İslâm İnancında Şefaat
Şefâat Allah’ın, ahirette başta Hz.Peygamber olmak üzere bütün peygamberleri, melekleri ve salih müminleri büyük günah işleyen müslümanları bağışlamak ve cehennemden çıkarmak konusunda vesile kılması anlamında kelâm bilimine ait bir terimdir.
Şefâ’at sözlükte “tek başına bulunan bir kimsenin, yanına birini alarak çift olması” anlamındaki şef’ kelimesinden türemiştir. Bir insanın, sevdiği bir kişiye aiy suçun bağışlanmasını veya uğrayacağı zararın giderilmesini yahut bir menfaate ve iyiliğe ulaşmasını yüksek makam sahibinden isteyip bu maksatla aracılık yapması ve ona yardımcı olması anlamına gelir (Kadı Abdülcebbâr,s.688; Râgıb el-Isfahânî, “şefe’a” md.;Seffârînî,II,204). Terim olarak “Allah’ın, âhirette Hz.Peygamber başta olmak üzere bütün peygamberleri melekleri ve salih müminleri büyük günah işleyen müslümanları bağışlamak ve cehennemden çıkarmak konusunda vesile kılması” diye tanımlanır. Müminin, gıyabında diri veya ölü olan mümin kardeşine dua etmesi de bir tür şefâat olarak kabul edilir(Âlûsî, V,97). “Hz.Peygamber’in ümmetinden günah işleyenleri Allah’tan affetmesini istemesi” şeklinde yapılan şefâat tanımı ise (Celeyend, s.816) eksiktir ve konuya ilişkin naslarla örtüşmez.
Kur’an’da şefâat kavramı 11 yerde geçer. Bunların sekizinde, birine yardım etmek için niyazda bulunmak ve yardım etmek için niyazda bulunan kişi veya kişiler anlamında şef’, şefî’, şâfi’în ve şüfe’â şeklinde türemiş isim ve fiil olarak , ayrıca çift olmak ve hayır veya şerre götüren bir adet geliştirmek anlamlarında da kullanılmıştır. İlgili ayetlerde belirtildiğine göre dünyada Allah’a ortak koşan kâfirler taptıkları varlıkların kendilerine şefâatçi olacaklarını söyler, ahirette ilah diye taptıkları varlıklar ise onlara şefâatçi olamayacak, müşrikler “şefâatçilerimiz var mı” diye soracaklar ve fakat şefâatçilerinin bulunmadığını kendileri ikrar edecek (Yûnus 10/18, er-Rûm 30/13, el-A’râf 7/53, eş-Şu’arâ 26/100). Âhirette zalimlere (kâfirlere) şefâat eden bir şefâatçi bulunmayacak, şefâatçilerin şefâati onlara fayda vermeyecek ve haklarında şefâat kabul edilmeyecektir (el-Mü’min 40/18, el-Müddessir 74/48, el-Bakara 2/254). İlgili ayetlerden anlaşıldığına göre âhirette Allah’tan başka şefâatçi yoktur, bütün şefâat onundur, ancak onun izin vermesinden sonra şefâatçiler şefâat edebilecektir. Allah yalnızca bilerek hakka şahitlik edenlere (yani Allah’ın varlığına ve gönderdiği vahiylerin doğruluğuna tanıklık edenlere) şefâat etme izni verecek, sadece onun izin verip belirlediği bu şefâatçiler yalnızca Allah’ın dilediği ve( tevhide ilişkin) sözlerinden razı olduğu (müslüman) kimselere şefâat edecek ve izin verilen şefâatçilerin yaptığı bu şefâat, hakka şahitlik eden iman sahiplerine fayda verecektir (el-En’âm 6/51,70, ez-Zümer 39/43, el-Bakara 2/255, en-Necm 53/26, Meryem 19/87, Sebe2 34/23, Tâhâ 20/109, ez-Zuhruf 43/86).
Şefâat kavramı hadislerde de yer alır ve şefâatin hem dünya, hem de âhirette vuku bulan bir uygulama olduğuna dikkat çekilir. Başta Hz.Peygamber olmak üzere bütün peygamberler, melekler, alimler, şehidler, sıddîklar, salih müminlerden oluşan zümrelerin büyük günah işleyen müslümanlar hakkında âhirette şefâat edecekleri belirtilir (Buhârî, “Tevhîd” 24; Müslim, “Îmân” 302; Müsned, I,5,III,325,V,43; Tirmizî, “Fedâilü’l-cihâd” 25; İbn Mâce, “Zühd”37). Âhirette vuku bulacak şefâat konusuna daha fazla temas edilmekle birlikte hadislerde dünyada da şefâatin uygulanabileceğine ve mesela bir kimsenin meşru bir işine yardımcı olmak anlamındaki şefâate izin verildiğine ilişkin uygulamalardan da söz edilmiş (Buhârî, “İstikrâz” 9;18), ancak ilâhî buyruklara aykırı davranıp had cezasını gerektiren bir suçu işlemiş olanlardan gerekli cezanın kaldırılması amacıyla şefâatçilik yapılamayacağı bildirilmiştir. Hz.Peygamber, hırsızlık yapmış bir kadına had cezasının uygulanmaması için şefâatçilik yapmaya gelen Üsâme b. Zeyd’in bu girişimini reddetmiş; geçmiş milletlerin, hırsızlık yapan seçkinlerin cezasını uygulamayıp aynı suçu işleyen kimsesiz ve zayıf olanlara ceza vermeleri sebebiyle adaletten saptıklarını ve helak olduklarını belirterek bu suçu işleyenin kızı Fâtıma olması halinde bile ona gerekli cezayı kesinlikle uygulayacağını söylemiştir (Buhârî, “Hudûd” 2, “Enbiyâ” 54, “Megâzî”53). Ayrıca Hz.Peygamber, cenaze namazını kıldıkları ve kabrini ziyaret ettikleri ölünün bağışlanması için müslümanların dua etmelerini de dünyada ona şefâatçi olmak diye nitelemiştir (Müslim, “Zühd” 74; Müsned, II,256). Âhirette gerçekleşecek şefâatle ilgili olan hadislerde yoğunluk Hz.Peygamber’in mahşerde hesabın başlaması ve daha sonra da ümmetinden cehenneme giren büyük günah sahipleriyle diğer insanlardan tevhid ehli olanlar için şefâat edeceğine dairdir. İlgili hadislerde belirtildiğine göre Hz.Peygamber kıyamet günü insanlara şefâat edecek ve şefâati kabul edilecek olan bir şefâatçidir (Müslim, “Fedâil” 3). Hz.Peygamber, Allah’ın, bir duasını mutlaka kabul edeceğine dair olarak her peygambere tanıdığı imtiyazı dünyada kullanmamış, şefâat etmek amacıyla bunu âhirete saklamış ve Allah’a ortak koşmayan büyük günah sahibi herkesin bundan yararlanacağını açıklamıştır (Buhârî, “Tevhid” 31; Müslim, “İman” 338-345; Müsned, IV,404, V,232; İbn Mâce, “Zühd” 37). Hz.Peygamber’in âhiretteki ilk şefâati mahşerde gerçekleşecektir. Hesaba çekilmek üzere mahşerde bekleyen insanlar, hesaba çekilme işleminin başlatılması için sırasıyla Âdem, Nuh, İbrahim, Musa ve İsa peygamberlerden şefâat isteyecek, sonunda Hz.