İSLÂM İNANCINDA KALBİN MÜHÜRLENMESİ’NİN ANLAMI (TAB’-İ KALB)
Bir şeyi örtmek, mühürlemek, damga basmak veya bir şeyi sona erdirmek anlamındaki tab’ ile insanın mahiyetini teşkil eden ve akıl yürüterek gerçeği bulma veya doru hüküm verme kabiliyeti manasını da içeren kalb kelimelerinin izafet haline getirilmesinden oluşmuş bir tabirdir. Buna göre tab’-i kalb sözlükte “insanın akıl yürüterek doğru hüküm verme kabiliyetinin sona erdirilmesi” demektir. Terim olarak şöyle tanımlanabilir: Tab’-i kalb, insanın gerçekleri kavrayıp benimsemesini sağlayan kalbinin ( rûhî yeteneğinin) mühürlenmesi ve hidayete yönelme yeteneğinin sona erdirilmesidir.
Tab’-i kalb, Kur’an’da Allah’ın kalpleri mühürlediğini ifade eden ayetlerden üretilmiş bir terimdir. Allah’ın kalpleri mühürlemesi ise tab’ ve hatm kelimeleriyle anlatıldığından bu ilâhî fiil tab’-i kalb veya hatm-i kalb tabirleriyleyle karşılanmıştır, ikisi de aynı anlamdadır. Allah’ın kafirleri hidayete erdirmemesi kalplerini gaflette bırakması (iğfâl) katılaştırması (kasvet) ve perdelemesi (ekinne, reyn)) tarzındaki ifadelerle de anlatılır. İlgili ayetlerde belirtildiğine göre Allah, âhiret yerine dünya hayatını tercih edip kalplerini kafirliğe açan ve bu sebeple Allah’ı, âyetlerini ve peygamberlerini inkar edenlerin yanı sıra Allah’a verdikleri sözü tutmayan , peygamberleri öldüren ve “Meryem oğlu Îsâ Mesîh’i öldürdük” deyen Ehl-i Kitâb’ın; yalan beyanda bulunarak savaşa katılmayan münafıkların; ayrıca büyüklük taslayıp hakka bâtıl deyen, arzularına uyan bütün zorba inkarcıların kalplerini ve işitme duyusunu mühürlemiş, gözlerine ve kulaklarına perde çekmiştir, artık onlar iman etmezler (M.F.Abdülbâkî, el-Mu’cem, “tabe’a”, “hateme”, “ğişâve”, “ekinne” md.). Kur’an’da tab’-i kalb ile irtibatı bulunan “ğıt’a”, “ağlâl”, “vakr”, “hicâb”, “rân”, “ğişâve”, “sadd”, “sedd”,”şedd”, “akfâl”, “kâsiye” “sarf”, “izâğa”, “tams” gibi konuya zenginlik katan oldukça farklı tabirler de kullanılır ve aralarında çeşitli anlam farklarının olduğu alimlerce kabul edilir. Buna göre tab’ inkarcılık ve isyankarlığın bir karaktere dönüşmesini, ğişâve ve ğıta gözlere, vakr ise kulaklara perde çekilmesini, rân kalbin kirlenip örtülmesini, ağlâl ve sedd engel konulmasını, akfâl kalbe kilit vurulmasını, şedd ve kâsiye kalbin katılaştırılmasını, sadd ve sarf yüz çevirmeyi ifade eder (İbn Kayyım, s.246-259).
