'Güncel Konular' kategorisi için arşiv

12 EYLÜL’DE YAPILACAK REFERANDUMA NEDEN EVET DEMEK GEREKİR ?

Çarşamba, 18 Ağustos 2010

12 Eylül’de yapılacak olan ve askeri vesayet rejiminin ürünü bulunan anayasa değişikliğine ilişkin referandumda demeokrasiden, adaletten, hak ve hukuktan yana olanların mutlaka evet demesi gerekir. Çünkü zümre diktatörlüğünü açıkça savunan askarlerin emirleriyle hazırlanıp terörden bıkmış bulanan halka onaylatılan mevcut anayasa, halkın iradesini, anayasa mahkemesine tayin ettikleri 11 bürokrat vasıtasıyla çok kolay bir şekilde geçersiz hale getirebilmektedir. Yine mevcut anayasa bir dini azınlığın hükümranlığına verilmiş Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yanı sıra Yargıtay ve Danıştay eliyle halkın iradesi ve hukuk çok basit bir yolla katlediebilmektedir. Yine mevcut anayasa, zümre diktatörlüğünü sürdürebilmek için karanlık örgütlerin kurulmasına ve bunlar vasıtasıyla diktatörlük rejimini korumak uğruna masum insanların kanlarının akıtılmasına fırsat vermekte ve bunu meşrulaştırabilmektedir. Ülkemizde kaos meydana getirebilmek için Hatay’ın Dörtyol ilçesinde dört polisin acımasızca öldürülmesi bu konuya dair en son ve en açık bir kanıttır. Bu hadiseyi hiç untmamak ve bu gerçekleri beynimize kazımak mecburiyetindeyiz. Bunlar laftan değil yaşanan gerçeklerden ibarettir. Laf salatasıyla insanları etkilemeye çalışmak mümkündür. Ancak gerçekler laf salatasını darmadağın etmeye muktedirdir. Çünkü yaşanan olaylar haktır, hakkın karşısında batıl ise her zaman yok olmaya mahkumdur. Bu sebeple 12 Eylül referandumunda hayır oyu kullanmak için laf salatası yapan zümre diktatörlüğü yandaşı olan siyasetçilere aldanmamak icab eder.Bu konuda benim yaşadığım gerçekler de var ve bu gerçekler referandumda evet dememi zorunlu kılmaktadır. Ülkesine hizmet etmiş 34 yıllık bir akademisyen olarak ben de zümre diktatörlerinin baskıcı uygulamalarına maruz kalmış bir vatandaşım. Benim Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde hazırladığım ve yayımladığım Kur’an-ı Kerim’de Tefekkür ve Tartışma Metodu adlı doktora tezim Milli Eğtim Bakanlığı tarafından tavsiye edilen kitaplar listesine alınmıştı. 28 Şubat askeri darbesinin ardından benim tezim diktatörlerin emriyle bu listeden çıkartılmış ve irticaî bir kitap olarak ilan edilmiştir. Halbuki hazırladığım doktora tezi üniversitede görev yapan akademisyenlerin denetiminden geçmiş ve akademik jürüinin onayını almıştır. İrtica ile filan da hiç alakası yoktur. Tamamen Kur’an’da düşünme ve tartışma yöntemini irdeleyen bir çalışmadır. Buna rağmen askerlerin hoşuna gitmemiş ve listeden çizilmiştir. 28 Şubat askeri darbesinin ardından yaşadığım ikinci bir olay da evrim teorisi hakkında Batı’da yapılan eleştirilere atıfta bulunarak ve onların ifadesini kullanarak evrimin bilim adına ileri sürülmüş bir hurafe olduğuna ilişkin hükümlere bir yazımda yer vermemden ötürü üniversiteden atılmam için YÖK nezdinde girişim başlatılmasıdır. Bu gün Erkenekon Terör Örgütü’ne üye olmakla suçlanan eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz döneminde yazılı ifadem alınmış ve göerevime son verilmek istenmiştir. Halbuki Üniversitelerin bilimsel özerkliğe sahip kurumlar olması gerekir. Üniversitelerde her türlü düşünce tartışılır, bir teze karşı başka bir tez ileri sürülür ve bilim böyle gelişir. Ancak ülkemizi eline geçirmiş zümre diktatörleri üniversiteleri ortaçağ engizisyon mahkemelerine çevşrmeye çalışmışlardır. İşte bu sebeple diyorum ki bütün bu baskıcı tavırların önüne geçmenin yolu Demokrasi’nin önünü açmaya vesile olan yeni anayasa değişkliğine evet demekten geçer. Bilesiniz ki hayır oyu kullanmak demeokresiye hayır demektir, bilime hayır demektir, hukukun üstünlüğüne hayır demektir, karanlık örgütlerin masum insanları öldürmesini tasvip etmektir. Evet demek ise bilime evet demektir, hukukun üstünlüğüne evet demektir, karanlık örgütlerin çökertilmesine evet demektir. Gerçekler ortada, dileyen katilllere destek verir, dileyen ise katillerin yargılanmasına…