İsa bunu Hz.Peygamber’den talep etmelerini tavsiye edecek ve Hz.Peygamber’in yapacağı şefâati Allah kabul edip hesap işlemini başlatacak (Buhârî, “Tevhid” 19, “Rikâk” 51, “Tefsîru’l-Kur’an” 17/5). Daha sonra Hz.Peygamber, ümmetinden cennet ehli olanlar için cennette ilk şefâatçi olacak Cehenneme giren günahkarlar hakkında da üç kez şefâat edecek ve bu sayede “cehennemiyyûn” (cehennemlikler) adı verilen insanlar buradan çıkarılıp cennete dahil edilecek (Buhârî, “Tevhid” 19, 24, “Rikâk” 51; Müslim, “İman” 332,346). Hz.Peygamber ezan okunduğu zaman bunu duyup duasını okuyan kimseye kıyamet günü şefâat edeceğini de müjdelemiştir (Buhârî, “Tefsîru’l-Kur’an” 17/11; Müsned, II,494). Hadislerde melekler, peygamberler, şehitler, sıddîklar ve salih alimlerle müminlerin yanı sıra Kur’an okumak ve oruç tutmak gibi ibadetlerin de günahkar olan sahipleri hakkında şefâatçi kılınacağı bildirilmiştir ( Buhârî, “Tevhîd” 24; Müslim, “İman” 47,302; Müsned, I,5,II,89,174,236, III,218; İbn Mâce, “Zühd” 37). İlgili hadislerde belirtildiğine göre bütün şefâatçilerin şefâat etmesinden sonra kullarına karşı en merhametli olan Allah hiçbir hayırlı ameli bulunmayan cehennemlikler hakkında şefâat edecek ve “Rahmân’ın azadlıları” adı verilen bu grup da cennete girecek (Buhârî, “Tevhid” 24; Müslim, “İman” 302; Müsned ,I,5,II,400,III,11). Şefâat konusunda zaman içinde çeşitli hadisler de uydurulmuştur. “Şefâatim bidat sahiplerine ulaşmayacaktır, şefâatim Ehl-i beyti sevenlere mahsustur, hırsızlık yapsa ve zina etse de ümmetimden günah işleyenlere şefâat edeceğim” tarzındaki rivayetler bunlardan bazılarıdır (el-Cebrî,s.18-19). Şefâat hakkında ashabın görüş beyan ettiğine dair bazı rivayetler de vardır. Bunlardan Buhârî’ye atfedilen bir rivayete göre Hz.Ömer müslümanlar içinde şefâati yalanlayanların çıkacağını söylemiş, Enes b. Mâlik de şefâati yalanlayanların bundan mahrum kalacağını belirtmiştir (Seffârînî, II,212).
Şefâat hadislerini Kur’an’daki bilgilere aykırı bularak reddeden Hâricîler’e karşı ashaptan İmrân b. Husayn’ın, hadislerin Kur’ân’ı açıkladığını belirtip şefâatin hak olduğunu söylediğine ilişkin rivayetin yanı sıra Cehm b.Safvân’ın ve ardından Mu’tezile kelamcılarının, şefâat vasıtasıyla insanların cehennemden çıkacağını inkar ettiğine (Malatî, s.134; Eş’arî, s.474; el-Kâtib, s.655-656) dair bilgileri dikkate alarak âhiretteki şefâat inancıyla ilgili tartışmaların hicrî I. yüzyıldan itibaren ortaya çıktığını ve II. Yüzyılın ilk yarısından sonra mezheplerin ayırt edici bir esası haline gelmek suretiyle yoğun bir şekilde devam ettiğini söylemek mümkündür. Nitekim erken devir kaynakları da Cehmiyye ve Mu’tezile’ye bağlı alimlerin, günahkarlar hakkında vuku bulacak bir şefâati inkar etmesine mukabil Ehl-i Sünnet’in bunu inanılması zorunlu bir esas olarak kabul ettiğini kaydeder (Eş’arî, s.293; Âcurrî, s.331-344). Tasavvuf ilminin teşekkül edip yayılmasından sonra dünyada şefâat konusu da probleme dahil edilmiş ve istiğâse, istimdâd, tevessül gibi kavramlar etrafında mesele tartışılmıştır. Bu sebeple şefâat problemini iki kısımda incelemek mümkündür:
1. Dünyada Şefâat : Dünyada şefâatin ilkini hayatta bulunan salih kişilerden dünyevi bir ihtiyacın karşılanması veya günahlarının bağışlanması için dua istemek oluşturur. Bu anlamda bir şefâatin caiz olduğunda bütün alimler ittifak etmiştir. Zira müminlerin meşru ihtiyaçlarının giderilip hayırlara ulaşması ve günahlarının bağışlanması için dua edilmesi başta Hz.Peygamber olmak üzere bütün müslümanlara Kur’an’da emredilmiş, ashap da yağmur yağmasını talep etmek (istiskâ) veya daha başka ihtiyaçlarının giderilmesi için Hz.Peygamber hayatta iken ondan dua istemiş ve yine Hz.Peygamber hayatta iken onula tevessülde bulunmuştur ( Muhammed 47/19, el-Haşr 59/10, el-Bakara 2/201;İbn Teymiyye, Mecmû’atü’r-resâil, I,10 İbn Ebu’l-İz, I,298-299; Âlûsî, VI,127; M.Reşid Rıza, VI,327). Dünyada bu tür bir şefâatin caiz görülmesine mukabil ilâhî buyruklara aykırı bir şefâatte bulunmanın caiz olmadığı konusunda da alimler arasında ihtilaf yoktur (Râzî, Tefsîr, X, 206).
