İslam İnancında Şer Problemi

Arapça’da kötülük yapmak anlamındaki “şrr” kökünden türeyen şer sözlükte kötülük, kötü ve en kötü gibi manalara gelir. Şer genellikle kötü, çirkin, bozuk, zararlı ve değersiz anlamları içeren ve hayrın karşıtı olan bir kavramdır. Terim olarak farklı tanımları yapılmışsa da “insanın tabiatıyla örtüşmeyen zararlı ve kötü her şey” diye tanımlanabilir. Râgıb el-Isfahânî şerri “herkesin yüz çevirdiği ve hoşlanmadığı şey” diye tanımlarken (el-Müfredât,”şer” md.) Kâdî Abdülcebbâr onu “zararlı ve kötü olan şey” şeklinde tarif eder (el-Muhtasar,I,211). Fahreddin er-Râzî’nin “zararlı şeylerin yayılması” diye tanımladığı (Tefsîr,VI,28) şerre Cürcânî “bir şeyin insan tabiatıyla örtüşmemesi” anlamını verir (et-Tâ’rîfât, “şer” md.). İbn Sînâ ise şerrin “kemalden yoksun bulunma” anlamına geldiğini kabul eder (Ebû Zeyd, s.14). Dînî literatürde Allah’ın yasaklayıp karşılığında ceza öngördüğü inanç ve davranışlar, yani günahlar şer olarak nitelenir.
Kur’an’da şer tabiri defalarca geçer ve bazen de şer yerine eş anlamlısı olan durr, fahşâ, fesâd, musîbet, seyyie, sû’ gibi tabirler kullanılır. İlgili ayetlerde belirtildiğine göre hayır ve şer Allah’tandır (en-Nisâ’ 4/78-79).İnsanlar, yarattığı şeylerin yanı sıra gecenin ve üfürükçülerin şerrinden Allah’a sığınmalıdır (el-Felak 113/2-5). Allah insanları hayırlar vasıtasıyla denediği gibi korkutmak, mal ve canlarını eksiltmek türünden şerler ve musîbetlerle de imtihana tabi tutar (el-Bakara 2/155-156, Âl-i İmrân 3/180, el-Enbiyâ 21/35). Âyetlerde hayır ve şerrin insanlarca bütünüyle bilinemeyeceğine temas edilir ve insanın sevmediği bir şeyin hayır, sevdiğinin ise şer olabileceği belirtilir (el-Bakar 2/216). Şer de olsa sevdiği bir şeye kavuşmakta insanın acele etmesine (el-İsrâ 17/11) karşılık Allah kullarına şerri vermekte acele etmez (Yûnus 10/11). Allah neyin hayır, neyin şer olduğunu gönderdiği vahiylerle insanlara açıklayıp hayır yapmalarını emretmiş, şer fiilleri yapmasını ise yasaklamıştır (el-Bakara 2/169,Âl-i İmrân 3/114, el-Hac 22/77). Kur’an’da şer olan fiillerin, insana düşmanlık besleyen şeytan tarafından daima güzel gösterildiğine dikkat çekilerek bu konuda uyarılara yer verilmiş ve şeytanın tuzağına düşmemek gerektiği vurgulanmıştır (Âl-i İmrân 3/175, Yusuf 12/42, en-Neml 27/24). Bu uyarıdan sonra kim zerre kadar hayır yaparsa mükafatını ve kim de zerre kadar şer yaparsa cezasını göreceği haber verilmiştir (ez-Zilzâl 99/7-8). Yine ilgili âyetlerde belirtildiğine göre insanların en şerlisi akıl yürütmeyen, gerçeği işitmek istemeyen ve hakikati söylemeyen, bu sebeple de Allah’ın lanet ve gazabına uğrayan inkarcılardır, yerlerin en kötüsü de cehennemdir (el-Mâide 5/60, el-Enfâl 8/22,55, el-Hac 22/72, el-Beyyine 98/6).
