah işleyenleri tekfîr etmek naslarda, günah olan fiiller hakkında küfür, fısk, nifâk gibi kelimelerin kullanılmasından ve dinden çıkaran “büyük küfür” (el-küfru’l-ekber) ile günah işlemeyi ifade eden küçük küfür (küfrun dûne küfrin veya küfru’n-n’ime),mutlak nifak ve fısk ile mukayyed nifak ve fısk ayırımının yapılamamasından kaynaklanmıştır (Yahya b. Hüseyin, II,99; Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, “kfr” md.; İbn Teymiyye, s.30; İbn Kayyım, I,389-390).
16. Ashap : Ashaba hakaret edip sövmek ve onları tekfîr etmek Sünnîler’e göre tekfîr konusudur. Bu sebeple bazı Sünnî alimler, Ali b. Ebû Tâlib’in yerine Ebû Bekir’i hilâfet makamına getirdikleri için ashaba söven ve onları tekfîr eden İmâmiyye’ye bağlı Şiîler’in yanı sıra bir kısım ashabı tekfîr eden Hâricîler’i tekfîr etmiştir. Zira Kur’an ve Sünnet’i koruyup sonraki nesillere intikal ettiren ashabı tekfîr etmek İslâm dininin ana kaynaklarına güvenmeyi ortadan kaldıracağı gibi Allah’ın ashaptan razı olduğu gerçeği ile de bağdaşmaz (et-Tevbe9/100, el-Feth 48/18). Bazı Sünnîler ise sadece cennetle müjdelenen ashabın yanı sıra Resûl-i Ekrem’in eşlerine iftira edip onları tekfîr edenlerle Ebû Bekir b. Ebû Kuhâfe ve Ömer b. el-Hattab’a sövenleri tekfîr etmiştir (Bağdâdî, s.23,42,55,353; İbn Hazm, II,273-274, V,41-42; Kâdî İyâz, II,1072; İbn Nüceym, V.212; Taşkökrizâde, 140b;Seffârînî, ez-Zehâir ,s.326,331). İmâmiyye’ye bağlı Şiîler’in çoğunluğu ise ashap da dahil olmak üzere Ali b. Ebû Tâlib’in yönetimine karşı isyan edenleri, ayrıca hilâfete getirilmesine dair hadisleri reddettikleri için Sünnîler’i tekfîr etmiş ve ashaba sövmenin tekfîri gerektirmediğini ileri sürmüştür (İbn Şâzân, 200,476; Tûsî, s.358).
17. Siyaset: Haricîler’in, kendi siyasi düşünceleriyle ilâhî hükümler arasında bağ kurarak verdikleri kararlara uymayan Ali b. Ebû Tâlib’in yanı sıra bütün muhaliflerini tekfîr etmesinin ardından İmâmiyye’ye bağlı Şiîler’in meşru halife olan Ali b. Ebû Tâlib’e karşı çıkanları ve Sünnîler’in de haklarında icmâ oluştuğu için Ebû Bekir b. Ebû Kuhâfe ile Ömer b. el-Hattâb’ın hilâfetini inkar edenleri tekfîr etmesinden itibaren siyasi meseleler tekfîre konu olmuştur (Büstî, s.173; Tûsî, s.358; İbn Hazm, IV,162; Ali el-Karî, s.163). Siyasete ilişkin tekfir “Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” mealindeki ayet etrafında oluşmuştur. Bir grup alim bu ayete dayanarak devlet yönetiminde ilâhî hükümleri uygulamayanların kâfir olacağını kabul emiştir. Başta İbn Abbas olmak üzere ashap çoğunluğnun görüşünü dikkate alan bir grup alim bu ayetin yahudiler veya bütün Ehl-i Kitap hakkında nazil olduğunu, müslümanları kapsamış olsa bile ilâhî hükümleri devlet yönetiminde uygulamamanın tekfîri