Bunun dışında dünyada başvurulan şefâatle ilgili olarak iki konuda farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri yapılan dualarda “Hz.Peygamber hakkı için” , “veliler ve salihler hakkı için” tarzında yemin manasına gelecek ifadeler kullanarak şefâat istemek, bir diğeri ise doğrudan doğruya ölüye veya gıyabında diriye hitap ederek şefâat talep etmekle ilgilidir. Bu konularda alimlerin benimsediği farklı görüşleri şöylece özetlemek mümkündür: a) Başta İbn Teymiyye olmak üzere müteahhir dönem Selefî alimleri ile Vehhâbiyye mensuplarına göre bunların ikisi de caiz değildir ve böyle bir şefâat inancı ilk devir müslümanlarında yoktur. Zira ashap Hz.Peygamber hayatta iken kuraklık olunca dualarında onu Allah katında şefâatçi kıldıkları halde vefatından sonraki kuraklık dönemlerinde dua yaparken hayatta bulunan amcası Abbas b. Abdülmuttalib’i vesile edinmiş, buna mukabil Allah katında en yüce mertebeye erişmesine rağmen Hz.Peygamber’i vesile edinmemiş ve kabrinin yanında toplanıp dua yapmamıştır. Şayet ölen birisinin, dirilere şefâatçilik yapması caiz olsaydı ashabın dualarında Abbas b. Abdülmuttalip yerine Hz .Peygamber’in şefâatçiliğine baş vurmaları ve sonraki dönemlerde salihlerin kabirleri etrafında yapıldığı gibi kabri etrafında toplanıp ondan şefâat talebinde bulunmaları gerekirdi. Ashâbın bu uygulaması, dirilerin ölüleri şefâatçi edinmesinin caiz olmadığını kanıtlar. Ayrıca “Bana Allah nezdinde şefâat et veya Allah’a benim için dua et” tarzında doğrudan doğruya ölüye veya gıyabında diriye hitap ederek şefâat istemek Allah’tan başkasına dua etmek ve dolayısıyla ibadette bulunmak anlamına gelir ki bu da şirke düşmeyi gerektirir. Dua yaparken doğrudan doğruya Allah’tan istemek yerine “Hz.Peygamber hakkı için” veya “Filanca veli kul hakkı için” ifadesini kullanmak Allah’tan başkasına yemin etmeye benzer. Bu tür şefâat telakkileri de İslâm dininin tevhid ilkesiyle bağdaşmaz , hatta kişiyi müşrik ve kafir olmaya götürebilir. Çünkü Kur’an’da Allah’tan başkasına dua etmek açıkça yasaklanmıştır (el-En’âm 6/40,el-Cin 72/18). Ayrıca müşriklerin, Allah nezdinde şefâatçi olacaklarına inanarak putlara dua etmesi ile hayattaki bir müslümanın, Allah katında şefâat sahibi olduklarına inanıp ahiret alemine intikal etmiş bulunan Hz.Peygamber’e veya salih kişilere “Yâ Resûlellah, yâ veliyyellah” şeklinde hitaben şefâat talep etmek için dua etmesi ve kabirlerine gidip onlardan yardım istemesi arasında bir fark yoktur. İslerini yapmakta aciz kalan müslümanlara ölülerden yardım istemeyi tavsiye eden ve hadis olarak nakledilen rivayet uydurmadır ve güvenilir hadis kaynaklarında mevcut değildir (İbn Teymiyye, Şezerâtü’l-bilâtîn, s.324-325; a.mlf., Mecmû’atü’r-resâil, I,11-31; İbn Kayyım, I,375; İbn Ebu’l-İz, I,294-297; M.Reşid Rıza, VI,377; Âlûsî, VI,124-129;Muhsin el-Emîn, s.238-255; San’ânî, s.22-23) .
Şehabeddin Mahmud el-Âlûsî ölmüş salihlerden şefâat istemek konusunda Hz.Peygamber’in ayrı bir statüsü bulunduğunu kabul eder ve yapılacak dualarda onun Allah katındaki derecesini anarak bir ihtiyacın giderilmesini veya günahların bağışlanmasını istemek anlamındaki bir şefâati caiz görmüştür. Çünkü ona göre Hz.Peygamber’in Allah katında yüksek bir makamı bulunduğunda şüphe yoktur. Hz.Peygamber’in dışındaki insanların Allah katındaki derecesi kesinlikle binmediğinden berzah aleminde bulunan ve sâlih olduğuna inanılan kişilerden dünyada şefâat istemek caiz değildir (Rûhu’l-ma’ânî, VI,128).
b) Dünyada yapılacak dualarda “Hz.Peygamber hakkı için” veya “Veliler ve salihler hakkı için” şeklinde yemin anlamına gelecek ifadeler kullanarak , ayrıca doğudan doğruya ölüye veya gıyabında diri olan salih kişilere hitap ederek dünya ve âhirete ilişkin bir şefâat istemek caizdir. Çünkü bu tür bir şefâat istemek Allah’ın rızasını ve sevgisini kazanmış velileri dualarda aracı kılmak anlamına gelir. Âhirette şefâat etmesine izin verilenlerin dünyada olanlara da şefâat etmesi mümkündür, bunda dînî bakımdan bir sakınca yoktur. Âhirette şefâat caiz ise dünyada da caiz olmalıdır. Her ne kadar İbn Teymiyye ve takipçileri buna karşı şiddetli bir muhalefette bulunmuşlarsa da hicrî VIII.asra kadar bu konuda alimlerin sükûtî bir icmâından ve bazı uygulamalarından söz etmek mümkündür. Bir velinin kabri yanında adını anarak dua etmek ona tapmak anlamına gelmez, özellikle müşriklerin putlara tapmasına benzetilemez. Zira müşrikler ilah diye taparak putlara ibadet etmiştir, halbuki velilere dua yapan müslümanlar onlara tapmamakta, aksine Allah’ın yetkili kılmasına bağlı olarak sahip olduklarına inandıkları şefâatçiliklerinden yararlanmayı, dolayısıyla da ilâhî lütuf ve yardıma onlar vasıtasıyla ulaşmayı ummaktadır. Nitekim Hz.Ebû Bekir’in, Hz.Peygamber vefat edince alnını öptükten sonra “Allah katında bizleri de an” diyerek ona hitap etmesi ölüden dua ve şefâat istemenin caiz olduğunu kanıtlayıcı mahiyettedir. Sûfiyye’ye mensup alimlerle, Tâceddin es-Sübkî , İbn Hacer, Muhsin el-Âmilî gibi Eş’arî ve Şîî alimler bu görüştedir (Sübkî,II,234; Âlûsî, VI,126;M.Reşid Rıza, XI,6; Muhsin el-Âmilî, s.246-336).