Hadislerde de şer kavramı Kur’an’dakine benzer şekilde kötülük, zarar, günah, fitne ve fesat anlamlarında kullanılmıştır. İlgili hadislerde İslâm dini insanlara verilmiş bir hayır olarak nitelenirken ondan yoksun bulunmanın yanı sıra toplumda fitne ve fesat çıkarıp ilâhî buyruklara aykırı davranmak bir şer kabul edilmiş (Buhârî, el-Fiten, 11; Müsned, V,391,403); Allah’ın, kulları hakkında neyin hayır, neyin şer olduğunu bildiği ve kaderin hayrı de, şerri de kapsadığı açıklanmış (Buhârî, et-Tevhîd, 10; Müsned, V,317) ; kıyametin kötü insanların üzerine kopacağı haber verilmiştir (Müsned, I,394,435). Yine ilgili hadislerde belirtildiğine göre Hz.Peygamber yaptığı dualarda bütün hayırların Allah’a ait olduğunu ve şer işlemekten münezzeh bulunduğunu bildirmiş (Müslim, el-Müsâfirîn, 20); yarattığı varlıkların şerrinden, gökten inen ve oraya yükselen şerlerden, gecenin şerrinden ve yerdeki bütün şerlerden Allah’a sığınıp bu duaları yapmayı ashabına tavsiye etmiştir (Muvatta’, “Şe’ar”, 10; Müsned, II,132, V,430). Hadislerde insanlar hayır olan fiilleri yapmaya teşvik edilip şer olan fiillerden kaçınmaları istenmiştir. Bu bağlamda kendisinden hayır umulan ve şerrinden emin olunan kişi insanların en hayırlısı olarak nitelenmiş (Tirmizi, el-Fiten, 76), buna mukabil hayır yapmaya gücü yetmeyen bir kimsenin şer olan bir fiili işlemekten kaçınması kendisi için bir sadaka sayılmıştır (Buhârî, el-Edeb, 33; Müsned,V,171).
Kelâm ilminde şer probleminin biri hayır, diğeri şer tanrısı olmak üzere iki tanrının var olduğuna inanan Senevîler ve Mecûsîler ile yapılan ulûhiyyet tartışmalarının ardından ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Zira sözü edilen din mensuplarınca müslüman alimlere “alemde var olan şerrin yaratıcısı kimdir, şerri yaratanın şerîr olması gerektiğine ve hikmet sahibi olan yüce Allah ‘ın şerri yaratması imkansız olduğuna göre dünyada insanlara acı veren kötü olayların kaynağı nedir, ” tarzında sorular sorulmuş (Nesefî,I,94-96) ve onlar da “hayrın yanında şerrin de Allah’ın irade ve kudretiyle yaratıldığı”nı, acı veren bütün olayların şer olarak değerlendirilemeyeceğini, Allah’ın kullarına asla kötülük yapmadığını ve mutlak adalet sahibi olduğunu (Kâdî Abdülcebbâr, el-Muhtasar, I,201-211; Tûsî, s.84-85,142-143) söyleyerek verdikleri cevaplarla şer problemini kelâm ilminin konuları arasına almıştır. Mu’tezile’nin adâlet ilkesini vazetmesinde ve onu Allah’ın kullarına kötülük yapmadığını, ayrıca kulları hakkında en faydalı olanları yaratmak konumunda bulunduğunu (aslah prensibi) belirtecek biçimde açıklamasında ve elemi başlı başına bir inceleme konusu yapmasında şer probleminin etkisi vardır (M.Watt, s.300-304). Seneviyye ve Mecûsiyye’nin dışındaki din mensuplarıyla İslâm dinine muhalif olan diğer inanç gruplarınca da alemdeki şerleri yok etmemesinden, insanları kötülük yapmaya çağıran Şeytanı yaratmasından, zehirli ve yırtıcı hayvanları var etmesinden, insanların ebeveynini cennetten çıkarmasından ve cehennemde kullarına azap etmesinden hareketle (el-Hâdîilelhak, II,140; İbn Kayyım, s.184) Allah’ın yaratıklarına rahmetle muamele eden hikmet sahibi yüce bir tanrı olmadığı iddialarının tartışılması da şer probleminin kelam problemleri arasında yer almasını sağlayan faktörlerden biridir. Eş’ariyye’nin ilâhî fiillerde hiçbir hikmet aranmaması gerektiğini ve dolayısıyla ilâhî fiillerin hikmetle muallel olmadığını savunmalarının ardında da şer probleminin bulunduğunu söylemek mümkündür. Zira şer olarak nitelenen bütün olaylara hikmet açısından bir açıklama getirmek imkansız görüldüğünden Eş’ariyye alimlerince ilâhî irade öne çıkarılmış ve Allah’ın mülkünde dilediğini yapan “fâil-i muhtâr” ve “kâdir-i mutlak” bir varlık olduğu düşüncesine dayanılarak şer problemi aşılmaya çalışılmıştır (İbn Kayyım, s.185).