SAYIN BAŞBAKAN :FIRSAT KAÇMADAN ACİL DEMOKRASİ GEREK

Salı, 09 Şubat 2010

YÖK tarafından düzenlenen son katsayı kararının, Zümre Diktatörleri’nin elinde bulunan Danıştay tarafından yürütmesinin durdurulması da gösteriyor ki Türkiye’de demokrasi yok, zümre diktatörlüğü var, hala yürürlükte olan rejim cumhuriyet ve demokrasi değil zümre diktatörlüğüdür. Milletin seçtiği iktidarın yaptığı yasaları da yine zümre diktatörlerinin elinde bulunan Anayasa Mehkemesi tarafından iptal edilmektedir. Kurulan bu iki çark sayesinde zümre diktatörlüğünden Cumhuriyet ve Demokrasi rejimine bir türlü geçit verilmiyor. Bu durumda Hükümet’e, dolayısıyla Ak Parti’ye düşen görev acil bir şekilde, ülkeyi tıkayan bu kurumların, Cumhuriyet ve Demokrasi’ye geçişi mümkün kılcak şekilde hizaya getiren Anayasa değişikliklerini gerçekleştirip referanduma sunmaktır. 2007 seçimlerinin ardından başlatılan Anayasa değişikliğine ilişkin çalışmalarını, zümre diktatörlerinin tehditleri karşısında duduran Ak Parti yöneticilerinin isabet edemedikleri anlaşılmaktadır. Ak Parti’ye yeni bir kapatma davası açılacağına ilişkin olarak basında yapılan yorumlar da bu görüşümüzün açık bir kanıtıdır. Seçimlere bir yıldan biraz fazla bir zaman vardır. Yapılacak bir referandum erken seçim isteyen muhalefetin taleplerini de büyük ölçüde kıracaktır. Çünkü ben şahsen, millet çoğunluğunun cumhuriyet ve demokrasiden yana tercihlerini kullanacağından eminim. İster sağcı, ister solcu olsun cumhuriyet ve demokrasi taraftarı olan aydınların da bunu kalemleriyle destekleyecekleri düşüncesindeyim. Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bu konuda “beni gaza getirmek isteyenler var ” şeklindeki çıkışı da isabetli görünmemektedir. Ak Parti’ye açılan kapatma davasının ardından Anayasa Mahkemesi Başkanı sayın Haşim Kılıç’ın parti kapatmanın öününe geçecek anayasal değişikliğin yapılması gerektiğine dair çağrısını karşılıksız bırakmasnı da doğrusu anlayamadım. Umarım bu sefer sözünü ettiği bazı anayasal değişiklikleri yapmaktan son anda vaz geçmez ve yavaş davranmaz. Zira bu değişikliğin geciktirilmeye tahammükü yoktur, iş işten geçmeden bir an önce yapılmalıdır. Eğer demokrasi olmazsa hukuk da olmaz, adalet de olmaz, ekonomik kalkınma da olmaz, aksine hukuk kurumları adalet dağıtmak yerine ideoloji dağıtır. Nitekim Danıştay ve anayasa Mahkemesi bunu her fırsatta yapmaktadır. Üstelik bunu yaparken çağlık adına yaptıklarını iddia ediyorlar. Fakat çağdaş Batı Ülkerine baktığımızda üniversiteye girebilmenin kriteri sadece bilgidir, başarıdır, ideolojı değil. Bizim zümre diktatörleri ise diyorlar ki “arkadaş benim gibi düşünmüyor, benim gibi inanmıyor ve benim gibi yaşamıyorsan sen üniversitede istediğin eğitimi alamazsın; doktor, avukat ,yargıç, yönetici olamazsın, yok öyle yağma..biz dinine bağlı ve dindar insan istemiyoruz”.İşte ülkemizin içler acısı olan çağdışı yapısı. Gericiliğin ve çağdışılığın adı ülkemizde çağdaşlık olmuş artık.