2. Âhirette Şefâat : İslâm alimleri Hz.Peygamber’in, mahşer meydanında toplanmasından sonra uzun bir bekleyişin ardından insanların hesaba çekilmelerini sağlamak , ayrıca müminlerin cennetteki derecelerini yükseltmek amacıyla Allah katında şefâat edeceği ve âhirette kâfirler hakkında şefâatin gerçekleşmeyeceği görüşünde ittifak etmiştir (Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-hamse, s.688). Alimler arasında tartışmalı olan şefâat, tövbe etmeden ölen küçük ve büyük günah sahibi müslümanlarla ilgilidir. Bu konudaki farklı görüşleri de şöylece özetlemek mümkündür:
a) Âhirettte şefâat yalnızca küçük günah işleyenler hakkında vuku bulacaktır. Mu’tezile’den Ebu’l-Hüzeyl el-Allâf bu görüştedir (Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-hamse, s.691; Sıddık Hasan Han, s.300). b) Âhirette şefâat, işlediği büyük günahından tövbe eden ve mümin olarak ölen kimselerin sevaplarını artırıp cennetteki derecelerini yükseltmek için vuku bulacaktır. Kur’an’da âhirette vuku bulacağı bildirilen şefâat mümin olarak ölenleri kapsar, tövbe etmeden ölen büyük günah sahipleri ise mümin değil fâsık olduğundan yapılacak şefâat onları kapsamayacaktır (Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-hamse, s.687-690; Teftâzânî, II,239). Konuya naslar açısından bakılınca bu hükmün doğru olduğu anlaşılır. Zira Kur’an’da âhirette zalimlerin, sözüne itibar edilen bir şefâatçisinin ve yardım eden bir dostunun bulunmayacağı açıklanmış; fâcirlerin cehennemden çıkmayacağı ve cehenneme atılanların zillete mahkum edildiği haber verilmiş; şefâatin Allah’ın izin vermesine bağlı olduğu ve şefâat etme izin verilen şefâatçilerin, yalnızca tövbe ederek ilâhî buyruklara uymaları ve şeytanın yolunu terk edip hidayet yoluna girmeleri sebebiyle Allah’ın kendilerinden râzı olduğu kimselere şefâat edeceği bildirilmiştir. Tövbe etmeden ölen büyük günah işleyenlerin ise zâlimler, fâsıklar ve fâcirler zümresi arasında bulunduğunda şüphe yoktur. Büyük günahlardan ötürü ilâhî azabı hak eden bu zümreden işledikleri fısk ve fücûr itibariyle Allah’ın razı olmadığı, bundan dolayı Allah’ın zillete mahkum ettiği bu zümreye hiçbir kimsenin şefâat etmeye yönelmeyeceğini ve onları cehennemden çıkarmak için aracılık yapmayacağını kabul etmek gerekir . Bu bilgileri içeren ayetlerin kâfirlere tahsis edilmesi gerektiğine dair hiçbir kanıt yoktur. Hadislerde Hz.Peygamber’in büyük günah işleyenlere şefâat edeceğine ilişkin bilgiler varsa da her şeyden önce bunu konu edinen rivayetler bize âhad yolla ulaşmıştır, bu sebeple i’tikâdî alanda kesin bir delil teşkil etmez. Şayet bu rivayetler sahih ise bu takdirde büyük günah işleyenlerin ölmeden önce tövbe etmeleri halinde Hz.Peygamber’in şefâatine nail olacakları tarzında tevil edilmeleri gerekir. Hz.Peygamber’in, tövbe etmeden ve hidayet yoluna girmeden ölen büyük günah sahiplerine âhirette şefâat edeceğini ileri sürmek ayetlerle ve vaîde ilişkin diğer sahih hadislerle çelişir. Bu sebeple Hz.Peygamber’in, azabı hak eden ve Allah’ın rızasına aykırı davranan zâlim ve fâcirlerin cehennemden kurtulmasını isteyip onlara yardım etmeye çalışması mümkün değildir. Nitekim sahih hadislerde bildirildiğine göre Hz.Peygamber, geçimini haram kılınmış malları satarak sağlayanlara, çalıştırdığı işçinin ücretini tam olarak vermeyenlere ve emanete hıyânet edenlere kıyamet günü düşman olacağını bildirmiş; sürekli içki içenlerin, fitne ve fesat çıkaranların, haksız yere bir gayr-ı müslimi öldürenlerin cennete giremeyeceğini açıklamış; bunun da ötesinde kızı Fâtıma ile Abdimenâfoğullarına hitap ederek Allah nezdinde kendilerine hiçbir fayda sağlayamayacağını dahi söylemiştir. Bütün bunlar âhirette vuku bulacak şefâatin tövbe etmeden ölen büyük günah sahiplerini kapsamayacağını kanıtlar.
Aklî bilgiler de âhiretteki şefâatin fâsıkları kapsamaması gerektiğini teyit eder. Dünyada bile şefâat, sadece kişiye isabet edecek zararı gidermek için değil aynı zamanda ona fayda vermek ve lütufta bulunmak için yapılır. Bu açıdan bakılınca âhiretteki şefâatin mümin ve müslüman olarak ölenlere tahsis edileceğini söylemek mümkündür. Nitekim dünyada ısrarla suç işlemeye devam eden kimse affedilmez, aksine suçunu itiraf edip bundan pişmanlık duyan ve suç işlemekten uzak durup iyi hali görülen suçlular affedilir. Ayrıca Allah’ın âhirette fâsıkları şefâatçiler aracılığıyla affedeceğini kabul etmek onu nüfuzlu kimselerin şefâati vasıtasıyla suçluları affedip onlara menfaat sağlayan adaletsiz krallara benzetmek anlamına gelir. Allah ise bunlara benzemekten, bir kimseye hak etmediği bir fayda sağlamaktan ve günahkarlar arasında ayırım yaparak adaletsiz davranmaktan münezzehtir. Âhirette insanı kurtaracak olan şefâat değil imanı ve iyi davranışlarıdır. Tövbe etmeden ölen büyük günah sahiplerinin âhirette vuku bulacak şefâat sayesinde affedileceğine inanmak müslümanları büyük günah işlemeye ve dolayısıyla fâsık olmaya teşvik eder, bu da insanları günah işlemekten sakındırmak üzere Allah’ın vahiyler gönderdiği inancıyla çelişir. Bunların dışında günahkarlar hakkında yapılacak olan bir şefâat Allah’ın ilim ve iradesi üzerinde kulların etkili olacağı gibi bir sakıncayı da barındırır, halbuki Allah’ın ilim ve iradesi değişikliğe uğramaktan münezzehtir. Mu’tezile’ye bağlı alimlerin büyük çoğunluğu ile Haricîler ve çağdaş bazı araştırmacılar bu görüştedir (İbn Huzeyme, s.355-365; Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-hamse, s.687-693; a.mlf., Müteşâbihu’l-Kur’ân, s.177,447,494,499, a.mlf., Fadlü’l-i’tizâl, s.208-209; Râzî, Tefsîr, III, 56-60; a.mlf., eş-Şefâatü’l-uzmâ, s.40-55; Süleyman Ateş, I,, s.443-444; Hasan el-Cevâhirî,s.81).
c) Âhirette vuku bulacağı bildirilen şefâat yalnızca Allah’a ait olup mahiyeti insanlarca bilinemez. Çünkü âhiret, gaybî bir alem olduğundan orada vuku bulacak şefâatin de gaybî bir boyutu vardır ve bunun da insanlarca bilinmesi mümkün değildir. Bu sebeple kimlerin şefâatçi kılınacağı ve şefâatin kimleri kapsayacağına dair bilgileri ilâhî ilme havale etmek (tefvîz) gerekir. Zira Kur’ân’da âhirette şefâatin vuku bulacağına dair açık anlamlı bir ayet yoktur, hatta tam aksine mutlak olarak şefâatin vuku bulmayacağı veya âhirette şefâatin kimseye fayda vermeyeceği anlamına gelen açık beyanlar vardır. Şefâati Allah’ın iznine bağlayan istisnâ kaydı ise âhirette şefâatin vuku bulmayacağını kesinlikle ifade etmek amacı taşıyan bir üslup olabilir. Bu itibarla en azından şefâate ilişkin ayetleri müteşâbih kabul etmek gerekir. Ancak âhirette şefâatin vuku bulacağı meşhur ve sahih hadislerle sabit olduğundan, dünyada uygulanan ve kötülük yapanları cezasız bırakmak anlamına gelen bir şefâatin gerçekleşmeyeceğini kabul ederek mahiyetini yalnızca Allah’ın bildiği bir şefâate inanmak en doğrusudur. Muhammed Abduh ve M.Reşid Rıza gibi son devir alimleri bu görüştedir. Her ne kadar M.Reşid Rıza şefâatin geçtiği ilk ayetleri yorumlarken bunların âhirette şefâatin vuku bulmayacağını kesinlikle ifade ettiğini ve sırf müslüman adını almanın, yapılan kötülüklerin cezasından kişiyi kurtarmayacağını belirtmişse de daha sonraki ayetlerin tefsirinde ilgili hadislerin sahih olduğunu da zikrederek tefvîz görüşünü tercih etmiştir (Tefsîru’l-menâr, I,305-308,121,III,17-18,31-34,VI,377-378,VII,273,X,211).