Kelâm ilminde şer problemi şerrin bilinmesi, varlığı ve kısımları, kaynağı, Allah’a nispet edilip kaderle ilişkilendirilmesi, insana nispet edilmesi ve şerrin yorumlanması açısından incelenmiştir. Literatürde şer yerine kabîh, cevr, zulüm gibi kavramlar da kullanılmıştır. Mu’tezile ve Mâtürîdiyye’ye mensup alimlerin çoğunluğu ile Selefiyye’ye mensup bazı alimler şerrin aklen bilinebileceği görüşündedir. Bu konuda Selefiyye’nin büyük bir kısmı ile Eş’ariyye, çoğunluğa muhalefet ederek şerrin akıl yürütmekle değil dinin bildirmesiyle bilinebileceğini savunmuştur. Alemde bizâtihi hayır olan bir şey bulunmadığı gibi bizâtihi şer de yoktur. Allah’ın emrettiği her şey hayır, yasakladığı her şey de şerdir. Meselâ Allah şirk inancını benimsemeyi emretseydi şirke inanmak zulüm olmazdı (Kâdî Abdülcebbâr, VI/I,21-22; Âmidî,s.234-236; İbn Rüşd, s.194-195; Celeyend, s.244-245; bk.HÜSÜN ve KUBUH).
Âlemde şerrin varlığı konusunda da alimler farklı görüşleri benimsemiş ve şerrin varlığını, dahil olduğu şer grubuna göre değerlendirmiştir. İslâm alimleri genel olarak şerri iki kısma ayırmıştır: 1. Mutlak (salt)-hakiki şer: Her zamanda , her yerde, her durumda her insana zarar ve elem veren şerdir. 2. Mukayyed (sınırlı) - izâfî şer: Her zamanda, her yerde, her durumda ve herkese zarar ve elem vermeyen şerdir (Râgıb el-Isfahânî, el-İ’tikâdât, s.253). Buna göre âlemde mutlak şer yok, hastalık, fakirlik, tabii afet ve musîbetler gibi izâfî şerler vardır (Şerif el-Murtaza, I,271). Alimlerin çoğunluğu bu görüştedir . Alemde hiçbir şerrin var olmadığını savunan Eş’ariyye, bu görüşünü Allah’ın yarattığı her şeyi dilediği ve dilediği hiç bir şeyin ise şer olmadığı düşüncesine dayandırır. Eş’ariyye’ye göre alemde şer olarak nitelenen olaylar insanın bunları şer diye nitelemesi ve algılamasıyla ilişkilidir. Gerçekte ise şer değildir (Âmidî, s.65). Yapılan bu genel taksimin yanı sıra şer, ‘ademî ve vücûdî olmak üzere bir başka açıdan iki kısma ayrılır. Bunlardan bizzat şer olan, bir şeyin varlığı, bekası ve kemali için zaruri bulunan unsurların yokluğudur. Bir başka ifade ile hayrı gerektiren niteliklerin bir varlıkta bulunmaması gerçek şerdir (‘ademî). Bu bakımdan şer varlıkla değil yoklukla bağlantılı kabul edilmiştir. Dolayısıyla varlık alanına çıkarılan şeyler bizzat şer olarak kabul edilmemiştir. Alemde insana zarar veren felaket ve musibetler türünden bazı şerler varsa da bunlar belli amaç ve hikmetler taşıdığından mutlak şer olarak değerlendirilmemiştir. Gerçek şer insanların ilâhî buyruklara aykırı olan ve günah adı verilen davranışlarıdır (İbn Kayyım, s.181-182; Celeyend, s.161-162,168).
Şerrin kaynağına ilişkin olarak Allah’ın şerle münasebeti öne çıkarılmış ve günümüzde Allah’ın varlığına yönelik itirazları da içeren şerle ilgili çeşitli sorulara cevaplar verilerek problemin ulûhiyyetle ilgili boyutu tartışılmıştır. Bu soruları şöyle özetlemek mümkündür: Alemi, hikmet ve rahmet sahibi olan Allah yarattığına göre neden şerre yer vermiş, onu sadece hayrın hüküm sürdüğü ve şerrin bulunmadığı bir şekilde var etmemiştir? Bütün kötülüklerin başı olan şeytanı neden yaratmıştır? İnsanı cennette yarattıktan sonra niçin oradan çıkarıp dünyaya göndermiş ve yeryüzünde kötülük yapmasına kapı açmıştır? İnsanları yalnızca kendisine tapmaları için yaratmışsa neden çok az bir kısmı bunu yapmakta ve çoğunluğu isyan içinde yaşamaktadır? İsyan edenleri değil de niçin mükellef olmayan çocuklara ve masum insanlara acı çektirmektedir? Buyruklarına aykırı davranacaklarını bildiği halde neden insanlara, altından kalkması çok zor olan bir yükümlülük yüklemiştir? İnanmayanların ahirette azap yeri olan cehenneme atılacakları dikkate alınırsa din insanlar için bir şer kaynağı değil midir? (el-Hâdîilelhak, II,140-141; İbn Kayyım, s.184-185,226-227). Bu gibi sorulardan hareketle şerrin Allah’a nispet edilip edilemeyeceğini tartışan alimler öncelikle Allah’ın kötülük yapmaya kudreti bulunup bulunmadığı üzerinde durmuştur. Alimlerin büyük çoğunluğu Allah’ın şer işlemeye kadir olduğu görüşündedir. Tespit edilebildiği kadarıyla sadece Nazzam, Câhız ve Ebû Ali el-Esvârî gibi bazı Mu’tezile alimleri Allah’ın şer işlemeye kadir olmadığını ileri sürmüştür (Hayyât, s.38; Kâdî Abdülcebbâr, el-Muğnî, VI/I,127; Tûsî, s.89; İbnü’l-Vezîr,s.222).