LAİKLİK DİN DEĞİLDİR

Cumartesi, 28 Haziran 2008

Anayasa Mahmemesinin dînî inancı gereği olarak örtünmeyi kamu kurum ve kuruluşlarında yasaklaması ve bunu da laiklik ilkesine dayandırması aslında laikliğin bir din olduğunu kabul ettiğinin açık bir kanıtıdır. Oysa laiklik insanlara belli bir inanç ve düşünceyi zorla kabul ettirmeye karşı koyan bir ilkenin adıdır ve Batı’da ortaya çıkış sebebi de budur. Anayasa Mahkemesinin örtünmye izin veren anayasa değişikliğini yetkisi olmadığı halde iptal etmesi laiklik ilkesini açıkça ihlal etmesi ve laikliğin bir din olaarak kabul edilmesi anlamına gelmektedir. Anayasa Mahkemesinin bu tutumu karşısında laikliği savunduklarını ileri süren aydınların ses çıkarmamması, hatta bu kararı alkışlaması laikliği savundukları iddiasını da boşa çıkarmaktadır. Öyle görünüyor ki gerçek laikliği savunmak samimi müslümanlara düşmektedir. Çünkü Müslümanlıkta kimsenin inancına baskı yapmamak gerektiğine gerçekten inanılmak mecburiyeti vardır. Zirao hiç bir kimseye dininde zrlama yapılamayacağını Allah emretmektedir. İsteyen inanır, isteyen inkar eder, isteyen Allah’ı ve peygamberlerini sever, isteyen sevmez. Herkes istediğine inanma ve istediğini inkar etme hürriyetine sahip kılınarak yaratılmıştır. Her müslüman bu ilâhî buyruğa inamak ve uymakla yükümlüdür. Müslüman inkar edenden kimseden korkmaz, onu kendi inancı için bir tehdit ve bir tehlike olarak görmez. Yani herkesin inanç ve davranışlarında özgür olduğunu kabul eder. Kendi gücünü inancının gerçekliğinden ve davranış ilkelerinin doğruluğundan alır. Muhalif inanç ve düşünceleri benimseyenlerin eleştirilerinden asla korkmaz. Böyle bir yaklaşımı benimseyen müslümalar mı daha çağdaş ve ileri düşüncelere sahip, yoksa pozitivist-sekülerist inanç ve düşüncelerini başkalarına zorla ve de gerçeğe aykırı bir şekilde laiklik adına kabul ettirmek isteyenler mi ? Aklı olan aydınlar ve de yüksek bürokratlar acaba bunları hiç düşünür mü ?, düşünmek ister mi bilemem.

YİNE ZÜMRE DİKTATÖRLERİNİN DEMOKRASİYE KARŞI GÜÇ BİRLİĞİ

Çarşamba, 21 Mayıs 2008

Ülkemizde gün geçmiyor ki halkın iradesini geçersiz kılabilmek için zümre ditatörleri güç birliği yapmasın. Bunun son örneğini Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun yaınladığı bildiri teşkil etmiştir. Malum bildiride yasama organının yargıçların onaylamadığı bir yasa yapamayacağı ve halka hürriyet tanıyan bir anayasa değişikliğni gerçekleştiremeyeceği açıkça belirtilmektedir. Ak Parti nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’nde dava açan Cumhuriyet Başsavcısının iddiası doğrultusunda mahkemenin karar vermesi gerektiğini ima eden ve böylece mahkemeyi baskı altına almaya yönelik bir üslüp taşıyan bu bildiri bu içeriğiyle dünya hukuk tarihine geçecek bir skandal mahiyetinde görünmektedir. Yürüyen bir dava konusında ihsas-ı reyde bulunmak anayasaya aykırı olmasına rağmen ülkemizin yüksek yargıçlarının böyle tavır alması aslında bu davanın hukuki değil siyasi olduğunun çok açık bir kanıtıdır. Üstelik bu sayın yargıçlar bidirinin sonunda yüce millet adına hareket ettiklerini söylüyorlar. Milletin seçim yoluyla iktidar yaptığı bir partiyi kapatmaktan yana tavır almak millete saygı duymamanın bir başka ifadesi ve Milleti ahmak ve aptal yerine koymak gafletinin bir göstergesidir. Ancak bunlar boşna ve beyhude gayretlerdir. Milletin bunu anlamadığını sanmak cehalet ve bigisizlikten başka bir şey değildir. Elli küsür yıllık seçim tarihini inceyenler milletin kendini aptal yerine koyanları çok iyi tanıdığını ve oynanan oyunu farkettiğini kolaylıkla anlayabilecektir. Tabii ki anlamak isteyenler için bu söz konıusudur. Ülkemizdeki dönüşümü ve dünyadaki değişimi farkedemeyenler bunu hiç bir zaman bunu anlayamayacaklardır. Aydın ve saygın geçinmek değil aydın ve saygın olmak önemlidir. Biline.