d) Âhirette şefâat büyük günah işleyen ve tövbe etmeden ölen müminleri de kapsayacaktır. Kur’an’da ve sahih hadislerde âhirette hakimiyetin yanı sıra bütün şefâatin yalnızca ve mutlak anlamda Allah’a ait olduğu açıkça belirtilmekle birlikte bir kısım ayetlerde şefâat etme izni verdiği kullarının, razı olduğu ve şefâat edilmelerine izin verdiği kimseler hakkında şefâatçilik yapabileceği de vurgulanmıştır. Şefâat etme izni vereceği kullarının başında Hz.Peygamber olmak üzere diğer bütün peygamberler, melekler, salih ve müttakî müminler yer alır. Haklarında şefâat edilmesine razı olduğu kimseler ise bilinçli bir şekilde hakka şahitlik eden ve şahitliklerini dilleriyle söyleyen, yani kelime-i şehâdet getirerek müslüman olanlardır (İbn Teymiyye,Şezerâtü’l-bilâtîn,s.310-311,322-323). Allah’ın âhirette bazı kullarını bazı kulları hakkında şefâatçi kılması şefâatin ona ait olmadığı anlamına gelmez, aksine şefâat etme yetkisi vermek şefâatin sadece onun elinde bulunduğunu ifade eder. Zira herhangi bir yetkiyi ancak yetkili bir merci verebilir. Hz.Peygamber’in, münafıklara cenaze namazı kılmasının ve haklarında istiğfar etmesinin ardından bunun Allah tarafından onaylanmaması ve münafıkların bağışlanması talebinde bulunmamasının emredilmesi şefâat etme yetkisinin sadece yüce Allah’a ait olduğunu kanıtlar. Bir kimse hakkında Allah nezdinde şefâatte bulunmak ona dua edip bağışlanmasını istemektir. Nitekim Kur’an’da meleklerin günahkar müminler hakkında istiğfarda bulunduğu bildirilmiş ve Hz.Peygamber’e de müminlerin bağışlanması için dua etmesi emredilmiştir. Buna göre esasen müslümanların bağışlanmasını isteyen Allah Taala’dır, bunu dünyada dilediği gibi âhirette de dileyebilir. Bu açıdan bakılınca müslümanların şefâat vasıtasıyla bağışlanması veya cehennemden çıkarılması şefâatçilerin ilâhî iradeyi etkilemesinin bir sonucu değil aksine şefâatin ilâhî iradenin bir sonucu olduğu anlaşılır. “İnsanlara ait fiillerin Allah tarafından yaratıldığı”ilkesi de şefâat etme izni verilen salih kullarda şefâat talebinde bulunma düşüncesini Allah’ın yaratacağını gösterir. Yüce Allah’ın, tövbe ettikleri takdirde büyük günah işleyenleri lütuf ve kereminin bir sonucu olarak bağışlamasıyla kullarından bazılarını şefâatçi kılarak bağışlaması arasında, ortaya çıkan netice açısından bir fark yoktur. Çünkü âhirette şefâate izin veren ve şefâatin kurallarını belirleyen O’dur (Halîmî, I,412; Tûsî, s.212-213; Nesefî, II,792;İbn Teymiyye, Şezerâtü’l-bilâtîn, s.303-309; a.mlf., Iktidâu’s-sırât, s.442-444; İbn Ebu’l-İz, I,300-302; Âlûsî, XXIV,9-10). Âhirette şefâatin bulunmayacağını ve zalimlerin herhangi bir dostu ve şefâatçisi olmayacağını bildiren ayetler kâfirler hakkında olup onların âhirette şefâat ummalarının anlamsızlığına dikkat çekmektedir. Zira her ne kadar büyük günah sahibi müslümanlar büyük günah işlemekle kendilerine zulmettiklerinden, zâlim olmakla nitelenmişlerse de mutlak anlamda zâlimler kâfirlerdir. Çünkü ilgili ayetlerin bağlamı bunu göstermektedir (Râzî, Tefsîr, III,56,XXVII,50-51). “Her kâfirin zâlim olmasına mukabil her zâlimin kâfir olmadığı” gerçeğinden hareketle bu tür âyetlerin kapsamına, iman etmeleri itibariyle müslümanların girmediğini kabul etmek gerekir. Kur’an’da Hz .Yûnus’un, duasında kavminin iman etmemesine kızarak çekip gitmesinden dolayı kendisinden “zâlim” diye bahsedilmesi ve ayrıca müminlerden ısrarla günah işleyenlerin kendilerine zulmettiklerinin belirtilmesi bunu teyit etmektedir (el-Enbiyâ 21/87, Âl-i İmrân 3/135). Âhirette kâfirlere şefâatin fayda vermeyeceğini ve onlara şefâat edecek kimsenin bulunmadığını bildiren ayetlerden, büyük günah işlemiş olsalar bile müslümanlara şefâat eden şefâatçilerin var olacağını ve şefâatin onlara fayda vereceğini dolaylı bir şekilde anlattığı hükmünü çıkarmak mümkündür. İlâhî buyruklara aykırı davranmaları itibariyle fâsık olup ilâhî cezayı hak etmişlerse de büyük günah işeyen müslümanların, tevhide ve vahiylere iman etmeleri, ayrıca bazı itaatlerde bulunmaları yönünden hem dünyada, hem de âhirette kâfirlerle aynı statüde mütalaa edilemeyecekleri açıktır. İmanın iyiliklere , inkarın ise kötülüklere dayanak teşkil etmesi bunu doğrulayıcı mahiyettedir.