Şerrin Allah’a nispet edilmesi ve kaderle ilişkisi, en çok tartışılan problemler arasında yer almıştır. Bu konuda ileri sürülen görüşler iki noktada toplanabilir: 1. Bütün varlık ve olayları dileyen ve yaratan Allah’tır, dolayısıyla şerrin de var olmasını dileyen ve yaratan odur. Buna göre hayrın yanı sıra şer de kader ve kaza planına dahildir. Kur’an’da, hayır ve şer dahil her şeyin Allah’tan olduğuna inanmak gerektiği açıkça belirtilmiş; Allah’ın dilediğini aziz, dilediğini de zelil yaptığına dikkat çekilmiştir (en-Nisâ 4/78, Âl-i İmrân 3/26). Allah’ın şerri yaratması bir hikmet ve amaca değil tamamen ilahî iradeye dayanır. Allah dilerse kuluna hayır, dilerse şer takdir eder. Dilerse hayatı boyunca itaat ederek yaşayan bir mümini cehenneme atıp cezalandırır, buna mukabil ömrünü inkar ve isyan ederek geçiren bir kafiri de cennete gönderip mükafatlandırır (Âmidî, s.65-66,224; İbn Kayyım, s.198-199; Âlûsî, XXIII,244). Eş’ariyye ve Cebriyye mensupları bu görüştedir. 2. Allah şerri dilemez ve yaratmaz. Allah kader ve kazada şerre yer vermemiştir.. Çünkü o adalet ve hikmet sahibi olup kötülük yapmaktan münezzehtir. Naslarda Allah’a hiçbir şer nispet edilmediği gibi aklî deliller de Allah’ın şer işlemediğini kanıtlar. Zira o şerrin çirkin bir fiil olduğunu ve bu fiili yapanın da kötü bir zat olduğunu bilir. Yüce bir varlık olan Allah bu sebeple şer işlemez. Ayrıca kötülük yapmak o fiili gerçekleştirmeye bağlı bir ihtiyaçtan kaynaklanır, Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Allah’ın kullarına bazı musibet ve felaketlerin yanı sıra bir kısım hastalıklar vasıtasıyla acı çektirmesi, sonunda ulaşacakları bir faydadan dolayıdır. Çünkü bunlar, yapılan isyana dünyada verilen bir ceza olabilir veya kulu imtihan etme amacı taşıyabilir, yahut da ahirette mükafata ermesini sağlamak maksadı güdebilir, bu sebeple de bunları şer olarak değerlendirmemek gerekir. Bu manadaki şerleri Allah’ın yarattığını söylemek mümkündür. Ancak fayda vermek amacına yönelik olduğundan bunlar gerçek şer kapsamına dahil edilmemelidir. Bu tür musibetleri yaratmak şer işlemek anlamına gelmez. Şu halde şer Allah’ın fiili de, fiilinin bir sonucu da değildir. Allah doğrudan doğruya kendisi bir şer işlemediği gibi kullarının yaptığı şerleri de yaratmaz. Mu’tezile ve Şia alimleri bu görüştedir. Mu’tezileden Abbâd b. Süleyman ise Allah’a hiçbir şekilde şerrin nispet edilemeyeceği görüşündedir (Eş’arî, s.245-246; Kâdî Abdülcebbâr, el-Muğnî, V,34, VI/I,177; Şerîf el-Murtaza, I,267-271; Süyûrî,s.28). 3. Allah’ın zatına, sıfatlarına ve fiillerine şer nispet edilemez. Bu sebeple Allah mutlak anlamda şerri dilemez ve işlemez. Zira Allah’ın belirlediği kaza ve kaderde hep hayır vardır, şer yoktur; şer sadece onun yaratıklarında mevcuttur, dolayısıyla şer onun fiili değil; aksine belirlemek (takdîr), hüküm vermek (kazâ) ve yaratmak (tahlîk) gibi fiillerinin bir sonucudur. Öyle ise şer kader ve kaza değil mukadder, makzî, mahlûk-makdûr ve mef’ûldür. Bu itibarla Allah şerri doğrudan doğruya işlemez ve yaratmaz, şerri salt şer