Kalplerin mühürlenmesi konusu hadislerde de tab’, hatm ve reyn tabirleriyle anlatılır. İlgili rivayetlerde belirtildiğine göre Allah, Cuma namazlarını kılmayanların veya mazeretsiz olarak üç defa Cuma namazını kılmayanların kalplerini mühürler de sonra onlar gafillerden olur ( Müsned, III,332; Müslim, “Cum’a”, 40). Yine bu rivayetlerde bildirildiğine göre Hz.Peygamber kalbin mühürlenmesi sonucuna götüren şiddetli arzu ve hırslardan Allah’a sığınmayı ashabına emretmiş; yalan konuşmadıkça ve hıyanet etmedikçe Allah’ın müminin kalbini doğruluk üzere mühürlediğini açıklamış ve kıyamet kopmadan önce güneş Batı’dan doğduktan sonra her kalbin bulunduğu hal üzere mühürleneceğini haber vermiş (Müsned, V,232,252, I,192); Hızır tarafından öldürülen çocuğun kalbinin kafir olarak mühürlendiğini söylemiş (Müslim, “Kader” 29, “Fedâil”172) ; günah işleyince müminin kalbinde siyah bir nokta oluştuğunu, tövbe edince ise kalbinin parladığını ve fakat günah işlemeye devam ettikçe kalbindeki siyah noktaların çoğalıp kalbin tamamını örttüğünü, kazanılan günahlar sebebiyle kalplerin kararması anlamına gelen Kur’an’daki “reyn” kelimesinin tefsirinin bu şekilde yapılması gerektiğine dikkat çekmiştir (Müsned, III,332; İbn Mâce, “Zühd” 29).
Erken devir alimlerinden Mücâhid b. Cebr, bilgilerin saklandığı bir kap olarak da düşünülen kalbi avuca benzetmiş, parmakların toplanmak suretiyle avucun içini örttüğü gibi günahların kalbi kapatıp ilâhî davete ilişkin bilgileri alamaz hale getirdiğini ve tab’-i kalbe ashap tarafından bu mananın verildiğini nakletmiş; insanın hidayetten yoksun kalmasının ilâhî davet karşısındaki tutumuna göre kalbin kararması (reyn) ile başlayıp tab’ ve hatm ile devam ettiğini, sonunda da kitleme (ıkfâl) ile tamamlanan bir süreci bulunduğuna işaret etmiştir (Taberî, I,258-260).
İnsanın kaderi, irade hürriyeti ve dînî sorumluluğu ile ilişkili bir kavram olan tab’-i kalbin mahiyeti, yorumu ve insanın irade özgürlüğü üzerindeki etkisi konusunda alimler arasında farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bunlar şöylece özetlenebilir: 1. Tab’-i kalb Allah’ın dînî hayata dair olan sünnetini anlatır, oda şudur: İnsan bâtıl bir inancı benimsemekte veya günah işlemekte ısrar edip son noktaya varırsa inkar ve isyan onda kökleşir ve ikinci bir tabiata veya değişmez bir karaktere dönüşür, böylece inkar ve isyandan iman ve itaate dönmek imkansız hale gelir. Bu da şöyle bir süreç sonunda gerçekleşir: Allah’a iman ve itaat etmekte gevşeklik gösterip inkar ve isyana yönelmek, kalbin bir taraftan hakka ve hayra karşı daralmasına sebep olurken diğer taraftan bâtıla ve şerre karşı genişlemesine yol açar, böylece inkar ve isyanı güzel bulup kalbi kararır. Bu aşama reyne tekabül eder. Tövbe etmeden bu tutumuna devam eden kişinin gözleri ve kulaklarına perde çekilir, yine tövbe etmezse kalbi mühürlenir. İnkar ve isyanına bu durumda da devam ederse artık kalbine kilit vurulur. Bu halde de inkar ve isyandan dönmezse kalbi ölür, artık tövbe edip Allah’a yönelme imkanı tamamen ortadan kalkar. Bu durum Allah’ın, kafirlerin iman etmesini engellediği veya onları zorla kafir yaptığı anlamına gelmez. Aksine kafirlerin inkarı tercih etmeleri sebebiyle kendilerini imana sevk eden delillerden yararlanamayacağına ilişkin bir sünnetullahın bulunduğunu ifade eder. Gözlere ve kulaklara perde çekip kalbi mühürlemek temsîlî bir ifade olmakla beraber inkarcılar ve isyankarlar hakkında ilâhî bir fiilin vuku bulduğunu da anlatır.