Şayet ahirette vuku bulacak olan şefâat, tövbe etmeden ölen müminleri kapsamasaydı bu takdirde şefâate ihtiyaç kalmazdı. Zira ölmeden önce tövbe eden müslümanları Allah’ın bağışlayacağı Kur’an’da açıklanmıştır .Ayrıca şefâat büyük günah işleyenleri cehennemden çıkarmak için değil de müminlerin derecesini yükseltmek amacıyla vuku bulacak olsaydı, bu takdirde salavât getiren müminlerin Hz.Peygamber hakkında şefâatçi kabul edilmesi gerekirdi.Halbuki sahih hadislerde Hz.Peygamber’in günah işleyen müminlere şefâat edeceği bildirilmiştir. Ayrıca Kur’an’da Hz.Peygamber’in “makâm-ı mahmûd”a gönderileceği açıklanmış ve bunun da bütün insanların yanı sıra müminlere şefâatçi kılınması anlamına geldiği sahih rivayetlerle nakledilmiştir (Mâtürîdî, Kitâbü’t-tevhîd,s.587; a.mlf.,Te’vîlâtü’l-Kur’an, II,154-155,III,360-361,V,100-101,IX,500;VII,12;;Nesefî,II,793;Tûsî,s.209;Râzî,Tefsîr,III,55-62,XXI,31,XXII,118-119, XXVII,33-34,51,XXX,211;a.mlf.,eş-Şefâatü’l-uzmâ,s.38-47;Teftâzânî,II,239;Seffârînî,II,217-218;Tûsî, s.206-210; Âlûsî,I,252). Âhirette müminler hakkında vuku bulacağı ayetlerle sabit olan şefâatin, büyük günah işleyenleri de kapsayacağı meşhur ve üzerinde ittifak edilen sahih hadislerin de beyan ettiği bir husustur. İlgili ayetleri açıklayıp teyit eden bu tür hadisleri sırf “haber-i vâhid” oldukları ve zannî bilgi ifade ettikleri gerekçesiyle reddetmek isabetli değildir. Çünkü Hz.Peygamber’in tebliğ ettiği vahiyleri açıklama görevinin bir parçasını teşkil eden sahih hadislere inanmak dînen gereklidir.Büyük günah işleyenlerin cehennemden çıkmayacağını ve cennete giremeyeceğini bildiren vaîd hadisleri varsa da bunların, bu günahları işlemekten sakındırma amacı taşıdığı, ayrıca büyük günahı helal telakki ederek işlemesi halinde sahibinin cehennemden çıkmayacağı kabul edilerek veya cennetin en yüksek ve en değerli kısımlarına giremeyeceği yahut Allah’ın dilemesi halinde cehennemden çıkmayacağına inanılarak tevil edilmesi gerekir (İbn Huzeyme, s.367-371;Nesefî, II,793; Râzî, eş-Şefâatü’l-uzmâ, s.51-54; Âmidî, s.306; Âlûsî, I,252; Sıddık Hasan Han, s.326-327). Selefiyye, Mâtürîdiyye, Eş’ariyye ve Şia gibi ana mezheplere mensup alimler bu görüştedir.
Âhirette vuku bulacak şefâatin sadece Hz.Peygamber’e veya yalnızca peygamberlere tahsis edildiğini, onların dışında kimsenin şefâatçi kılınmayacağını ileri süren (Celeyend, s.816) ve pek taraftar bulmayan bazı münferit görüşler dışında alimlerin büyük çoğunluğuna göre Allah katında yüksek dereceler elde eden iyi kullar şefâat etmeye yetkili kılınacaktır. Bunlar da bütün peygamberler, melekler, sahâbîler, alimler, velîler, sıddıklar, salihler, şehitler ve büyük günah işlemeyen müttakî müminlerdir. Ancak Allah katında en yüksek dereceye eren Hz.Peygamber’in konumu hepsinden farklıdır. Zira o hem mahşer yerinde hesabın başlaması için, hem de cehenneme giren ve tevhide inanan bütün insanlara şefâat edecektir. Şefâate yetkili kılınanların şefâat etmedeki sınırı Allah katındaki derecesine göre olacaktır. Derecesi en yüksek olan Hz.Peygamber en büyük şefâate sahip olacaktır. Buna göre Hz.Peygamber ilk olarak mahşer meydanında hesabın başlaması için bütün insanlara şefâat edecek, ardından da ümmetinden yetmiş bin kişinin hesaba çekilmeden cennete girmesi, ayrıca günahları sebebiyle cehenneme girmeyi hak eden müminlerle iyilik ve kötülükleri eşit gelen müminlerin cehenneme girmeden cennete dahil edilmesi için şefâatte bulunacaktır. Hz.Peygamber’in yapacağı diğer şefâat türleri arasında cennete giren müminlerin derecesini yükseltmek ve cehenneme girip azap çekenlere azabın hafifletilmesinin yanı sıra cehennem ehlinden büyük günah sahibi müminlerle tevhid ehlinden olanların cehennemden çıkarılması yer alır. Şefâat türlerine ilişkin bu hükümlerin dayanağı hadislerdir. Şia’ya mensup alimlere göre özellikle Ehl-i beyt imamları da şefâat eden zümre içinde yer alacaktır (İbn Huzeyme, s.255;Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’an, VI,422; İbn Fûrek, s.169; Âcurrî, s.349-352; Kâdî İyâz, I,293-301;İbn Kesîr, II,227-239;İbn Ebu’l-İz, I,282-290; Seffârînî,II,204-209; Muhsin el-Emîn, I,108).
Netice itibariyle dünyada şefâat konusuna dair tartışmalarla ilgili olarak şunları söylemek mümkündür:Allah tarafından şefâatçi kılındıkları inancıyla dünyada ölülere veya gıyabında dirilere hitap ederek doğrudan doğruya onlardan şefâat istemenin yahut yapılan dualarda Allah’tan başkasına yemin etmek anlamına gelebilecek ifadeler kullanmanın Allah’tan başkasına dua etmeye benzediğinde ve bu tür davranışların salih kulları sevmekte aşırılığa kaçmanın bir neticesi olduğunda şüphe yoktur. Dünyevî ve uhrevî ihtiyaçlarını gidermek için müslümanların yalnız Allah’a dua etmesi gerektiği tartışmaya açık olmayan bir dînî zorunluluktur. Aksi bir inanç ve davranış dînî bakımdan tehlikeler barındırmakla birlikte İbn Teymiyye ve tabilerinde görüldüğü üzere sözü edilen hatalara düşüp saptırıcı bidatlere sarılan müslümanları müşrik olarak nitelemek de bir başka aşırılığa kapı açmak anlamına geldiği gibi bu tür hatalara düşenleri irşad etmeyi de güçleştirir. Ancak salih de olsa bir kulun, yalnızca ulûhiyyete ait olan nitelik ve fiillerden herhangi birine sahip olduğuna inanıp ondan bir talepte bulunmanın müşrik olmayı gerektirdiği de bilinmelidir.