olmasını sağlamak amacıyla değil sadece dolaylı olarak yaratır. Şerrin ilâhî irade kapsamına girmesi sadece bu açıdandır.Yani farklı özellikler verdiği maddeyi ve kötülük yapabilen bir yeteneğe sahip kıldığı insanın yanı sıra şeytanı yaratması ve bunu dilemesi şerrin var olmasına sebep teşkil etmektedir. Kısaca belirtmek gerekirse, taşıdıkları özelliklerle birlikte canlı ve cansız varlıkların yaşamasına elverişli bir düzenlemeye tabi tutulan alemi yaratmak kaçınılmaz bir şekilde şerre imkan verir. Allah’ın isimleri ve sıfatları onun şerri işlemediğini ve fillerinin bütünüyle hayır olduğunu kanıtlar. Allah’ın es-Selâm, el-Kuddûs, el-Hakîm ve el-Hamîd gibi isimleri onun ayıp, hata ve kusurlardan, şerri dilemek ve işlemekten münezzeh ve övgüye layık yüce bir varlık olduğunu ifade eder. Mülkünde yaptığı tasarrufların sonucu, bazı yaratıklar açısından şer olsa da genel çerçevede lütuf, hikmet ve fayda içermesi bakımından hep hayra yöneliktir. Şer ise bir düzenlemeyi, yapılması gereken şeklin dışında bir tarzda gerçekleştirmek ve yerli yerinde yapmamaktır. Allah’ın yaptığı düzenlemeler için bu durum söz konusu değildir. Allah’ın, kendisine hayrı nispet edip şerri zatından nefyetmesi, ayrıca hayrı emredip şerri yasaklaması ve emirlerine uyanlardan razı olup yasaklarını çiğneyenlere gazap etmesi de onun şerri işlemediğini kanıtlar. Selefiyye ve Mâtürîdiyye alimleri bu görüştedir (Nesefî, I,96; İbn Teymiyye, V,123-125; İbn Kayyım, s.179-181,268-273 ) .
Şerrin kaynaklarından birini teşkil etmesi açısından insan ve fiilleri de problemin önemli unsurlarından birini oluşturur. Çünkü insan ruh ve bedenden oluşan bir varlıktır. Bedeni ise maddî unsurlardan yaratılmıştır. Hastalanması, sakatlanması, çeşitli felaket ve acılara maruz kalması nedeniyle bedenin varlığı başlı başına bir şer kaynağı olabilmektedir.İbn Sînâ bu görüştedir (Ebû Zeyd, s.179). İrade sahibi bir varlık olan insanın fiilleri hayır ve şer kısımlarına ayrılır. İnsan isteyerek hayır olan bir fiili gerçekleştirdiği gibi şer olan bir fiili de yapabilmektedir. Tabii afetler istisna edilecek olursa dünyada vuku bulan şerlerin büyük bir kısmının, hür iradesini kullanan insan eliyle gerçekleştiği ve bunların da ilâhî buyruklara aykırı davranmaktan kaynaklandığı söylenebilir. İnsana ait fiillerin kaza ve kader planına dahil olması bakımından konunun ilâhî sıfat ve fiillerle ilgisi bulunmakla birlikte Cebriyye’ye dışında kalan alimlerin çoğunluğu insanın şerre kaynaklık yaptığı görüşündedir. Her ne kadar iradesi dışında düzenlenmiş bulunan bir çevrede yaşıyorsa da fiillerini hür iradesiyle gerçekleştirdiği için insanın yaptığı bütün kötülükler kendi eseridir ve gerçek anlamda faili olması nedeniyle de onlardan bizzat sorumludur. Çünkü insan şer olan fiilleri gerçekleştirmekle aslında Allah’ın hayra yönelik olarak düzenlediği kaza ve kadere muhalefet etmiştir. İnsanın günah işlemesi ve şer olan filleri yapmasının anlamı budur. İbn Sînâ gibi bazı filozofların yanı sıra İslâm alimlerinin çoğunluğu bu görüştedir (Ebû Zeyd, s.183-193; Celeyend,s. 168).