gerektirmeyeceğini ve sadece günahkar olma sonucunu doğuracağını savunmuştur. Zira küfür, “dinden çıkaran en büyük küfür ve dinden çıkarmayan küçük küfür” şeklinde iki kısma ayrılır, devlet yönetiminde ilâhî hükümleri uygulamamak veya bu konuda hata yapmak da bu tür küçük küfürden ibaret olup günah işlemek anlamına gelir. Şayet ilâhî hükümleri uygulamamak dünyada ilâhî rehberlik ve hidayeti genel çerçevede reddedip müslümanca bir hayat tarzına karşı çıkmak şeklinde anlaşılırsa bunun tekfîri gerektirdiğinde şüphe yoktur. Müslümanca bir hayat tarzını sürdürmenin mümkün bulunmadığı yerlerde ibadet ve nikah gibi dînî olan hükümler dışında çoğunluğu itibariyle alimlerin içtihadına bırakılmış bulunan dünyevî hükümleri uygulamak yükümlülüğü yoktur ve suçlara verilen cezalar da içtihat konusu haline gelir. Hanefî müçtehitlerin fâsid akitleri ve bazı alimlerin faize dayalı alışverişi caiz görmesi bunun örnekleri arasında yer alır (İbn Kayyım, I,364-365; M.Reşid Rıza, VI,399-409). Esasen hukuka dair ilâhî hükümlerin çok az olmasının sebebi siyaset, ekonomi, hukuk gibi dünyevî ilimlerin gelişmeye açık bulunması, zaman ve zemine göre değişiklik arz etmesinden ötürüdür. İslâm’ın son ve mükemmel din oluşu da bunu gerektirmiş; kasten adam öldürmek, zina yapmak, hırsızlık yapmak, içki içmek gibi sadece insanlığın en temel problemleriyle ilgili birkaç hüküm koymuş; ayrıca en büyük suç olan kasten adam öldürmeye verilmesi gereken kısas cezasının istenmesi halinde tazminat ödeme cezasına çevrilebileceğini belirterek işlenen suçlar için belirlediği cezayı hafifletmenin kapısını aralamış ve bunu da ilâhî rahmet olarak nitelemiştir (el-Bakara 2/178). Hz.Peygamber’in, dünyevî meselelere dair fazla soru sorulmasından hoşlanmaması da böyle bir hikmete bağlı olmalıdır (M.Reşid Rıza, VII,141). Bu itibarla modern dönemde hilâfetinin kaldırılmasının ardından müslümanların yaşadığı ülkelerde ilâhî hükümlere dayalı devlet yönetimi talebiyle ortaya çıkan siyasi hareket mensuplarının, faaliyetlerine destek vermeyen ve müslümanca bir hayat tarzına göre yaşamaya izin veren çağdaş siyasi rejim modellerini benimseyenlerle bu devletlerin yönetiminde görev alanları tekfîr etmesi isabetli görülmemiştir (Nâcih İbrahim, s.170-178; Behnesâvî, s.111-113; Sâmerrâî,s.112-112; Ebû Zeyd, s.81-82).

“Müslümanım” diyen ve fakat kâfir olmasını gerektiren inkarcı inanç ve davranışları benimseyenleri tekfîr etmemek, “müslüman olduktan sonra küfür kelimesini telaffuz edenlerin kâfir olacağını” ve “iman ettikten sonra kâfir olup inkarlarında aşırı gidenlerin tövbelerinin kabul edimeyeceğini” bildiren Kur’an’daki açık hükümle bağdaşmadığı ve dinin yozlaşması sonucunu doğurduğu açıktır. Ancak tekfîri sahıs bazında değil ilke