Âhirette şefâate gelince alimlerin büyük çoğunluğu bunun müslümanlara yönelik olarak vuku bulacağı ve kâfirleri kapsamadığı hususunda ittifak etmiştir. Bunu inkar etmenin zarûrât-ı dîniyyeden bir esası reddetmek anlamına geldiği kabul edilmiştir. Hz.Peygamber’in müslüman olmayan amcası Ebû Tâlib’e şefâatinin fayda vereceğine ilişkin rivayetler bu açıdan prblemlidir (M.Reşid Rıza, VII,548). İslâm alimleri arasındaki asıl ihtilaf şefâatin, tövbe etmeden ölen müslümanları kapsayıp kapsamadığı konusunda olmuştur. Âhirette hiçbir şefâatin bulunmadığını söylemek anlamı açık âyetler ve sahih hadislerle çelişir. Kâfirlere ve zâlimlere yönelik uyarılar içeren ve zulmün hem inkarcılara, hem de müminlere nispet edilmesinden dolayı müteşâbih olan âyetlere dayanarak âhirette müslümanlar hakkında vuku bulacak şefâati reddetmek isabetli değildir. Âhirette şefâatin olmayacağını bildiren âyetler, inkarcıları müslüman olmaya teşvik edip inkar ve isyan etmekten sakındırıcı bir amaç taşıdığında şüphe yoktur. Âhirette bütün şefâatin Allah’a ait olduğu ve O’nun izin vermesine bağlı bulunduğu açık anlamlı naslarda belirtilmiştir. Bunlardan hareketle Allah’ın, bilerek hakka şahitlik eden salih kimselerin, kelime-i şehâdet getirerek müslüman olduğu halde sürekli bir şekilde günah işleyip tövbe etmeden ölen kimselere şefâat etmesine izin vereceği sonucunu çıkaran Ehl-i Sünnet ve Şia’nın görüşü daha isabetli görünmektedir. Nitekim âhirette şefâatçilerinin bulunmadığını itiraf eden inkarcılardan bahseden âyetin devamında o anda dünyaya tekrar gönderilmeyi ve mümin olmayı isteyeceklerinin açıklanması bunu teyit eder (Âlûsî, XIX,105-106). Şayet Mu’tezile’ye bağlı alimlerce ileri sürüldüğü gibi Allah, tövbe etmeden ölen müminlere, yetkili kıldığı şefâatçiler aracılığıyla âhirette bir lütufta bulunmayacak olursa bu takdirde inkar edenle iman eden arasında bir fark kalmaz , bütün iyiliklerin esasını teşkil eden Allah’a ve gönderdiği vahiylere inanıp en büyük gerçeği tasdik etmek her hangi bir önem arz etmezdi. Allah’ın, günahkarları, belirlediği şefâatçilerin şefâati vasıtasıyla affetmesi onların cehenneme girmeyeceği anlamına da gelmez, aksine âyet ve hadislerde belirtildiği üzere günahları sevaplarından çok olanlar cehenneme atılıp cezalandırıldıktan sonra oradan çıkarılacaklardır. Mu’tezilî alimlerin tövbde etmeden ölen müminleri fâsık kabul etmesi onları müslüman olmaktan çıkarmaz. Her ne kadar Kur’an’da, ilâhî buyruklara sürekli isyan edenler mümin değil fâsık olarak nitelenmişlerse de bundan fâsığın müslüman olmadığı sonucu çıkmaz. Zira ilâhî buyruklara uyanlara, Kur’an terminolojisinde mümin veya müttakî denilmesine mukabil ilâhî buyrukları sürekli olarak ihlal edenlere de fâsık denilir. Bu itibarla müslüman mümin adını alabileceği gibi fâsık adını da alır ve fâsık olmasından ötürü imanını kaybetmez. Şefâat sanıldığı gibi ilâhî ilim veya irade üzerinde bir değişikliğe ve neticede bir adaletsizliğe de yol açmaz. Çünkü günahından tövbe eden müslümanı, bizzat kendisinin affetmesiyle yetkili kıldığı şefâatçiler aracılığıyla affetmesi arasında sonuç bakımından bir fark yoktur, her ikisi de ilâhî rahmet ve lütuf sayesinde çekmesi gereken cezanın bir kısmından veya tamamından kurtulmaktadır. Allah’ın kullarını doğrudan doğruya affetmesi mümkün olduğu gibi sevdiği salih kulları aracılığıyla da bağışlaması mümkündür. İlâhî fiillerin dolaylı veya vasıtalı olarak da vuku bulması bunu kanıtlar. Şefâatçilerde şefâat etme cesaret ve düşüncesini yaratmak suretiyle bunu gerçekleştirerek aslında günahkar kullarını dolaylı bir şekilde bağışlamış olur. Bunda sadece şefâat edilenlere değil aynı zamanda şefâatçi kıldığı salih kullarına yönelik yüksek bir ikram ve lütuf da vardır. Zira bu sayede onları katında yüce bir konum ve mertebeye eriştirmiş olmaktadır. Bu itibarla şefâatin, şefâat edilenler açısından insanları müslüman olmaya teşvik edici bir amacı bulunduğu gibi şefâat edenler bakımından da müslümanları salih ve müttaki olmaya ve dünyada bu zümreye dahil olanlara sevgi besleyip uyarılarını dikkate almaya dair özendirici bir hikmet taşıdığını da söylemek mümkündür.
Şefâat konusunda yazılan bazı monografiler şunlardır: Fahreddin er-Râzî, eş-Şefâ’atü’l-uzmâ (Kahire 1988); Gulâm Muhammed Behâuddin el-Kârî, el-Vesîletü’l-uzmâ fi’d-dâreyn limen lehu eş-şefâ’atü’l-kübrâ (Haydarabad 1331); Ali Mustafa el-Halebî, Şefâ’atü’n-Nebî (İstanbul Üniversitesi Merkez Ktp. Nr.1192); Nâsır b. Abdurrahman b. Muhammed el-Cedî’, eş-Şefâ’a ‘inde Ehli’s-Sünne ve’r-red ‘ale’l-muhâlifîn fîhâ (Riyad 1996); Mustafa Mahmud, eş-Şefâ’a:muhâvele li-fehmi’l-hilâfi’l-kadîm beyne’l-müeyyidîn ve’l-mu’ârızîn (Kahire 19999; Yusuf el-Kardâvî, eş-Şefâ’a fi’l-âhıre beyne’n-nakl ve’l-‘akl: münâkaşa hâdie li’d-doktor Mustafa Mahmud (Kahire 199); İsmail ed-Deftâr, Şefâ’atü’r-Resûl fi’l-Kur’âni’l-Kerîm ve’s-Sünne (Kahire 19999; Abdurrahman b. Yusuf b. Hüseyin, Şuhubu Ehli’s-Sünne ve’l-cemâ’a ‘alâ münkiri’l-mahmûd ve’ş-şefâ’a (Kahire 1995); Ali Ekber Nâsırî, el-İmâme ve’ş-şefâ’a (Tahran 1979); Salih b. Ahmed Salih Ziyâb, eş-Şefâ’a beyne’l-vehm ve’l-hakîka (Medine 1995); Muhammed Ali el-Enesî, el-Minhâcü’l-bedî’ fî ehâdîs’ş-şefî’ (Kahire 1374); Âiş b. Ayyâş el-Ceyşî, eş-Şefâ’a fi’l-İslâm (Câmi’atü Ümmi’l-Kurâ, Mekke 1980, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi); Yaşar Düzenli, Üslub ve Semantik Açıdan Kur’ân ve Şefâat (İstanbul 2006); Mehmet Yılmaz, Kur’an’da Şefâat Kavramı ve Yaygın Şefâat Anlayışıyla Karşılaştırılması (MÜSBE, İstanbul 2006, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi); Ahmet Uludağ, Âyet ve Hadislere Göre Şefâat (EÜSBE, Kayseri 1992, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi); Bekir Yiğit, İslâm Mezheplerinde Şefâat (MÜSBE, İstanbul 1986, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi); Bahattin Akbaş, Hadislere Göre Hz.Peygamber’in Şefâati Meselesi (AÜSBE, Ankara 1994, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi); İshak Halis, Vehhâbilik ve Ehl-i Sünnet’e Göre Şefâat Görüşü (DÜSBE, İzmir 1991, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi); İsmet Uçma, Kur’an ve Sünnet’te Şefâat Kavramı (MÜSBE, İstanbul 1986, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi).
