ERKEN DEVİR SÜNNÎ ALİMLERDEN İBN CERÎR et-TABERÎ’NİN GÖRÜŞLERİ
Başta Câmi’u’l-beyân adlı tefsiri olmak üzere et-Tebsîr fî usûli’d-dîn ,er-Red ‘alâ zi’l-esfâr ve Sarîhu’s-Sünne (veya Şerhu’s-Sünne,’Akîdetü’t-Taberî )gibi akaide dair eserlerin yanı sıra Kur’an’ı anlama ve ondan doğru hükümler çıkarma yöntemine ilişkin kitaplar yazan Taberî, benimsediği i’tikâdî görüşleriyle Ehl-i Sünnet’in erken devir öncü alimleri arasında yer alır. Genelde Ahmed b. Hanbel’den övgü ile söz etmek (Taberî, Sarîhu’s-Sünne, s.538) ve Selefiyye’ye benzer görüşleri benimsemekle birlikte akâid sisteminde aklî delillere de başvurduğu için kısmen Sünnî bir kelamcı olarak da kabul edilmesi mümkündür. Bazı felsefe kitapları okuduğuna ilişkin rivayetler (Taberî, et-Tebsîr, s.45) ile dinde aklî tefekküre başvurulmasını kabul etmeyen Dâvud b. Ali’yi reddetmek amacıyla müstakil bir eser yazması da onun dinî düşüncede aklî bilgilere itibar ettiğini gösterici mahiyettedir. Hanbelîyye-Selefiyye mensuplarınca bidatçilikle itham edilmesi de onun Selefiyye’ye bütünüyle uymadığının bir kanıtı sayılabilir (Zehebî, XIV, 277). Eserlerinde Gadîr-i Hum rivayetlerine yer vermesi, Ali b. Ebû Tâlib’in faziletine dair rivayetleri derlemesi ve çıplak ayak üzerine meshetmeyi caiz görmesi sebebiyle Şia’ya nispet edilmesine rağmen (Zehebî, V,100; İbn Kudâme, I,133; İbn Hacer,V,100) Taberî Sünnî bir alimdir. Zira bu husus eserlerindeki beyanlarıyla sâbit olduğu gibi Şîa’ya yönelik eleştirileri de mevcuttur. Ehl-i Sünnet’e o derece bağlıdır ki yahudilerle hırıstiyanlar hakkında nâzil olan bazı ayetlerin kapsamına Ehl-i Bid’at fırkarını da dahil etmiştir (Taberî, Tefsîr , III,181, VIII,106). Hz.Peygamber’in vefatından sonra müslümanlar arasında ortaya çıkan ilk ihtilaflara ve zaman içinde zuhûr eden akaid problemlerine sırasıyla temas edip Cehmiyye, Mu’tezile, Mürcie, Havâric, Şia gibi Ehl-i Bid’at adını verdiği mezheplerin görüşlerini şiddetle eleştirirken (Hamevî, XVIII,82) aklî tahlillere girişmesi onun bu alanda önemli bir yere sahip olduğunu kabul etmek için yeterlidir. O sadece nakle bağlı kalan bir alim değildir; aksine Allah’ın, katile uygulanmasını emrettiği kısâsı, namaz gibi terk edilmesi mümkün olmayacak şekilde farz kılmadığını savunması örneğinde olduğu gibi akılcı bir bakış açısıyla hüküm veren müçtehit bir alimdir (Taberî, Tefsîr, II,102). Ona göre müslümanlar arasında vukû bulan ilk ihtilaf hilafet konusudur. Bunun ardından, insanlara karşı yeryüzünde Allah’ın hüccetini teşkil eden bir dînî önderin bulunup bulunmadığı meselesi tartışılmış, daha sonra sırasıyla kullara ait fiillerin kaza ve kaderle ilişkisi, büyük günah işleyen müslümanların hükmü ve ircâ meselesi, imanın tanımı ve mahiyeti, Kur’ân’ın mahluk olup olmaması, kabir azabı ve ahirette Allah’ın görülmesi, son olarak da Kur’ân’ı telaffuz (mes’eletü’l-lafz) meslesi birer i’tikâdî problem olarak ortaya çıkmıştır (Taberî, et-Tebsîr, s.156-203; a.mlf., Sarîhu’s-Sünne, s.204).