temelinde yapmak uygun olur. Buna karşılık Allah’ı ve Resûlü’nü tasdik edip seven bir müslümanı, İslâm’ın inanca ve davranışa ilişkin ilkelerinin ayrıntıları konusunda yoruma bağlı olarak farklı hükümleri benimsediği gerekçesiyle tekfîr etmek beraberinde önemli dünyevî sonuçlar getiren son derece yanlış bir tutumdur. Zira müslüman iken kâfir olan kişi ile müslümanlar arasındaki kardeşlik bağı sona erer; hakkında nikâh, miras, kestiği etin yenmesinin caiz olmaması, ölünce cenaze namazının kılınmaması ve benzeri konularda yeni dini durumlar ortaya çıkar (Ebû Hanife, el-Âlim ve’l-müteallim, s.14; Bağdâdî, s.222; Ubeydât, s.215). Tekfîrde asıl olan Hz.Peygamber’i, Allah’tan getirdiği kesinlikle bilinen vahiylerde açıkça yalanlamaktır, bu vahiylerin doğru bir şekilde anlaşılması İslâm’ın ana ilkelerine dair yöntem bilgisine ve nasları yorumlama bilgine sahip olmayı gerekli kılar. Bu da müslümanı tekfîr etmenin kolay olmadığını kanıtlayıcıdır. Tarihte ve günümüzde yapıldığı gibi inanç konuları da dahil olmak üzere bir müslümanı din anlayışında veya nasları yorumlamasındaki yanlışlarından dolayı tekfîr etmek yerine İmam Şâfiî’nin belirttiği gibi hata ettiğini söylemek daha doğru bir yöntem olarak kabul edilmelidir (İbn Asâkir, s.338). Zira kâfir olmak belli bir mezhebin görüşlerine muhalefet etmenin bir sonucu gerçekleşmez, aksine zarûrât-ı diniyyeye inanmamakla vuku bulur. Bu da kişinin iç dünyasına muttali olmayı gerektirir ki insanın kalbine muttali olan sadece Allah’tır. Hz.Peygamber’in şahısları tekfîrden sakındıran tutumu ve hadisleri dikkate alındığı takdirde bazı sözleri söyleyenlerle bir kısım fiilleri yapanların kâfîr olacağına dair hadislerinin “dinden çıkarmayan küçük veya mecazî küfür ” anlamına geldiği anlaşılır (İbn Asâkir, s.405; İbn Ebu’l-İz, s.299-304;İbnü’l-Vezîr, s.389-392,399-404).

Kelâm ve fıkıh literatüründe yer verilen tekfîr konusuna dair çeşitli monografiler yazılmıştır. Bazıları şunlardır : Ebu’l-Kasım Ali b. İsmail el-Büstî el-Bahs ‘an edilleti’t-tekfîr ve’tefsîk (Kahire 2006), İbnü’l-Mutazâ el-Havâric: Talî’atü’t-tekfîr fi’l-İslâm (Kahire 2002), Ebü’l-Hasan el-Bikâ’î Masra’u’t-tasavvuf: Tenbîhu’l-ğabî ilâ tekfîri İbni’l-Arabî (Riyad 1994), Mutahhar b.Abdurrahman Tekfîru’ş-Şî’a (Topkapı Sarayı Ktp.,Hazine 177), Ali el-Karî Risâle-i Tekfîriyye (Kahramanmaraş Karacaoğlan İl Halk Ktp. Nr.226), Celaleddin ed-Devvânî Risâle fi’r-red ‘alâ men kâle bi-tekfîri İbni’l-‘Arabî (Süleymaniye Ktp. Hacı Mahmut nr.385), Şeyhulislâm Yahya Efendi Risâle fi’t-tekfîr (Süleymaniye Ktp. Fatih nr.5342), Abdülgani en-Nablûsî Risâle fi’t-tenfîr mine’t-tekfîr fî hakkı men harreme nikâhe’l-mut’a (Süleymaniye Ktp. Çelebi Abdullah nr.385), Yusuf b. Cemaleddin el-Arabî Risâle