TÜRKİYE’DE “DEMOKRASİ”NİN BULUNMADIĞI GERÇEĞİ YİNE KANITLANDI

Pazar, 16 Mart 2008

Okuyanlar hatırlayacaklardır sanırım, bu sitede yazdığım yazılarda ülkemizde “cumhuriyet ve demokrasi” adı verilen bir siyasal rejimin bulunmadığını, aksine “yüksek bürakratlardan oluşmuş bir zümre diktatörlüğü” diye ismlendirebileceğimiz çağdışı bir yönetim modelinin uygulandığını ısrarla belirttim. Üzülerek ifade edeyim ki Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının, ülkemizi, milletten aldığı yetkiye dayanarak yöneten AKP’yi kapatması ve Cumhurbaşkanı sayın Abdullah Gül ile Başbakan sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘ın yanısıra partinin ileri gelenlerine siyaset yasağı getirilmesi için Anayasa Mahkemesi’ne başvurması bunu açıkça kanıtlayan yeni bir delildir. Bilindiği gibi AKP daha yeni yapılan seçimde, seçime katılanların %55 desteğini almayı başarmış bir partidir. Ülkeyi yönettiği beş yıla yakın sürede yaptığı icraatla millet çoğunluğnun desteğine mazhar olmuştur. Yürüttüğü politikaları millet adına gerçekleştirmektedir. Şayet bu politikalar ülkemiz ve milletimiz için zararlı ise bunun kararını verecek olan yine millettir. Çağdaş Batılı Ülkelerde uygulanan gerçek Demokrasilerdeki durum budur. Şayet ülkemiz Batılılaşacak ve çağdaşlaşacaksa ülkemizde de söz konusu çağdaş ülkelerdeki uygulamalar geçerli olmalıdır, şayet ülkemizde cumhuriyet ve demokrasinin var olduğu iddia ediliyorsa. Ne yazık ki böyle olmuyor ülkemizde, bir başsavcı mutemelen yüksek bürakratların yanıra Atatürk’ün faaliyetlerine izin vermediği Mason teşkilatlarının da arzuları doğrultusunda milletin iktidar yaptığı bir çoğunlık partisini kapatma cüretini gösterebilmektedir. Neden? Çünkü ülkemizde çağdaş bir demokratik siyasal rejim yok da ondan. Neden? Çünkü AKP, Avrupa Konseyi’ne üye bütün çağdaş ülkelerde olduğu gibi ve de milletin isteği doğrultusunda üniversitelerde isteyen bayan öğrencilere başörtülü olarak okuma özgürlüğüne ilşkin bir anayasal düzenleme yapmıştır. Asıl gerekçe bu, diğerleri ise bunu beslemek amacıyla iddianamede yer almıştır. Aydınlanma döneminin modası geçmiş bir akımı olan Pozitivizmi hala geçerli dünya görüşü olarak benimseyen yüksek bürokrasi felsefe ve sosyoloji bilgilerini ne yazık ki yenilemek istemiyor. Buna üniversite rektörleri de dahildir. Ey yüksek bürokrasi ! Şunu biliniz ki modern dünya Pozitivizm ile ateizmi çoktan aştı. Sekülerizm’in cenaze namazını kıldı. Allah’ın insanlara gönderdiği vahiylere inanmadıkça ve bu vahiyleri içselleştirip bunlara uygun bir hayat tarzını gerçekleştirmedikçe erdemli birey ve toplum oluşturmak mümkün olamayacaktır. Erdemli birey ve toplumu sadece bilimsel bilgilerle ve bunun kaynağını teşkil eden üniversitelerle gerçekleştiremeyeceksiniz. Ülkemizin yanı sıra çağdaş dünya bunun açık bir kanıtı değil mi? Ölmüş insanlara reçete yazan doktorlar ülkemizdeki tıp fakültelerinden mezun olmadı mı? Bankaların içini boşaltarak ülkemizi 60 milyar dolar zarara uğratan bankacılar ülkemizdeki iktisat ve işletme fakültelerinden mezun değil mi? Tapu dairelerinde rüşvetsiz iş görmeyen memurlar bu ülkenin üniversitelerinde okumadılar mı? Devlete vergi vermemek için kazancını gizleyen sözüm ona aydınlar, avukatlar, doktorlar, mühendisler, proflar, maliyeciler, sanayiciler… bu ülkenin seeküüleerr üniversitelerini bitirmediler mi? Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ancak gerek yok… Görünen köy kılavuz istemez. Bu sebeple vahiy gerçeğine uymaktan başka çareniz yok. Bu böyle biline. Umarım sayın Başbakan , ülkemizi kaostan kurtaracak ve gerçek anlamda demeokrasiye geçişi mümkün kılacak yasal ve anayasal değişiklikleri yapmayı öneren sayın Devlet Bahçeli’nin tekilfini dikkate alıp bir savcının ülke istikrarını bozabilmek gibi akıl ve bilim dışı yetkisini ortadan kaldıran yasal düzenlemeleri bu hafta meclis gündemine getirip gerçekleştirir. Ülkenin istikrarını ve ekonomisini gözünü kırpmadan bozabilecek bir sonucun çıkması muhtemel bulunan Anayasa mahkemesinin kararını beklememelidir. Çünkü biz Anayasa mahkemesi üyelerinin çoğunluğu itibariyle hukukun üstünlüğüne göre değil ideolojik tutumlarına göre karar verdiklerini biliyoruz. Örnek mi istiyorsunuz, alın size 367 kararını, alın size üniversitelerde başörtüsü yasağını ki bu yasağın çağdaş Batılı ülkelerin üyesi olduğu Avrupa Konseyine üye devletlerdeki uygulamalara aykırı olduğunu yukarıda belirttik. Umalım ve dileyelim ki bu son olay gerçek demokrasiye geçmek gerektiğini anlamak için bir fırsat yaratsın.