Taberî’nin dikkat çeken i’tikâdî görüşlerini şöylece özetlemek mümkündür:
1. Bilgi problemi: Dînî ve dünyevî bilgiler iki kaynaktan elde edilir; birisi duyular, diğeri duyuların algıladığı bilgilerle akıl yürüterek ve tefekkürde bulunarak istidlalde bulunmaktır ki buna nazar da denilir. Dinin kaynağını teşkil eden peygamberin verdiği haberler, kulak vasıtasıyla işitildiğinden dînî bilgiler de duyuların içinde mütalaa edilebilir. Duyu verileriyle istidlalde bulunmak akıl yürütmeyi gerektirir. Akıl yürütmenin doğruya isabet edebilmesi için kişinin, zihinsel açıdan sağlıklı olup hastalıklardan uzak bulunması gerekir. Aksi takdirde isabetli bir akl3i bilgiye ulaşmak mümkün olmaz. Akıl vahyin bildirdiği hususları imkansız bulmaz, aksine teyit eder(Taberî, et-Tebsîr, s.113; Tefsîr, I,101,242,253, VIII,124, XII,86-87,XV,147). Buna göre bilginin kaynakları duyular, akıl yürütme ve haberden oluşur. Dînî bilginin kaynağı Kur’ân ve meşhur hadislerdir. Hz.Peygamber’in getirdiği bilgilerle din tamamlandığından vasî, hüccet veya daha başka bir isim verilen kişilerin verdiği bilgiler din adına geçerli değildir (Taberî, et-Tebsîr, s.167).
2. İlliyyet: maddî varlıklarda sebep-sonuç arasındaki ilişki zorunludur, sebep var olunca onun peşinden sonuç zarurî olarak gelir. Meselâ ateş varsa yanma ve yakma da zorunludur. Bu durum insanlara ait fiillerde de söz konusudur. Şayet kafirler iman etmiyorsa bunun sebebi Allah’ın onlarda iman etme kudretini yaratmamasıdır. Eğer yaratsaydı iman etmeleri kaçınılmaz olurdu. Buna mukabil müminlerin iman etmesinin sebebi de Allah’ın onlarda iman etme kudretini yaratmasıdır. Bu da iman ve itaat etme kudreti ile inkar ve isyan etme kudretinin ayrı olduğunu gösterir. Çünkü sebep ile sonuç arasında zorunlu bir ilişki vardır (Taberî, et-Tebsîr, s.168,174).
3. Ulûhiyyet: Dînin i’tikâdî konularını iki esasta toplamak mümkündür, bunlar da Allah’ın tevhidi ve adâletidir. Her ikisi da duyu verileriyle istidlalde bulunarak bilinebilir (Taberî,et-Tebsîr,s.114). Allah kelimesi Arapça olup el-ilah demektir ve evreni yaratan ve yöneten yüce varlık anlamına gelir. Evrendeki varlıkların bilgi ve irade eseri olduğunu gösteren ilginç bir yapı taşımasından hareketle akıl yürüterek benzeri bulunmayan yüce bir yaratıcısının varlığına kesin bir şekilde ulaşmak mümkündür. Aklın ulaştığı bu sonucu inkarcıların reddetmesi bu bilginin yanlışlığını göstermez, aksine bu durum inkarcıların, arzularını aklın önüne geçirmek suretiyle zihinsel bir afete maruz kaldıklarını kanıtlar (Taberî, Tefsir, I,54-55,195,248,II,65, XI,86-87). Allah’ın zâtı varlığını ifade ettiği gibi isimleri de sıfatları bulunduğunu belirtir ve bunların varlığı vahiyle bilindiği gibi akıl yürüterek de bilinir.Allah’ın ezelî ve ebedî olan hayat, ilim, irade , kudret gibi sıfatları bulunduğunu bilmeyen mümin adını almayı hak etmez (Taberî, et-Tebsîr, s.127-129,130-134). Hayat sıfatı Allah’ın varlığının sona ermemesi, tekvîn sıfatı da var etmeyi dilediği varlığa “ol” demesi