Gerçekleri dile getiren vahiyleri dinlediği halde onlardan yararlanmayan kişinin kulakları sağır,imana götüren varlık ve olayları görmesine rağmen bunlardan faydalanmayan kişini gözleri de kör ve perdeli demektir. Buna mukabil iman ve itaate yönelen kimsenin kalbini Allah hidayete açık hale getirip genişlik verir. Şayet hidayet yolunda devam ederse Allah tarafından çeşitli vasıtalarla denenir ve deneme sonunda başarılı olduğu takdirde kalbini temizleyip ona imanı sevdirir, inkar ve isyanı ise kötü gösterip kalbine itmînan ve huzuru yerleştirir. Bu yolda devam ederse kötü fiilleri yapmaktan Allah onu koruyup iyi fiilleri işlemeye teşvik eder. Sonunda da Allah kalbine imanı yazıp değişmeyen bir karaktere dönüştürür. Ebû Cafer et-Taberî, Ragıb el-Isfahânî, İbn Kayyım el-Cevziyye, Muhammed Abduh gibi Selefiyye’ye mensup alimler bu görüştedir (Taberî, I,259-260; Râgıb el-Isfahânî, Tafsîlü’n-neş’eteyn, s.104-108; a.mlf., el-Müfredât, “hateme”md.; İbn Kayyım, s.254-255; M.Reşid Rızâ, I,143-147). 2. Tab’-i kalb hakikat manasında olup Allah’ın, iman etmelerini istemediği kafirlerin iman ve itaat etmelerini engellemesi anlamına gelir. Çünkü iman etmeyeceklerini ezelî ilmiyle bilmiş, bu sebeple de kafirlerin kulak ve gözlerine perde çekip kalplerini mühürlemiştir. Buna bağlı olarak da onların, peygamberin getirdiği vahiyleri işitip onlar üzerinde düşünmeleri ve ardından gerçeği kavrayıp benimsemeleri imkansız hale gelmiştir. Gözler, kulaklar ve kalpler fonksiyonlarını gerçekleştiremedikleri için bunlar vasıtasıyla ulaşılan iman ve itaatten mahrum bırakılmış oldukları açıkça anlaşılır. Ancak Allah, kafirlerin iman etmelerini engellemekle birlikte onları sorumlu tutmuş ve iman etmedikleri için de âhirette cezalandıracaktır. Kurucularından Hasan b. Muhammed el-Hanefiyye başta olmak üzere Cebriyye mensupları bu görüştedir (Yahya b. el-Hüseyin, II, 188-194; Eş’arî, s.147-148; Taberî, I,261-262; İbn Kayyım, s.229-230). 3. Tab’-i kalb mecaz bir ifade olup hakikat manasında anlaşılamaz. İnkar etmekte aşırı giden kafirlerin durumu, anlama yeteneği bulunmayan, aynı zamanda sağır ve kör olan engelli bir insana benzetilmiştir. Çünkü insanın gözü gördüklerinden ibret alması, kulakları duyduklarını dikkate alması, akıl yürütme gücü de doğru kararlar vermesi için var edilmiştir. Sanki kafirler peygamberin tebliğ ettiği vahiyleri işitme, Allah’ın varlığına götürücü bilgiler içeren nesneleri görme ve akıl yürütüp doğru bir şekilde değerlendirme gücünden yoksun bırakılmış da onun için iman etmez. İnkarda ısrar edip aşırı gitmek inkarın kalplerine yerleşmesine sebep olmuştur .