YÖK’ÜN KILIK-KIYAFETE İLİŞKİN EK 17.MADDESİ DEĞİŞTİRİLMELİ

Perşembe, 28 Şubat 2008

Ülkemizin gündemini işgal eden problemlerin başında 24 yıldır devam eden bölücü terör örgütüyle mücadele olduğunda şüphe yoktur. Bir çok askerimize ve sivil vatandaşlarımıza haince saldırılar düzenleyip yüzlerce şehit vermemize sebep olan bu hain terör örgütünü yok etmek için şu günlerde başlatılan sınır ötesi operasyonda askerlerimize Yüce Allah’tan üstün başarılar ve şanlı zaferler dilyor, şehit olan askerlerimize rahmet, ailelerine de başsağlığı ve metanet temenni ediyor, başta Genel Kurmay Başkanımız sayın Orgeneral Yaşar Büyükanıt olmak üzere bütün askerlerimizi kutluyor ve onlarla gurur duyduğumuzu belirtmek istiyorum. Bu günlerde ülke gündemini meşgul eden bir başka problem de üniversitelerde okuyan kız öğrencilerimize kılık-kıyafet özgürlüğü getiren anayasa değişikliği ve bunun hayata geçirilmesi ile ilgili mücadele ve tartışmalardır. Gerçi yapılan anayasa değişikliği, müslümanlara yönelik özgürlüklerin daima karşısına çıkan ve bunu çağdaşlık ve laiklik adına yaptığını ileri süren CHP ve onun yavrusu DSP tarafından Anayasa Mahkemesine taşınıp iptal edilmesi talebinde bulunulmuştur. Özgürlüklere karşı çıkan bu çağdışı tutuma ne yazık ki üniversite rektörlerinin çoğu da iştirak edip yapılan anayasa değişikliğine rağmen başörtlü öğrencileri üniversiteye sokmamakta direnmektedir. “Çağdışı tutum” ifadesini kullandım, çünkü dünyanın hiç bir laik-demokratik ve çağdaş ülkelerinin üniversitelerinde kılık-kıyafet yasağı, özellikle de başörtüsü yasağı yoktur. Bu sebeple üniversitede kılık-kıyafet yasağı, özellikle başörtüsü yasağı uygulayıp bunu savunmak ancak çağdışı bir tutum ve gericilik olabilir. Rektörlerin,başörtüsü yasağı yüzünden binlerce genç kızımızı yurt dışında döviz harcayarak okumaya mecbur ettikleri gerçeğini dikkate alınca bunun çağdışılık olmanın ötesinde akıl ve bilim dışı bir tutuma tekabül ettiğini de söylememiz gerekir. Bu özgürlük ve ilericilik mücadelesine ilişkin süreç henüz bitmiş değildir. Sağduyunun, rasyonelliğin ve ilericiliğin kazanacağını ummak istiyoruz. Mevcut hukuk ilkelerine göre anayasa mahkemesi, yapılan anayasa değişikliklerine dair yasaları sadece şekil yönünden inceleyip karara bağlama yetkisine sahiptir, esasa ilşikin bir inceleme yapma yetkisine sahip olmadığını yakınlarda yaş haddinden emekli olan Yüksek Mahkemenin sayın başkanı açıkladı. Ayrıca cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine dair anayasa değişikliğinin iptaline ilşikin başvurunun reddine dair gerekçede de bu husus mahkemece resmi gazetede ilan edilmiştir. Ancak burası Türkiye’dir, her zaman anayasal ve yasal kurallar işlemez, hukuk yerine ideolojik ve sübjektif kararlar verilebilmektedir. Umarız bu kez sağduyu ve özgürlük kazanır, diktatörlük,gericilik ve yasakçılık kaybeder. Yapılan iptal başvurusun reddilmesi halinde hükümete önemli bir görev düştüğü kanaatindeyim. O görev de şudur: YÖK’ün kılık-kıyafetle ilgili ek 17.maddesi değiştirilmeli ve başını açanlara baskı yapılmasını önleyici tedbirleri de içeren cezai müeyyidelere de bu değişiklikte yer verilmelidir. İlgili maddede yapılmasını önerdiğim teklif şöyledir: ” Devrimlerle yasaklanan sarık, cübbe, çarşaf, peçe, burka ve yüzün görülmesini engelleyecek giysiler dışında üniversiteler de kılk-kıyafet serbesttir.Öğrencilerin diledkleri kılık-kıyafet konusunda baskı altına alınması suçtur. Bu suçu işleyenler edisiplin cezası verilir “. Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan MHP’ye de verdiği söze sadık kalarak bu değişikliğin gerçekleştirmesi için gereken yasal düzenlemelerin TBMM’de bir an önce hayata geçirilmesine liderlik yapmalıdır. Bu takdirde yasakçı rektörlerin elinde bir gerekçe de kalmayacaktır. Böyle bir düzenleme yapıldığı takdirde iptal edilmesi için Anayasa Mahkemesi’ne gidilmesi halinde yüksek mahkemenin bunu iptal etmeyeceği kanaatindeyim. Çünkü böyle bir düzenleme kılık-kıyafet özgürlüğünü güvence altına almakta ve laik-demokratik çağdaş ülkelerin üniversitelerinde uygulanan normlarla örtüşmektedir.