fî tekfîri’r-Revâfız (Süleymaniye Ktp. Ayasofya nr.22779, Halil b. Hasan Aydınî Hâşiye ‘alâ Risâleti tekfîri’s-sağâir (Nuruosmaniye Ktp. Nr.1489), Süheyl Ünver Fârâbî ve İbn Sînâ’yı Tekfîr (İstanbul 1938), Ahmet Saim Kılavuz İman-Küfür Sınırı (İstanbul 1982), Yusuf el-Kardâvî Zâhiretü’l-ğuluv fi’t-tekfîr (Kahire 1985), Mahmud Sâlim Ubeydât Kadıyyetü’l-îmân ve’t-tekfîr ve’t-tefsîk (Amman 1996), Numan Abdurrezzâk es-Sâmerrâî et-Tekfîr (Beyrut 1986), Sâlim Ali el-Behnesâvî el-Hukm ve kadıyyetü tekfîri’l-müslim (Kuveyt 1985), Abdülfettah Şâhin Zâhiretü’t-tekfîr (Kahire 1991), Nâcih İbrahim Abdullah-Ali Muhamed eş-Şerîf Hurmetü’l-ğuluv fi’d-dîn ve tekfîru’l-müslimîn (Kahire 2002), Nasr Hâmid Ebû zeyd et-Tefkîr fî zemâni’t-tekfîr (Kahire 19959, Muhammed Enverşah el-Keşmîrî İkfâru’l-mülhidîn fî zarûriyyâti’d-dîn (Sımlak Dahbell 1988), Ebû Ahmed Muhammed Mahtûm et-Tekfîr farîda islâmiyye (Baskı Yeri yok 1987), Aziz b. Abdullah ez-Zeyrulhamd İcmâ’u Ehli’s-Sünneti’n-Nebeviyye ‘alâ tekfîri’l-Muattılati’l-Cehmiyye (Riyad 1415), Muhammed b. Abdullah b. Ali el-Vüheybî Nevâkıdu’l-îmâni’l-i’tikâdiyye ve davâbitu’t-tekfîr (Riyad 1996), İshak b. Abdurrahman Âlü’ş-şeyh Hukmu tekfîri’l-muayyen ve’l-firak beyne kıyâmi’l-hucce (Riyad 1409/1988), Muhammed Nâsıruddin el-Elbânî Fitnetü’t-tekfîr ve’l-hukm bi-gayri mâ enzelellâh (Riyad 1417/1996), Muhammed b. Nâsır b. Ali el-Ureynî et-Tahzîr mine’t-teserru’ fi’t-tekfîr (Riyad 1417/1996), Salih b. Fevzân b. Abdullah el-Fevzân Zâhitetü’t-tebdî’ ve’t-tefsîk ve’t-tekfîr ve davâbituhâ (Riyad 1417/19969, Sa’d b. Ali el-Kahtânî Kadıyyetu’t-tekfîr beyne Ehli’s-Sünne ve firakı’d-dalâl (Riyad 1417/1996).
BİBLİYOGRAFYA
Ebû Hanife, el-Âlim ve’l-müte’allim , İstanbul 1981, s.11,14,22;
a.mlf., er-Risâle, İstabul 1981, s.69;
Ahmed b. Hanbel, er-Red ‘ale’z-Zenâdıka ve’l-Cehmiyye (‘Akâidü’s-Selef içinde, nşr. Ali Sâmî en-Neşşâr), İskenderiyye 1971, s.68-69,90;
Buhârî, Halku ef’âli’l-‘ibâd (‘Akâidü’s-Selef içinde, nşr. Ali Sâmî en-Neşşâr), İskenderiyye 1971, s.121-122,128;
İbn Kuteybe, el-İhtilâf fi’l-lafz (‘Akâidü’s-Selef içinde, nşr. Ali Sâmî en-Neşşâr), İskenderiyye 1971, s.24-247;
Ebû Dâvud, Mulhak fi’l-Cehmiyye (‘Akâidü’s-Selef içinde, nşr. Ali Sâmî en-Neşşâr), İskenderiyye 1971, s.104-111;
Dârimî, er-Red ‘ale’l-Cehmiyye (‘Akâidü’s-Selef içinde, nşr. Ali Sâmî en-Neşşâr), İskenderiyye 19719, s.346-356,361,466;
Taberî, et-Tebsîr fî me’âlimi’d-dîn, (nşr.Ali b. Abdülazizb. Ali eŞibl), Riyad 1415/2004, 124,129,151-152,164;
Eş’arî, Makâlât (H.Ritter), I,4-5,17,67,86,138-143,152,293,II,452,464,477,602;
Kasım er-Ressî, Usûlü’l-‘adl ve’t-tevhîd (Resâilü’l-‘adl ve’t-tevhîd içinde),( nşr. Muhammed Amâre), Baskı Yeri Yok (Dâru’l-hilâl) 1971, I,102,105,127-129;