Kelâm alimlerinin şer problemini çözmek ve alemde var olar şerleri yorumlamak üzere ileri sürdüğü görüşlerin hareket noktasını ilâhî fiillerin bir hikmet ve amacı bulunup bulunmadığı meselesi teşkil eder. Bu konuda benimsenen görüşler şöyledir: 1. İlâhî fiillerin hiçbir hikmet ve amacı yoktur. Yüce Allah bütün fiillerini mutlak olan ilim, irade ve kudretiyle yapar, onun fiillerinde bir hikmet ve amaç bulunduğunu ileri sürmek yanlıştır. O bütün mülkün sahibidir ve mülk sahibi olarak mülkünde dilediği tasarrufları yapma hakkı bulunduğundan tasarruflarından ötürü sorgulanamaz. Alemde şer gibi görünen varlık ve olayları açıklamanın en doğru yöntemi ilâhî fiillerin herhangi bir hikmet ve amaçla ilişkilendirilmemesidir. Kullarına zulmetmekten münezzeh olduğuna göre Allah’ın yaptığı her şeyin hayır olması gerekir. Bu sebeple alemdeki varlık ve olaylar hakkında “ Allah bunları niçin yaratmıştır, bunların hikmet ve amacı nedir” gibi sorular sorup bunlara cevap bulmaya çalışmak anlamsızdır ve bunların herkesi tatmin eden cevapları da yoktur. Eğer ilâhî fiillerin mutlak anlamda bir hikmeti ve amacı olsaydı bunlar insanlarca bilinebilirdi. Realite ise bunun böyle olmadığını göstermektedir. Ayrıca ilâhî fiillerin bir hikmeti ve amacı bulunduğunu ileri sürmek ilâhî iradenin bunlarla sınırlı olmasını gerekli kılmak gibi bir sakıncayı da içerir. Şu halde şer probleminin, naslara ve aklî bilgilere en uygun olan çözümü budur. Eş’ariyye ve Cebriyye’ye mensup alimler bu görüştedir (Râzî, el-Erbaîn, I,353; el-Metâlibu’l-âliye, III,317; İbn Kayyım, s.185-186; Râgıb el-Isfahânî, s.252). 2. İlâhî fiillerin mutlak olarak bir hikmet ve amacı vardır. Çünkü Allah hakîmdir, hikmet sahibi oluşu bütün fiillerinin mutlaka bir hikmeti ve hayra yönelik bir amacı bulunduğunu kanıtlar. Ancak bütün ilâhî fillerin hikmet ve amacını insan tamamen bilmez. Zira insanın bilgisi sınırlıdır, bütün varlık ve olayları kuşatamaz, mutlak ve mükemmel değildir. Şer problemine yaklaşırken bu durumun dikkate alınması gerekir. Aksi takdirde kullarına asla zulmetmeyen, bütün peygamberlerini, insanları iyilik yapıp kötülükten sakınmaya davet etmek amacıyla gönderen ve yegane gerçek tanrı olması itibariyle en yüce varlık olan Allah’a şerri nispet etmekten kurtulmak imkansız hale gelir. Halbuki açık anlamlı naslar ve kesin aklî bilgiler Allah’ın kötülük yapan bir varlık olmaktan münezzeh olduğunu kanıtlayıcı mahiyettedir. Buna göre alemde var olan şerlerin mutlaka bir hikmeti ve hayra yönelik bir amacı vardır. İnsanın içyüzünü bilmekten veya aklî yorumunu yapmaktan aciz kalması şerrin hikmeti bulunmadığı anlamına gelmez. Şer probleminin çözülmesi bağlamında şu yorumları yapmak mümkündür: a. Dünyada galip olan şer değil hayırdır, var olan şerler ise mutlak olmayıp izâfî ve geçicidir, ayrıca dünyada veya ahirette büyük bir hayrın kazanılmasına vesiledir. Büyük bir hayra ulaşmak için küçük bir şer gerekli ise bu şer olarak değerlendirilmemeli, aksine hayra vesile olan her şey hayır kabul edilmelidir. Büyük bir hayra vesile olan şerri terk etmek ise şerdir ve makul değildir. Üstelik bir yönden şer olan bir varlık veya olay bir çok yönden hayır olabilir. Meselâ ameliyat olmak acı vermesi yönünden bir şer ise de sağlığına kavuşmasını sağlaması açısından insan için büyük bir hayırdır. Yine yakıcılığı yönünden ateş bir şer ise de insanın hayatını sürdürmesini sağlaması bakımından büyük bir hayırdır. Bu konudaki örnekleri çoğaltmak mümkündür. Şu halde alemdeki şer izâfîdir. b. Dünyadaki şerlerin bir kısmı, Allah’a karşı yükümlülüklerini yerine getirmeyen insanları denemek, uyarmak ve ibret almalarını sağlamak gibi insanın faydasına olan bir hikmete bağlı olabilir. Fakirlik, bedensel ve ruhsal yönden kusurlu olarak yaratılmak, hastalık, tabii afetler ve felaketler bu tür şerler arasında sayılabilir. Yaratıldığı zamanın başlangıcından günümüze kadar geçen süreçte bunca bilgilendirilmeye rağmen insanın yaratılış amacına aykırı davranması, Allah’tan gafil olup ona teşekkür etmekten kaçınması insanın ibret dolu sahnelerle karşı karşıya bırakılmaya ve bu sayede uyarılmaya ihtiyacı bulunduğunu gösterir. Bu uyarılar sayesinde insan acizliğini fark etme, Allah’a yönelip yakınlaşma, dua edip niyazda bulunma imkanı elde edebilir (Râğıb el-Isfahânî, s.252-255; Gazzâlî, s.68-69; İbn Rüşd, s.197;İbn Kayyım, s.180-190,269 ; İbnü’l-Vezîr,s.210-211).