ÜLKEMİZDE MAHALLE BASKISINI KİM YAPIYOR

Pazar, 24 Şubat 2008

Başını örten bayanlara üniversitelerde okuyabilme özgürlüğü tanıyan anayasa değişikliğinin gerçekleştirilmesi dolayısıyla görüntülü ve yazılı medyada yapılan tartışmalarda bu özgürlüğe karşı çıkanların ileri sürdükleri temel gerekçelerin başında bu özgürlüğün verilmesi halinde başı açık bayanların mahalle baskısıyla karşı karşıya kalacakları ve sonunda özgürlüklerinin kısıtlanacağı iddiası gelmektedir. Ben bu iddiayı ileri sürenlerin samimi olmadığı düşüncesindeyim şahsen. Çünkü eğer bir giyim kuşam tarzı mahalle baskısı oluşturuyorsa bu takdirde başı açık bayanların giyim-kuşam tarzları da başını örten bayanlar üzerinde aynı mahalle baskısını yaptığını söylemek mantıken kaçınılmazdır. Bunu anlamak için çok zeki ve dahi olmaya gerek yoktur. Şayet dünya ölçeğinde konuya bakış yapılırsa başını açan bayanların başını örtenlerden kat be kat fazla olduğu tartışmasız kabul edilmesi gereken bir gerçektir. Bu itibarla eğer bir mahalle baskısından söz edilecekse ancak başı açıkların mahalle baskısından söz edilebilir. Başı örtmek bir bayan için daha zor, açmak ise daha kolay ve caziptir. Çünkü başı açık bir bayan daha güzel görünür, güzel görünmek de bayanların en vaz geçilmez tutkularından biridir. Yani bayanlar zaten bayan olmaları bakımından tabiatlarının baskısıyla karşı karşıyadır. Galiba baş örtüsüne karşı çıkanlar başı açmak gerektiğine ilişkin görüşlerini savunma zorluğu çektiklerinden bu zayıf noktayı örtmek için “mahalle baskısı” gibi hiç de rasyonel olmayan bir mazeret üretmektedir. Demokrat ve aydın olan çağdaş bir birey görüşünü savunmak yerine irrasyonel mazeretlere sığınmamalıdır. Şayet başı açmak doğru ise başı açmak gerektiğini kanıtlamalı ve bunu başını örtmek isteyen bayanlara kabul ettirmeyi başarmalıdır. Bunu başaramıyorsa başını örtmek isteyen bayanlara da saygı göstermeyi öğrenmelidir, tıpkı başını örtenlerin başı açıklara saygı gösterdiği ve göstermesi gerektiği gibi. Çağdaş ve medeni tavır bu olsa gerektir. Lütfe çağdaş ve de medeni olalım.

Şapka Düştü Kel Göründü

Cumartesi, 09 Şubat 2008

Son bir aydır ülkemizde başörtüsü etrafında yapılan tartışmalar kimin özgürlüklerden yana kimin diktatörlükten yana, kimin gerçek demokrat kimin baskıcı, kimin hoşgörülü kimin acımasız ve saldırgan, kimin çağdaş kimin gerici-yobaz ve çağdışı olduğunu görmek isteyenlere bir fırsat yarattı. Görüldü ki her vesile ile ilerici, aydın ve çağdaş olduğunu iddia eden akademisyenlerden siyasetçilere, çalışan veya emekli olan bürokratlardan gazetecilere varıncaya kadar uzanan yelpazedeki vatandaşlarımızın azınlık bir elit zümresi çağdaş Batılı ülkelerde uygulanan özgürlüğün aksine çağdaşlık adına yasakçılığı hararetle savunmuş, kendileri gibi inanmayan ve yaşamayan insanlara üniversitenin kapılarını açmamakta ısrar etmiş, hatta kendileri gibi düşünmeyen insanların hayatın hiç bir alanında söz sahibi olmaması gerektiğini, mümkünse diğer vatandaşlık haklarından da mahrum bırakılmalarını açıkça veya imalı bir şekilde dile getirmiştir. Elbette herkes aynı görüşleri paylaşmak mecburiyetinde değildir. Ancak bir kimse kendisini ilerici, aydın, çağdaş, Batılı, hoşgörülü,özgürlükçü, erdemli gibi kavram ve değerlerle niteliyorsa bu nitelemelere aykırı görüşleri benimseyip savunması mümkün değildir. Konuya bu açıdan bakıldığı zaman başörtüsü özgürlüğüne karşı çıkanların bu sözü edilen değerlerin çok uzağında durduklarını kabul etmek gerekir. İnsanın istediği gibi düşünmek,inanmak ve yaşamak hakkına sahip olduğunu tartışma konusu yapanların şapkası düştü ve kelleri göründü. Bundan sonra inandırıcı olmaları çok zor görünüyor. Her şeyden önce insan iki yüzlü olmamalı, olduğu gibi görünmeli veya göründüğü gibi olmalıdır. Eğer bir kimse İslam’a ve müslümanlığa karşı ise bunu açık yüreklilikle söylemelidir. Tıpkı Ebû Leheb gibi, tıpkı Ebû Cehil gibi. Ebû Cehil ve Ebû Leheb olmak için de bir seviye gerekiyor olduğu anlaşıldı.