Yahya b. Hüseyin, Kitâb fî ma’rifetillâh mine’l-‘adl ve’t-tevhîd (Resâilü’l-‘adle ve’t-tevhîd içinde , nşr. Muhammed Amâre), Baskı Yeri Yok (Dâru’lhilâl) 1971, II,99-101,147;
a.mlf., el-Cümle (Resâilü’l-‘adl ve’t-tevhîd içinde, nşr. Muhammed Amâre), Baskı Yeri Yok (Dâru’l-hilâl) 1971, II,214,313-315;
Mâtürîdî, Kitâbu’t-Tevhîd, nşr.Bekir Topaloğlu-Muhammed Aruçi), Ankara 2003, s.293;
a.mlf., Te’vîlâtü’l-Kur’an , ed.Bekir Topaloğlu, İstabnbul 2005-2006, II,416-417,III,203,V,334,VII,500, VIII,198-199,208,
Ka’bî, Makâlâtü’l-İslâmiyyîn (Fadlü’l-i’tizâl ve Tabakâtü’l-Mu’tezile içinde), (nşr. Fuad Seyyid), Tunus 1980, s.64,115;
İbn Şâzân, el-Îdâh ,( nşr.Seyyid Celaleddin el-Urmevî), Tahran 1395, s.6-7,48,57,200,289,303-304,476;
Hayyât, el-İntisâr, nşr. Albert Nasri Nadir, Beyrut 1957, s.54,55,63,79,102,104,114-115,
Nevbahtî, Firaku’ş-Şî’a, Necef 1936, s.13-17;
Cüzcânî, Şerhu’l-Fıkhi’l-ekber, tah.Züleyhâ Birinci, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, MÜSBE,İstanbul 2007, s.28-31;
İbn Fûrek, Mücerredü makâlâti’ş-Şeyh Ebi’l-Hasan el-Eş’arî, (nşr.Daniel Gimaret), Beyrut 1986, s.150-152,164,189,194,228;
Tûsî, el-Iktisâd fîmâ yet’allak bi’l-i’tikâd, Necef 1979, s.227,358-359,461-462;
Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-hamse, (nşr.Abdülkerim Osman), Kahire 1965, s.233,275,277,624-625;
a.mlf., Fadlü’l-i’tizâl ve tabakâtül-Mu’tezile ,( nşr.Fuad Seyyid), Tunus 1980, s.143,151-152,160;
a.mlf., el-Muhtasar fî usûli’d-dîn (Resâilü’l-‘adl ve’t-tevhîd içinde), (nşr.Muhammed Amâre), Baskı Yeri Yok (Dâru’l-hilâl) 1971, I,233;
Ebu’l-Kasım el-Büstî, el-Bahs ‘an edileti’t-tekfîr ve’t-tefsîk, (nşr.İmam Hanefî Seyyid Abdullah), Kahire 2006, tür.yer.;
Bağdâdî, el-Fark beyne’l-fırak, (nşr.Muhammed Bedr), Kahire Baskı Tarihi Yok (Matbaatü’l-maarif), s.7-15,19-25,42-56,81,115-128,
132-143,150-153,184-194,222-245,264-277,199-242,264-281,305-353;
İbn Hazm, el-Fasl (Abdurrahman Umeyra), II,271-274,351,371,III,13-14,84,89,137,245-302,IV,11,18, 52-53,74,79,137,162,185-186,237,V,41-95;
Gazzâlî, el-Iktisâd fi’l-i’tikâd, (nşr.İbrahim Agah çubukçu-Hüseyin Atay), Ankara 1962, s.246-254;
a.mlf., Faysalu’t-tefrika, Dımaşk 1986, s.39-92;
Nesefî, Tebsıratü’l-edille, (nşr.Claude Selamé), Dımaşk 1990, I,32,86-87,189,280-281,313,363,II,577-579,629,652,675,805;
Kâdî İyâz, eş-Şifâ bi ta’arîfi hukûkı’l-Mustafâ, (nşr. Ali Muhammed Bicâvî), Kahire1977, II,934-935,975-1101;
Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, “kfr” md.;
İbn Asâkir, Tebyînü kezibi’l-müfterî fîmâ nüsibe ile’l-İmam Ebi’l-Hasan el-Eş’arî, Dımaşk 1347, s.149, 151,160,338-350,405,401-409;
Râzî, İ’tikâdâtü firakı’l-müslimî ve’l-müşrikîn, (nşr. Ali Sâmî en-Neşşâr), Beyrut 1982, s.76-81;