Şer problemi, (teodise-theodicy) Batı felsefesinde Allah’ın varlığına ilişkin nizam ve gaye delilinin (teleolojik delil) eleştirisine dair tartışmalara da konu olmuş ve “şayet her şeye gücü yeten ve mutlak anlamda iyilik sahibi olan yüce bir tanrı varsa dünyada neden kötülük mevcuttur” tarzında ateistlerce Allah’ın varlığına yapılan itirazın dayanak noktasını teşkil etmiştir. Zira ateistlere göre evren iyilik sahibi yüce bir tanrı tarafından yaratılmışsa dünyada kötülüğün bulunmaması gerekirdi. Halbuki dünyada kötülüklerin varlığı inkar edilemez bir gerçektir (Aydın, s.208).
İslâm alimlerinin, erken devirden itibaren ilgilendikleri şer problemine değişik yaklaşımlarda bulundukları ve bunun, inşa ettikleri kelâm sistemini çeşitli noktalarda etkilediği anlaşılmaktadır. Farklı yaklaşımlarına rağmen alimler Allah’ın, dünya ve ahirete yönelik hayır içermeyen hiçbir şer yaratmadığı görüşünde birleşmiştir. Eş’ariyye ve Cebriyye mensuplarının şer problemini aşmak için ilâhî iradeye sığınıp bunu öne çıkarması ve ilâhî fiillerin hikmetle irtibatı bulunmadığını; Mu’tezile mensuplarının ise şerrin, ilâhî fiillerin bir sonucu olmadığını ve dolaylı bir şekilde dahi olsa ilâhî irade kapsamına girmediğini iddia etmesi isabetli görünmemektedir. Zira, yarattığı varlık ve olayların bütün hikmetlerini bilmenin mümkün olmadığı düşüncesinden hareketle Allah’ın fiillerini hikmetsiz kabul etmek nasların yanı sıra aklî bilgiler ve vuku bulan olaylarla örtüşmez. Allah’ın her şeyi dileyen, dilediğini yapan ve yaptıklarından sorgulanamayan aşkın bir varlık olması fiillerinin hikmetli olmasına engel teşkil etmez, aksine iradesinin hikmetli olması yüceliğinin bir kanıtı olur. Belli bir hikmet ve amaç taşısa da alemde şerrin var olması ve şer işleme hürriyetine sahip bir fail olarak insanı yaratmayı dilemesinin ardından bunu gerçekleştirmesi Mu’tezilî görüşün zayıflığını kanıtlayıcı mahiyettedir. Batılı ateist düşünürlerin, dünyadaki kötülüğün “yüce bir tanrı” düşüncesiyle örtüşmediğini iddia ederek şer problemini Allah’ın varlığını inkar etme aracı olarak kabul etmesi tutarlı değildir. Çünkü dünyada hakim unsur hayır ve iyiliktir. Farklılık arz eden şerlere gelince bunların dünya veya ahiret açısından hayır içeren ve hayra yönelik bulunan tarafları vardır. Bilgi üretme kabiliyeti sayesinde insanın şerrin üstesinden gelecek bir donanıma sahip kılınması ve bir kısım şerlere dair makul bir yorumun yapılabilmesi şer probleminin ateizm için bir dayanak olmadığını kanıtlar. Şerlerin bir kısmı ise insanın yaptığı ahlâkî kötülüklerden ibarettir ve sorumlusu insanın kendisidir. Ayrıca alemde yapılan düzenlemede çeşitli amaçlarla şerre yer verilmesi, hikmet sahibi bir düzenleyicisinin bulunmadığını göstermez, aksine hayra yönelik bir hikmet bir amaca bağlı olarak bunu düzenleyen bir düzenleyicisi bulunduğunu kanıtlar. Bu açıdan bakılınca şerrin, Allah’ın varlığına değil sıfatlarına ilişkin bir problem olduğunu kabul etmek gerekir.