Laiklik Ayırımcılığın Gerekçesi Olarak Sunulamaz

Cuma, 25 Ocak 2008

Laiklik, din ve vicdan özgürlüğünü teminat altına alan bir anayasal ilke olduğu halde iktidar partisi AKP ile muhalefet partilerinden MHP nin, yüksek bürokrasiden oluşan zümre diktatörlerince yıllardır üniversitelerde uygulatılan baş örtüsü yasağını anayasa değişikliği yapmak suretiyle kaldırmaya karar vermesi üzerine yine bu zümre diktatörleri tarafından laiklik gerekçe gösterilerek bu girişim engellenmek istenmektedir. Sanki laiklik, insanın benimsediği dînî inancına göre yaşamasını, ibadet etmesini ve giyinmesini yasaklayan bir ilke imiş gibi değerlendirmeler yaparak ve içermediği bir anlamı laikliğe yükleyerek dînî inancı gereği başını örten öğrencilerini üniversite öğrenimi görme hakkından mahrum bırakmayı sürdürmek için her türlü çareye, entrikaya ve gerçekleri ters yüz etmeye çalışmaktadırlar. Laiklik ilkesini kendilerinden aldığımız hiç bir çağdaş Batı ülkesinde baş örtüsü yasağı uygulanmadığı gerçeğini görmek bu çağdışı zümre diktatörlerinin aslında lakikliği İslâm dinine olan düşmanlıklarını maskelemek için bir kalkan olarak kullandıkları ve inançlarına aykırı buldukları başrtüsünü yasaklamak için laikliği istismar ettikleri düşüncesini ister istemez akla getirmektedir. Çünkü zümre diktatörlerinin tarihi arka planı pozitivist ve materyalist felsefî görüşlere dayanmaktadır. Seküler, yani dünyacı, varsa yoksa bu dünyada nefsânî arzularını tatmin etmekten ibaret bir dünya görüşünü benimseyen, çağdışı oldukları halde kendilerini çğdaş diye niteleyen, laikliği benimsemedikleri halde kendilerini laikçi olarak tanıtan bu zümre diktatörleri laikliği bir ayırımcılık gerekçesi olarak sunmaya devam ettikleri sürece daima azınlıkta kalmaya mahkum olacaklarında ve milletin tasvibini kazanamayacaklarında hiç şüphe yoktur. Nitekim yüz yıla yakın cumhuriyet tarihinde halkın oylarıyla bu zümre diktatörlerinin iktidara gelememsi bunun açık bir kanıtıdır. Artık bu bilgi çağında gelişmenin, ilerlemenin ve bilimsel bilgi üretmenin dine düşmanlık yapmakla sağlanacağını sanmak gafletinde olanlar bilmelidir ki diktatörlük sosyolojik dönüşümleri engelleyemez. Ne derseniz deyin, nasıl düşünürseniz dü.şünün din 21.yüzyılın yükselen bir değeridir. Öyle görünüyorki yükselen değer olmaya da devam edecektir. Çünkü aydınlanma döneminin ardından oluşan materayalist, pozitivist ve sekülerist akımları insanlara yaşattığı acı tecrübe bunu teyit etmektedir. Burada AKP ve MHP yöneticilerine de şunu hatırlatmak isterim : Eğer baş örtsü takmak dinimizin kadınlara yönelik bir emri ise - ki öyle olduğunda İslam bilginlerinin ittifakı vardır- kamu kurumlarından hizmet alan bayanlara bu hürriyeti tanımayı uygun görürken kamu hizmeti veren bayanlardan bu hürriyeti neden esirgiyorsunuz? Bunun da laiklikle çelişen bir yönü yoktur. Öyle ise laikliği kadına karşı bir ayırımcılık yapmanın bir vasıtası haline getirmek isteyenlerin arzularına göre hareket etmeyin ve doğruları sonuna kadar savunun. Savunun ki bu millet sizi yüceltsin ve her zaman başının tacı yapsın. Çünkü inasanlara hürriyet vermek veya hürriyetinin önündeki engelleri kaldırmak gerçekten yüceltilmeyi gerektiren ve hak eden bir davranıştır. Son olarak şunu da belirteyim ki başını örtmek istemeyen ve İslamda baş örtüsü emri bulunmadığını savunanların da bir endişeleri varsa bu görüşlerine uygun bir kılık kıyafet giymelerini güvence altına alan yasal düzenlemelerin de yapılması gerektiğinde şüphe yoktur. Çünkü herkes din seçme hürrüiyetine sahip olduğu gibi mezhep seçme ve benimseme hürriyetine de sahiptir, bu hürriyretler yoksa insan haklarından da söz edilemez.