İbn Teymiyye, es-Sârimu’l-meslûl ‘alâ şâtimi’r-Resûl, (nşr. Muhammed Muhyiddin Abdülhamid), Beyrut 1398/1978, s.3-17,26-27,31-41,54-57,102,115,248-249,368,512,521-524,554;
İbn Kayyım, Medâricü’s-sâlikîn, Kahire 1983, I,338-339,371-393;
İbn Ebu’l-İz, Şerhu’l-‘Akîdeti’t-Tahaviyye, Baskı Yeri ve Tarihi Yok (Dâru’l-fikri’l-Arabî), s.141,143,295-313,345,388;
İbnü’l-Vezîr, Îsâru’l-hak ‘ale’l-halk, Beyrut 1403/1983, s.112118-119,123,128,156,223,366-414;
Ali el-Karî, Şerhu’l-Fıkhi’l-ekber, Kahire 1375/1955, s.149-155, 162-196;
İbn Nüceym, el-Bahru’r-râık şerhu Kenzi’d-dekâık, Beyrut 1997, V,202-212;
Mehdilidinillah, Tabakâtü’l-Mu’tezile, (nşr. Susanna Diwald-Wilzer), Beyrut 1961, s.30-31,38,121,139;
İbn Ebû Şerîf, el-Müsâmere, Kahire 1307, s.49,214,231,311-325;
Bikâ’î, Tenbîhu’l-ğabî ilâ tekfîri İn Arabî, (nşr., Abdurrahman el-Vekîl), Riyad 1415, s.12-30,165-167,225-228;
Kestelî, Hâşiye ‘alâ Şerhi’l-‘Akâid, Baskı Yeri ve Tarihi yok, s.142,174 ;
Seffârînî, Levâmi’u’l-envâri’l-behiyye, Beyrut ts., II,263;
a.mlf., ez-Zehâir li-Şerhi manzûmeti’l-kebâr, (nşr. Velîd b.muhammed b. Abdullah el-Alî), Beyrut 1422/2001, s.326,331;
a.mlf., Gizâu’l-elbâb şerhu Manzûmeti’l-âdâb, (nşr.M.Abdülaziz el-Hâlidî), Beyrut 1417/1996,II,199;
a.mlf., el-Buhûru’z-zâhire fî ‘ulûmi’l-âhire ,(nşr.M.İbrahim Şelebi Şûmân),Küveyt 1428/2007, II,276, 284,
Taşköprizade, el-Me’âlim fî ilmi’l-kelâm, Beyazıt Devlet Ktp. Veliyyüddin Efendi nr.2149, vr.140b;
Sıddık Hasan Han, Fethu’l-beyân fî makâsıdi’l-Kur’an, (nşr.Abdullah b. İbrahim el-Ensârî), Beyrut 1992, III,383-384,
Keşmîrî, İkfâru’l-mülhidîn fî zarûriyyâti’d-dîn, Gucarat 1988, s.15-23,56-57,64,67-69,72,82-84;
M.Reşid Rıza, Tefsîru’l-menâr, Kahire 1373, 140-141,373-374,394,II,94,IV,11,228-229,VI,184,399-409, VII,141,405-406,601-602,667,X,207-212,439,612-615,XI,137-140,228-229,490-491;
Ahmet Saim Kılavuz, İman-Küfür Sınırı, İstanbul 1982, s.75-90,187-214;
Mahmud Sâlim Ubeydât, Kadıyyetü’l-îmân ve’t-tekfîr fî ârâi’l-firakı’l-mülimîn, Amman 1417/1996, tür.yer.;
Sâlim el-Behnesâvî, el-Hukm ve kadıyyetü tekfîri’l-mülimîn, Küveyt 1985, tür.yer.;
Numan Abdurrezzâk es-Sâmerrâî, et-Tekfîr, Beyrut 1986, tür.yer.;
Nâcih İbrahim Abdullah-Ali Muhammed eş-Şerif, Hurmetü’lğuluv fi’d-dîn ve tekfîru’l-müslimîn, Kahire 2002, tür.yer.;
İmam Abdullah, el-Havâric, Kahire 2002, s.11-34;
Nasr Hâmid Ebû Zeyd, et-Tefkîr fî zemeni’t-tekfîr, Kahire 1995, 81-82;
Abdurrahman b. Hasan, Fethu’l-mecîd şerhu Kitâbi’t-Tevhîd, Riyad ts. (Mektebetü’r-Riyâd el-hadîse), s.84,149,183;
Abdülfettâh Şâhin, Zâhiretü’t-tekfîr, Kahire 1991, s.4-5;
Hüseyi Atvân, “el-Mürcie fî Hurâsân”, Mecelletü Mecma’ul-lüğati’l-‘Arabiyye, Amman 1985, s.55-64.

YUSUF ŞEVKİ YAVUZ

Yorum Yapın

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.