Günümüzde şer problemine dair çeşitli monografiler yayımlanmıştır. Bazıları şunlardır: Muhammed el-Hamdân Mefhûmu’ş-şer ve masdaruh beynes’-Selef ve’l-Mu’tezile (Riyad 1403), Munâ Ahmed Muhammed Ebû Zeyd el-Hayr ve’ş-şer fi’l-felsefeti’l İslâmiyye: Dirâse mukârene fî fikri İbn Sînâ (Beyrut 1991), Harrâs Bu’lâkî el-Hayr ve’ş-şer fi’l-fikri’l-İslâmî (Tunus 1986), Sâmî Said Ahmed el-Usûlü’l-ûlâ li-efkâri’ş-şer (Bağdat 1970), Muhammed es-Seyyid el-Celeyend Kadıyyetü’l-hayr ve’ş-şer fi’l-fikri’l-İslâmî (Dâru’l-‘ulûm 1991), Muhammed Mütevellî eş-Şa’râvî el-Hayr ve’ş-şer (Kahire 1991), Lütfullah Cebeci Kur’an’da Şer Problemi (Ankara 1985).

BİBLİYOGRAFYA

Eş’arî, Makâlât (Ritter), s.245-246;
Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd s.6,17,26,34-35,41,59,141;
Hayyât, el-İntisâr, 38,48,60,73;
Kâdî Abdülcebbâr, el-Muğnî, V,34, VI/I,3, 21-22,127,177, VI/II,101,219, XI,85-97;
a.mlf., el-Muhtasar fî usûli’d-dîn (Resâilü’l-‘adl ve’t-tevhîd içinde), Dârü’l-hilâl 1971, I,120-121,201-211,
a.mlf., Şerhu’l-Usûli’l-hamse, s.511-515;
el-Hâdîilelhak, er-Red ve’-ihticâc (Resâilü’l-‘adl ve’t-tevhîd içinde), Dârü’l-hilâl 1971,II,140142,
Tûsî, el-İktisâd fîmâ yete’allek bi’l-i’tikâd, Necef 1979, s.84-90,142-143,
Nesefî, Tebsıratü’l-edille (nşr.Claude Selamé), Dımaşk 1990,I,94-96;
Gazzâlî,el-Maksadü’l-esnâ (nşr.Fadluh Şehâde), Beyrut 1982, s.68-69,
a.mlf., el-İktisâd fi’l-i’tikâd, Ankara 1962, s.110,115,163-164,
Râzî, Tefsîr,VI,28,
a.mlf., el-Erbaîn, Kahire 1986, I,353,
a.mlf., el-Metâlibü’l-âliye, Beyrut 1987, III,317;
Âmidî, Gâyetü’l-merâm, Kahire 1971, s.65-66, 224,234-236;
Eş-Şerîf el-Murtaza, İnkâzü’l-beşer mine’l-cebr ve’l-kader , I, 267-271;
Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, “şrr” md.;
a.mlf., el-İ’tikâdât, Beyrut 1988, s.252-262;
İbn Rüşd, el-Keşf ‘an menâhici’l-edille, Beyrut 1998, s.194-197;
İbn Teymiyye, Mecmû’atü’r-resâil, Baskı tarihi ve yeri yok (Lecnetü’t-türâsi’l-‘Arabî), V,123-125;
Süyûrî, Şerhu’l-Bâbi’l-hâdîaşer, Tahran 1365, s.28;
İbn Kayyım, Şifâu’l-‘alîl, Kahire 1323, s.179-205, 226-227,268-271;
İbnü’l-Vezîr, Îsâru’l-hak ‘ale’l-halk, Beyrut 1983, s.210-211,222,237-238,345;
Âlûsî, Rûhu’l-ma’ânî, III,115,XXIII,144;
Abduh, “Suâl ve cevâb”, Mecelletü’l-menâr,III,158-160;
Ahmed Muhammed Ebû Zeyd, el-Hayr ve’ş-şer, Beyrut 1991, s.14,179,183-193;
Muhammed es-Seyyid Celeyend, Kadıyyetü’l-hayr ve’ş-şerfi’l-fikri’l-İslâmî, Kahire 1981, s.161-168, 144-245;
İzzeddib Belîk, Mevâzînü’l-Kur’ani’l-Kerîm, Beyrut 1983, 235-236,241-243;
Montgomery Watt, İslâm Düşüncesinin Teşekkül Devri, çev. Ethem Ruhi Fığlalı, Ankara 1981, s.300-304;
Mehmet Aydın, Din Felsefesi, İstanbul 1992, s.208.

YUSUF ŞEVKİ YAVUZ

Yorum Yapın

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.