İnkar ve isyanda karar kılmalarının bir cezası olarak Allah kalplerinde kafir olduklarına dair bir alamet koymuş ve kafir olduklarını kalplerine yazmıştır. Bu sayede melekler kafirleri tanıyıp dünyevî bir ceza olarak kötüler ve lanetler. Müminlerin kalplerine de iman ettiklerine dair alamet koyar, bu sayede melekler onları tanıyıp över ve mağfiret diler. Allah’ın, kafirlerin kalplerine inkar ve isyan ettiklerine ilişkin bir alamet koyması, tıpkı körlük ve sağırlığın iman etmeye bir engel teşkil etmediği gibi, iman etme imkanını ellerinden almaz. Zira kafirlerin kalplerinde yaratılan bu alamet sadece mevcut durumlarını haber vermekten ibarettir. Şayet Allah’ın, kafirlerin kalplerini mühürlemesi iman etmelerini engelleme anlamına gelseydi âhirette onları sorumlu tutup cezalandırması makul olmazdı. Kafirlerden az bir kısmının iman ettiğini bildiren ayetlerle, ilâhî davete muhatap olanlar tarafından yapılan itiraz ve değerlendirmeleri konu edinen ayetler tab’-i kalbin kafirleri iman etme gücünden yoksun bırakmak anlamına gelmediğini, aksine, buna aykırı gibi görünen ayetlerin müteşâbih kabul edilip dilbilim kuralları ve aklî bilgilerin ışığında yorumlanması gerektiğini kanıtlar. Kalpleri mühürlemenin Allah’a isnat edilmesini, onlara inkar etme imkanını tanıması tarzında yorumlamak da mümkündür. Mu’tezile ve Şia’ya bağlı alimler bu görüştedir (Yahya b. El-Hüseyin, II,190-194;Kâdî Abdülcebbâr, s.51-54,211-212,289, 342-343,611; İbnü’l-Mutazâ, s.76; Tabersî,I,17; Zemahşerî,I,29-30). 4. Tab’-i kalb inkar ve isyanı tercih edip bu konuda ısrar eden kafirlerin kalplerinde Allah’ın küfrü yaratması anlamındadır. Bu da onun mecaz değil hakikat manasında anlaşılması gerektiğini gösterir. Kafirlerin kalplerinde küfrün yaratılması inkara dair kararlarının ardından gerçekleştiği için ilâhî bir zorlama altında bulundukları söylenemez. Ancak yine de kalp bilginin bulunduğu bir mekana veya zarfa benzetilebilir. Kalbin mühürlenmesini zarfın, sem’in mühürlenmesini de bilginin girişi mahiyetindeki kapının mühürlenmesine benzetmek mümkündür. İnkar ve isyan kalbi örten ve kaplayan bir seviyeye gelince kafirlerin inkardan, müslümanların ise isyandan kurtulması imkansızlaşır. Başlangıçta Allah, kafirlere, içinde küfrü yarattığı mühürlenmiş kalpler verseydi ilâhî bir zorlama altında bırakıldıkları söylenebilirdi. İmanı tercih etme imkanına sahip kılınmaları dînî yükümlülük açısından yeterlidir. Benliklerini gaflet ve şehvetin bürümesi kendi tercihlerinin bir sonucu ve cezasıdır. Buna bağlı olarak Allah’ın, kalplerinde küfrü yaratması ise yaratmanın yalnızca ona ait yüce bir sıfat olmasından ötürüdür. Zira tevhid ilkesi yaratıcılığın sadece ona nispet edilmesini gerekli kılar. Mâtürîdiyye ve Eş’âriyye’ye mensup alimler Selefiyye’ye bağlı bazı alimler bu görüştedir (Eş’arî, s.20-21; Mâtürîdî, I,33-34; İbn kayyım, s.s.238-260).
