YÖK BAŞKANI SAYIN PROF.DR.ÖZCAN’DAN BEKLENTİLERİMİZ

Ülkemizin en önemli kurumlarının başında üniversitelerin geldiği tartışılamaz bir gerçektir. Zira üniversiteler bilgi üretebilen yegane kurumlarıdır. Bilgi üretemeyen ve ürettiği bilgiyi teknolojiye dönüştüremeyen toplumların geri kalması, bu toplumların oluşturduğu devletlerin bir ideolojik çatışma alanı haline gelmesi ve bunun da ötesinde dünya siyasetinde hakim değil mahkum, yani güçlü devletlerin verdiği hükümlere boyun eğmek zorunda kalan bir uydu devlet olması kaçınılmazdır. Devletimizi yönetenlerin, bu gerçeği dikkate alarak üniversiteleri gelişmiş Batılı Devletlerdeki üniversite standartlarına yükseltmeleri gerektiği açıktır. Sağ uyulu ve ön yargılarından arınabilen herkes görüyorki üniversitelerimizde 1960 lı yıllardan itibaren ideoloji bilimsel bilgi üretmenin önüne geçmiştir. Bunun tabii bir sonucu olarak da üniversitelerimizde bilimsel bilgi üretimi gelişmiş ülkelerin gerisinde kalmış, dünya çapında bilim adamı yetiştirmekte de üniversitelerimiz oldukça başarısız bir konuma düşmüştür. Otuz yıllık bir akademisyen olarak bu acı gerçeği ifade etmeyi bir görev addediyor ve bu maksatla da YÖK Başkanlığına yeni atanan sayın Prof.Dr.Yusuf Ziya Özcan’a yardımcı olacağı düşüncesiyle YÖK ve Üniversitelerin yapılanması hakkındaki düşüncelerimi bu yazımda okuyucularla paylaşmak istiyorum. Her şeyden önce 12 Eylül Askeri Yönetiminin ürünü olan YÖK üniversiteler üzerinde ideolojik bir baskı aracı olmaktan çıkarılmalı ve üniversiteler 12 Eylül öncesi dönemde olduğu gibi bilimsel ve idari özerkliğe kavuşturulmalıdır. Üzülerek söylemeliyim ki bugün üniversiteler lisenin devamı mahiyetinde bir yüksek okul statüsüne indirilmiştir. Akademik kadro edinebilmek için ders yükü dikkate alınmakta ve sanki üniversite akademik araştırmaların yapıldığı bir bilgi üretme kurumu değilmiş gibi ne yazık ki YÖK yönetimi tarafından sadece ders verilen bir okul olarak görülmektedir. Halbuki üniversitede ne kadar çok akademisyen yetiştirilirse o kadar fazla bilimsel bilgi üretilir. Bir öğretim üyesi nekadar az derse girerse o ölçüde bilimsel araştırma yapma fırsatı yakalamış olur.Şayet yetişmiş bir eleman varsa bunun üniversiteye kazandırılmasına YÖK’ün müdahalede bulunamaması gerekir diye düşünüyorum. Bırakın yetişmiş bir akademisyeni, bir araştırma görevlisi alabilmenin YÖK’ün iznine bağlı olduğu bir üniverstenin idari özerkliğinden bahsedilmesi herhhalde mümkün değildir. Bu itibarla ilk reform olarak YÖK’ün üniversiteler üzerindeki idari diktatörlüğü kaldırılmalıdır. İdari özerkliğin bir parçası olarak rektör ve dekanlar öğretim üyeleri tarfından seçilmeli, bu günkü tepeden tayin usulü kaldırılmalı ve böylece üniversitelere demokrasi gelmelidir, tıpkı 12 Eylül öncesinde olduğu gibi. İkinci olarak üniversite öğretim elemanları bilimsel kanaatlerini hiç bi korku ve endişe taşımadan açıklayabilmeli, eleştiri yapabilmeli ve bunun akabinde herhangi bir soruşturmaya tabi tutulması hukuki bakımdan engellenmelidir. Bu özgürlük bilim üretmek için olmazsa olmaz temel bir şarttır. Özgürlüğün bulunmadığı bir ortamda bilgi üretilemez. Çağdaş yönetim modeli demokrasi olduğuna göre bu model ilk önce üniversitelerde uygulanmalıdır. Eğer bir yerde demokrasi varsa orada diktatörlük bulunmaz ve barınamaz. Şahsen ben bir öğretim üyesi olarak evrim teorisi hakkında Batılı bazı bilim adamlarınca da dile getirilen düşüncelere benzer düşüncelerimi bir makalede yazdığım için ne yazık ki TÜBA üyesi bir akademisyenin şikayeti üzerine YÖK tarafından hakkımda soruşturma açılmış ve üniversiteden atılmam istenilmiştir. Üçüncü olarak üniversite öğretim üyelerinin bilimsel açıdan kendilerini geliştirmek amacıyla hiç olmazsa beş yılda bir yıl yurt dışına maddi imkanlar sağlanarak gönderilmelidir, yine tıpkı 12 Eylül öncesi dönemdeki üniversitelerde uygulandığı gibi. Dünyadan, özellikle gelişmiş Batılı üniversitelerdeki araştırmalardan ve buralarda uygulanan yöntemlerden habersiz kalmak düşünülemez. Bugünkü uygulamada bir öğretim üyesi yurt dışına çıkmadan emekli olabilir. Acıdır, ancak gerçek budur. Dördüncü olarak üniversite öğretim üyeliği cazip hale getirilmelidir. Belirtmeliyim ki dört çocuğumu da üniversitelerde okutmaya muvaffak oldum, fakat hiç birini akademisyen olmaya ikna edemedim. Çünkü babalarının maddi durumunu bizzat görüp yaşamışlardır ve bir öğretim üyesinin maddi imkanları onlara hiç de cazip gelmemiştir. Bu da bir başka acı gerçektir. Sayın yeni YÖK Başkanı başta olmak üzere ülkemizi yöneten sayın Cumhurbaşkanı’na, ve sayın Başbakan’a arz ederim.

Yorum Yapın

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.