anlamına gelir. Allah’a kıdem sıfatı atfedilmesi gerekir, çünkü varlığının başlangıcı yoktur. İlim sıfatı Allah’ın, varlık ve olayları vuku bulmadan önce bilmesini kapsar. Bazı ayetlerde bazı insanların imtihan edilmesinin, Allah’ın sonucu bilmesi için gerçekleştirildiği anlamına gelen ifadelerin kullanılması imtihana konu olan olayların insanlara gösterilmesini sağlamaya yöneliktir (Taberî,Tefsîr, I,510,III,164, XVIIII,49, XXX,347). Naslarda Allah’a atfedilen ve akıl yürüterek O’na nispet edilemeyecek olan sıfatların bir kısmı ulûhiyyete uygun anlamlarla te’vil edilmeli, tevîl edilemeyenler ise teşbîhten tamamen kaçınılarak kabul edilmelidir. Bunlardan “vech” zât, “yed” nimet ve kuvvet, “cenb” emir, “istivâ” malik olma ve hakimiyet, “ityân” ilim ve nusrat anlamlarına gelir (Taberî, Tefsîr, I,80-81,132-133,192, II,329, III,316, VII,161,XXVI,76,XXIX,38; a.mlf. et-Tebsîr, s.134-145; Sarsûr, s.126,367,435). Kur’ân Allah’ın kelamı ve kelamı da sıfatı olduğundan hiçbir cümle içinde Kur’ân’a mahluk sıfatı verilemez. İnsana ait bir fiil olan Kur’ân’ı telaffuz etme ve yazma fiilleri ise mahluktur (Taberî, et-Tebsîr, s.153-155, 200-201). Zâtını ve sıfatlarını bilmek Allah’ın maddî bir varlık olmasını gerektirmediği gibi ahirette müminlerce görülmesi de onun maddeye benzemesini gerektirmez. Akıl ise rü’yetullahı mümkün görür (Taberî, Tefsir, VII,303,303; a.mlf., et-Tebsîr, s.150).
4. Efâl-i ibâd : İnsana ait fiiller kendi seçimi ve Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşir. İnsanın, Allah’ın yaratmasına ihtiyaç duymadan kendi kudret ve iradesiyle fiillerini kendi başına gerçekleştirmesi mümkün olsaydı Allah’tan yardım dilemesine gerek kalmaz, böylece Allah’tan müstağni kalırdı. Halbuki Kur’an’da, müminlerin iman ve itaat etmekte Allah’tan yardım talep etmesi gerektiği bildirilmektedir (el-Fâtiha 1/5-6). Bu da müminlerin Allah’ın yardımı (tevfîk) ve yaratması sayesinde iman ettiğini, buna karşılık kafirlerin de Allah’ın kendilerinde yarattığı inkar sebebiyle inkar ettiğini gösterir. Buna göre iman etme gücü ile inkar etme gücü aynı değildir. Allah, mümin ile inkar, kafir ile iman arasına girer de bu sebeple mümin kafir olmaz, kafir ise iman etmez. Bu itibarla insana ait fiiller üzerinde insanın fark edemediği bir müdahalesi vardır. Kafirin iman etmesine engel olması, tercihine yönelik bir cezadır, mümini inkar etmekten koruması da tercihine dair mükafattır (Hamevî, XVIII,82). Tevfîk olmadan iman, hızlân olmadan da inkar gerçekleşmez. Eğer kafire iman etme gücü verseydi iman etmemesi imkansız olurdu, mümine de inkar etme gücü verseydi kafir olmamsı imkansız hale gelirdi. İnsanın sorumluluğu ise yaptığı iman veya inkar etmeye ilişkin seçimine dayanır. İnsan yaptığı seçim sebebiyle tevfîk veya hızlâna müstahak olur, peşinden de Allah, insanda iman veya inkar etme kudretini yaratır. Bu sebeple insana ait fiiller hem insana, hem de Allah’a nispet edilir (Taberî,Tefsîr, I,70,84-85,IX,204,217; a.mlf., et-Tebsîr, s.172-174).