Tab’-i kalb inkar ve isyan edip arzularına uyan insanlara ilâhî tevfik ve yardım kapısının kapatılacağını anlatan bir terim olarak kabul edilebilir. İlâhî yardımdan mahrum kalan insanın kullukta başarılı olması, nefsânî arzularının ve şeytanî telkinlerin etkisi altında kalmaması imkansızdır. Kafirlerle isyankarların ilâhî yardımdan mahrum kalmalarının sebebi ise peygamberlerin daveti ve aklî bilgilerin kılavuzluğu gibi iman ve itaat etmek için gerekli bütün vesilelerin sağlanmasına rağmen inkar ve isyanı tercih etmeleridir. Allah’ın, tercihleri doğrultusunda insanlara muamele etmesi ise adaleti ve hikmetinin gereği olup hiçbir zulüm içermez. Cebriyye mensupları istisna edilirse İslâm alimleri çoğunluğunun bu görüşte birleştiğini söylemek mümkündür. Tab’-i kalbin özünü bu husus oluşturmaktadır. Tab’-i kalbe ilişkin olarak Ehl-i Sünnet’e bağlı alimlerle Mu’tezile ve Şia mensupları arasında asıl ihtilaflı hususlar iki noktada toplanmaktadır. Bunların ilki tab’-i kalbin, kafirlerin kalplerinde küfrün yaratılması veya kafir olduklarına dair bir alametin var edilmesi meselesidir. Bu ise daha çok iman ve küfrün Allah’ın doğrudan doğruya yaratmasıyla mı, yoksa dolaylı olarak yaratmasıyla mı gerçekleştiği konusunu ilgilendirir. Ancak bütün ekollere bağlı alimler, insanın iman veya inkar etmesinin ilâhî fillere konu olduğunu, imanı tercih edene tevfikini refîk etmekle, inkarı seçene yardımını kesmekle (hızlân) muamele ettiğini kabul etmektedir. İman veya inkarı karşısında Allah’ın insana yaptığı muameleye dair ayrıntıların yanı sıra yaratmasının mahiyetini de bilmek mümkün değildir. Allah’ın, fiilleri doğrudan doğruya gerçekleştiği gibi dolaylı olarak da vuku bulabilir. İkincisi ise tab’-i kalbin kafirin iman etmesini engelleyip engellemediğine dairdir. Kendilerinde inkar ve isyanın ikinci bir tabiat haline geldiği kafirlerin iman etme imkanın kalmaması mümkündür. Tıpkı bedeninde patolojik bir hastalık meydana geldiği gibi zihinsel ve rûhî bünyesinde de patolojik bir durumun gerçekleşmesinden söz edilebilir. Esasen bu durumu dînî sorumluluk açısından problemli kabul etmek isabetli değildir. Çünkü iman etme imkanının ortadan kalkması kafirin tutumuyla irtibatlıdır.
BİBLİYOGRAFYA
Taberî (Şâkir), Tefsîr, I,258-266;
Eş’arî, el-İbâne ‘an usûli’d-diyâne, Dımaşk 1981, 20-21,147-148;
Yahyâ b. El-Hüseyin, er-Red ve’l-ihticâc’ale’l-Hasan b. Muhammed b. El-Hanefiyye (Resâilü’l-‘adl ve’t-tevhîd içinde), nşr.Muhammed Amâre, Baskı Yeri Yok (Dâru’l-hilâl) 1971, II,188-194;
Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, ed:Bekir Topaloğlu, İstanbul 2005, I,33-34;
Kâdî Abdülcebbâr, Müteşâbihu’l-Kur’ân, nşr. Adnan Zarzur, Kahire 1969, s.51-54,211-212,289,342-343,611;
Râgıb el-Isfahânî, Tasîlü’n-neş’eteyn ve tahsîlü’s-sa’âdeteyn, Beyrut 1983, s.93-108;
a.mlf., ell-Müfredât, “hateme”, “tabe’a” md.leri;
Zemahşerî, el-Keşşâf, Kahire 1977, I,29-30,II,5;
Tabersî, Tefsîr, Tahran 1999, I,17,301;
İbn Kayyım, Şifâu’l-‘alîl, nşr.Hişâm Fâris el-Hâristânî, Beyrut 1997, s.229-287,377;
İbnü’l-Mutazâ, Tabakâtü’l-Mu’tezile, nşr.Susanna Diwald-Wilzer, Beyrut 1961, s.76;
M.Reşid Rıza, Tefsîru’l-Menâr, Kahire 1373, I,143-147;
Elmalılı, Hak Dîni, İstanbul 1935, I,209-216.