BİBLİYOGRAFYA
İbn Huzeyme, Kitâbü’t-tevhîd, Beyrut 1983, s.245-272,355-371;
Eş’arî, Makâlât (H:Ritter), s.293,474;
Mâtürîdî, Kitabü’t-Tevhîd (nşr.Bekir topaloğlu-Muhammed Aruçi), Ankara 2003, s.587-590;
a.mlf., Te’vîlâtü’l-Kur’ân ,II, 154-155, III, 360-361, V, 100-101, VI,422, VII, 12, IX, 107-108,168,237,500;
Âcurrî, eş-Şerî’a (nşr.Muhammed Hamîd el-Fakkî), Beyrut 1403/1983, s.338-342,349-352;
Malatî, et-Tebîh ve’r-red (nşr.M.Zahid Kevseri), Beyrut 1389/1968, s.13;
Kelâbâzî, et-Ta’arruf li-mezhebi ehli’t-tasavvuf, Kahire 1933, s.32;
İbn Fûrek, Mücerredü makâlâti’ş-Şeyhebi’l-Hasan el-Eş’arî (nşr. Daniel Gimaret), Beyrut 1986, s.167-176;
Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-hamse (nşr.Abdülkerim Osman), Kahire 1988, s.687-693;
a.mlf., Müteşâbihu’l-Kur’ân (nşr.Adnan Zarzur), Kahire Baskı Tarihi Yok (Dâru’n-nasr), s.90,177,447,494,499,522,600,604,686;
a.mlf., Fadlü’l-i’tizâl ve tabakâtü’l-Mu’tezile, (nşr. Fuad Seyyid), Tunus 1974, s.207-209;
Halîmî, el-Minhâc fî şu’abi’l-îman (nşr.Hilmi Muhammed Fûde), Baskı Yeri yok (Dârü’l-fikr) 1979, I, 407-412;
Tûsî, el-İktisâd fî-mâ yete’allak bi’l-i’tikâd, Necef 1979, s.206-213;
Nesefî, Tesıratü’l-edille (C.Selamé), II,782-795;
Kâdî İyâz, eş-Şifâ bi-ta’rîfi hukûkı’l-Mustafâ (nşr.Ali Muhammed Becâvî),Kahire Baskı Tarihi Yok (Dâru ihyâi’l-kütübi’l-‘Arabiyye), ı,293,301;
Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât , “şefe’a” md.;
Râzî, eş-Şef^’atü’l-‘uzmâ, Kahire 1989, s.37-57;
a.mlf., Tefsîr, III,55-65, VII,10-11, IX,144, X,206, XI,54, XXI,31, XXII,118,160, XVI,263, XXVII,33-34,50-52, XXVIII,307, XXX,211;
Âmidî, Gâyetü’l-merâm, Kahire 1971, s.306;
İbn Teymiyye, Şezerâtü’l-bilâtîn, Beyrut Baskı Tarihi yok (Dârü’l-kalem), s.303-235, 310-312;
a.mlf., Iktidâu’s-sırâti’l-müstakîm, Cidde Baskı Tarihi yok (Mektebetü’l-medenî), s.442-444;
a.mlf., Mecmû’atü’r-resâil, Beyrut 1983, I,10-31;
İbn Kayyım, Medâricü’s-sâlikîn, Kahire 1983, I,370-375;
İbn Ebu’l-İz, Şerhu’l-‘Akîdeti’t-Tahaviyye (nşr. Abdülmuhsin et-Türkî), Beyrut 1987, 282-302;
Sübkî, Tabakât, II,234;
İbn Kesîr, en-Nihâye (nşr.Muhammed Ahmed Abdülaziz), Beyrut 1988, II,230239;
Teftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd, İstanbul 1305, II,239-240;
Aynî, Umdetü’l-kârî, Baskı Yeri ve Tarihi Yok (Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî), XXIII,122-123;
Âlûsî, Rûhu’l-ma’ânî, I,251-252, V,97, VI, 124-129, XV,140-141,XIX,106, XXII,136, XXIV,9-10;
Şa’rânî, el-Yevâkît ve’cevâhir, Beyrut Baskı Tarihi Yok (Dârü’l-ma’rife), 153-155;
Şevkânî, ed-Dürrü’n-nadîd (er-Resâilü’s-Selefiyye içinde) Beyrut 1991, s.150-151;
Seffârînî, Levâmi’u’l-envâr, Beyrut Baskı Tarihi Yok (el-Mektebetü’l-İslâmî), II,204-218;
Cürcânî, et-Ta’rîfât, “şefâat” md.;
Keşşâfu ıstılâhâti’l-fünûn, “şefâat” md.;
Sıddık Hasan Han, Delîlü’t-tâlib ’alâ ercah’l-metâlib , trc. Leys Muhammed , Riyad 1422, s.291-303,323-327;
M.Reşid Rızâ, Tefsîru’l-menâr, I, 305-308,121, II,67, III,17-35, VI,327,377-378, VII,273,410,546-549,569, IX,284,293, X,211, XI,6,220-221,296;
Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbıl 1935, I,851, VII,5546-5547;
Muhsin el-Âmilî, Keşfu’l-irtiyâb, Baskı Yeri ve Tarihi Yok, s.238-261;
Muhsin el-Emin, A’yânü’ş-Şî’a, Beyrut 1983;
Münâvî, e t-Tevkîf ‘alâ mühimmâti’t-te’ârîf, Dımaşk 1990,s.432;
Emîr es-San’ânî, Tathîru’l-i’tikâd’an edrâni’l-ilhâd, Kuveyt 1984, s.22-31;
Abdülmüteal Muhammed el-Cebrî, el-Müştehir mine’l-hadîsi’l-mevzû’ ve’z-za’îf, Kahire 1987, s.18-19;
Muhammed es-Seyyid el-Celeyend, el-Mevsû’atü’l-İslâmiyye, Kahire 2001, s.816-817;
Cafer Sübhânî, el-İlâhiyyât, Gadîr 1989,I,449-451;
Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsîri , Baskı Yeri ve Tarihi Yok (Yeni Ufuklar Neşriyat), I,443-445,450;
Hasan el-Cevâhirî, “eş-Şefâ’a ve mefhûmuha’l-İslâmî”, Risâletü’t-takrîb, Tahran 2000, sy.28, s.78-79 .