5.Nübüvvet: Peygamberin, mucizelerinin yanı sıra herhangi bir bilinen yönteme ve kaynağa baş vurmadan gayb aleminden haber verip bunun olaylarla teyit edilmesi doğruluğunun delillerindendir. Bütün peygamberler erkeklerden seçilmiştir, kadın peygamber yoktur. Peygamberlerin kendilerine vahy edilen haberler ve vaidler konusunda herhangi bir şüphe içinde bulunmazlar. İlâhî aleme dair müşahedelerinde bir şüphe ve tereddüt içine düşmeleri peygamberlik sıfatlarıyla bağdaşmaz. Peygamberlerden Hz.İdris ve Hz.İsa diri olarak gök katlarına yükseltilmiştir (Taberî, Tefsîr, III,278, XIII,80,86-87,XVI,96). Hz.Peygamber’in nübüvvetine dair en önemli delil, muhtevası, nazmı ve belagatı itibariyle benzeri getirilemeyen Kur’ân’dır. Bunun dışındaki en önemli delil ise Tevrat ve İncil’de müjdelenmesi ve bunu Ehl-i Kitap alimlerinin bilmesidir. Nitekim Selmân-ı Fârisî’nin müslüman olması bir papazdan aldığı bu tür bilginin izini sürmesidir. Bir ümmî insan olarak Hz.Âdem’in yaratılışından diğer peygamberlerin tevhid mücâdelelerine dair haberler vermesi de peygamberliğinin açık delillerindendir (a.e., I,85,165,220, 321-323,370-372,II,53-54, III,266). İsrâ ve Mi’râc ruh ve bedenle birlikte vukû bulmuştur. Zira sadece ruhen gerçekleşmesinde Hz.peygamber’in nübüvvetine delil teşkil etme özelliği taşımaz. Burağ’a bindirildiğine dair rivayetler de bunu teyit eder. Hz.Peygamber’in Makâm-ı Mahmûd’u Mevkıf’te insanlara şefaat etmesi manasına gelebileceği gibi Mücâhid b. Cebr’in kabul ettiği üzere arşa oturtulması anlamına da gelebilir. Bunu engelleyen aklî ve naklî hiçbir delil yoktur (a.e., XV,16-17,147-148). Velî iman ve takvâ sahibi olan müminlerdir. Onlara verilen müjde dünya hayatında sadık rüyalar görmeleri veya ölümleri anında ruhlarını alan meleklerce ilâhî rahmete ve rızâya nail olacaklarının bildirilmesidir (a.e., XI,131-132).
6. Kıyâmet ve âhiret : Kıyâmet alametlerinden nüzûl-i İsa mütevâtir hadislere dayandığı dikkate alınarak vukû bulacağına inanmak gerekir. Ayrıca Allah Hz.Îsâ’yı öldürüp ruhen katına yükseltseydi nüzûlünden önce diriltilip tekrar öldürülmesi gerekirdi. Bu da insanın bir defa öldürüleceğine dair Kur’ân’ın verdiği bilgilere aykırıdır (a.e.,III,291). Bazı görüşlerin aksine Ye’cûc ve Me’cûc olayı ise henüz vukû bulmamıştır, kıyâmetin kopmasından önce gerçekleşecektir (a.e., XVI,22). İnsanın yaratılması esnasında meleklerce bedenine üflenen ruh, ölümü anıda yine meleklerce bedenden çıkarılıp alınır. Berzah aleminde müminlerin kabirlerinden cennete bir kapı açılır ve cenneti seyredip hoş kokusunu alırlar, kafirlerin kabirlerinden de cehenneme bir kapı açılır ve cehennemi seyredip kötü kokusunu hissederler.Şehitler ise diğer müminlerden farklı olarak berzah aleminde cennet nimetlerinden yararlanır. Bu konudaki hadisleri reddetmek mümkün değildir. Allah’ın cansız bir bedene azap etmesini akıl da imkansız görmez. Ayrıca kabir azap ve nimetine dair Kurân’dan da açık deliller vardır (Taberî, et-Tebsîr, s.205-212; a.mlf., Tefsîr,I,188-189,II,39,XI,11-12). Cennete fâsıkların, cehenneme de müminlerin girmeyeceğini ileri süren görüşler naslara aykırıdır. Tevhid ehlinden olan fâsıklar uzun süre cehennemde kalıp cezalarını çektikten sonra cennete gireceklerine dair mütevâtir hadisler mevcuttur. Kur’an’da da şakîlerin cehennemde ebedî olarak kalacakları belirtilmekle birlikte bir istisnâ kaydı ile bunların cehennemden çıkacaklarına işaret edilmiştir (a.e., XII,119). 7.İman-Günah-Tekfîr : Mutlak anlamda iman, “inanılması farz olan esasların doğruluğunu bilip tasdik ettikten sonra inancını diliyle ifade etmek ve ilâhî buyrukları uygulamak” diye tanımlanır. Buna göre kamil imanda bilgi, ,ikrar ve uygulamadan oluşan unsurlar vardır. Bunların hepsini yerine getirmek farzdır. Sadece kalbiyle tasdik edip bunu ifade eden ve büyük günah işleyen kişi fâsık müslümandır. Uygulamada ihmali bulunan müslümanların imanı eksiktir, ihmali bulunmayanların imanı ise fazladır Bütün unsularını bir araya getirmek herkes için zor olduğundan “inşaallah müminim” ifadesini kullanmak daha doğru bir yaklaşımdır (Taberî,et-Tebsîr, s.184,189-198; a.mlf.,Tefsîr,I,101,117). Hakkında kesin delil bulunan ve inanılması veya yapılması farz olan bir hükmü inkar etmek kişiyi İslâm dîninden çıkarır. Bu itibarla Allah’ın yüce sıfatları bulunduğunu veya bunların kadîm olduğunu inkar etmek yahut delillerini bilmemek ve Kur’ân’ın mahluk olduğunu iddia etmek tekfir sebepleri arasında yer alır (Taberî,et-Tebsîr, 124,129,151-152,164). Ebû Bekir b.Ebû Kuhâfe ile Ömer b. el-Hattâb’ın hidâyet önderleri olmadığını söyleyip onlara ta’n etmek Hz.Peygamber’e ta’n etmek anlamına gelir, bu sebeple de bu tutumu sergileyenlerin İslâm dîniyle ilgisi kalmaz. Çünkü hilâfet meselesine ilişkin ihtilafı çözmek için emirliğin Kureyş’e ait olduğunu söyleyen Ebû Bekir’i ashabın çok büyük ekseriyeti teyit etmiştir (a.e.,156-158; İbn Hacer,V,101).
Taberî, başta ulûhiyyet, hatta sem’iyyât meseleleri olmak üzere i’tikâdî konularda aklî istidlallere başvurmak ve akâid meselelerinde aklî bilgiler kullanmakla önemli ölçüde Selefiyye’nin mütekaddimîninden ayrılmış, belli başlı haberî sıfatları tevil etmiş, imana bilgi unsurunu da eklemiş, ancak bazı âhâd hadisleri mütevâtir kabul etmiş ve tekfirde katı sayılabilecek bir tutum takınmış Sünnî bir alimdir. Zira farz olan inanç ve davranışları delilleriyle bilmeyen kişinin müslüman olamayacağını söylemesi bunu göstermektedir.Esbebp-sonuç arasındaki ilişkinin zorunlu olduğuna hükmetmesiyle de kelâmcılara muhalefet etmiştir. Eserleri Ehl-i Sünnet’in kaynakları arasında yer almış, Ebû Ya’lâ el-Ferrâ, İbn Teymiyye ve İbn Kayyım el-Cevziyye gibi müteahhir dönem Selefiyye alimlerine öncülük ettiğini söylemek mümkündür. Hüsâm b. Hasan Sarsûr Taberî’nin ilâhî sıfatlara dair görüşlerini Âyâtu’s-sıfât ve menhecü İbn Cerîr et-Taberî fî tefsîri me’ânîhâ adlı eserinde mukayeseli olarak incelemiştir.