CUMHURİYETÇİLİK VE DİKTATÖRLÜK TARAFTARLIĞI

Pazar, 20 Ocak 2008

Başbakan sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın İspanya’da Batılı bir gazetecinin ,ülkemizde uygulanan başörtüsü yasağına ilişkin sorusuna verdiği cevapta, başörtüsünün siyasî bir simge olarak kabul edildiği için yasaklandığını belirtmiş ve ardından da aslında müslüman bayanların dînî inançlarından dolayı, yani başörtüsü takmanın Allah’ın emri olduğuna inandıkları için bunu yaptıklarını belirterek bir siyasal simge kabul edilmesi halinde bile bu yasağın dînî özgürlüklerle ve demokrasi ile bağdaşmadığını isabetle açıklamıştır. Başörtüsü hangi siyasal düşünceyi simgeliyor? Cumhuriyetçi ve laikçi olduğunu ileri sürenlere göre başörtüsü veya türban cumhuriyet ve laiklik karşıtlığını, ayrıca devletin dînî esaslara dayandırılarak yönetilmesini ,bir başka ifade ile şeriatçılığı simgelemektedir. Bunun temelsiz bir iddia olduğu çok açıktır. Çünkü başörtüsü takmak Kur’anda yer alan ve müslüman bayanlara emredilen İslâmî bir davranıştır.Bu tartşmasız benimsenmesi gereken İslâmî bir hükümdür.Müslümanların modern hıristiyanları taklit etmeye başladığı ve modernizmin etkisine girdiği dönemden önce İslâm alimleri arasında bir görüş ayrılığının bulunmaması bunun açık bir kanıtıdır. Ancak birileri kalkıp da “benim anlayışıma göre başörtüsü tarhsel bir hükümdür ve dolayısıyla günümüz için geçerli bir İslâmî emir değildir” demiş olsa bile -ki bunu ileri sürenler de vardır- bu sadece yeni bir mezheb olarak görülebilir. Herkesin bu mezhebi kabul etmek mecburiyeti ise yoktur. Anayasamıza göre de herkes dînî inanç ve mezhep seçmekte hürdür, kimseye bir mezhebi benimsemesi için baskı yapılamaz. Bu itibarla başörtüsü en azından müslümanların çoğunluğunun mezhebine göre İslâm dinine ilişkin yapılması gereken bir davranıştır. Eğer bir dînî davranışa şeriatçılık veya cumhuriyet ve laiklik karşıtlığı anlamı verilirse bu takdirde bütün dînî davranışlar için aynı iddiayı ileri sürmak gerekir. Mesela namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, bir işe başlarken besmele çekmek, bir meselenin hükme bağlanması için yemin etmek, çalmamak, zina yapmamak, içki içmemek gibi daha yüzlerce hatta binlerce davranış da şeriatçılığın simgesi olarak değerlendirilebilir. Bu takdirde bunların da yasaklanması gerekir. Kısaca ifade edecek olursak İslâmî hiç bir davranışa izin vermemek lazım gelir ki bunu savunmanın yanlışlığı açıktır. Dînî davranışları cumhuriyet ve laiklik karşıtlığı olarak ve böyle bir siyasî düşüncenin simgesi olarak kabul etmek eğer İslâm dinine beslenen bir kinden ve düşmanlıktan kaynaklanmıyorsa cumhuriyet ve demokrasi düşmanlığının yanı sıra zümre diktatörlüğü özleminden kaynaklanmış olabilir. İslam dîni herkese dilediği gibi inanma ve yaşama hürriyeti verme taraftarı olan ,tabir caizse, demokratik bir dindir. Çünkü hiç kimsenin zorla ve baskı yoluyla müslüman olmasını kabul etmez. Oysa cumhuriyetçilik, laiklik ve çağdaşlık adına ortaya çıkanlar kendileri gibi düşünmeyen ve yaşamayan insanlara tahammül edememekte, onlara devlet kurumlarında eğitim görmek ve mezuniyetten sonra çalışmak hakkını yasaklamaktadırlar. Dîninin gereklerine göre yaşamak isteyen müslümanlara modern hıristiyanların kılık kıyafetini dayatmaktadırlar. Bunu çağdaşlıkla, cumhuriyetçilikle ve laiklikle bağdaştırmak mümkün değildir. Cumhuriyet ve Laiklik ilkerilerini uygulayan gelişmiş Batılı Devletlerde dînî özgürlüklerin kıstlanmaması, aksine dininin gereklerini yerine getirmek isteyenlere sınırsız bir özgürlük tanınması çağdaş, cuhuriyetçi ve laikçi uygulamaların örneklerini teşkil eder. Yargıtay,Danıştay gibi yargı organlarının başötüsüyle öğrenim görmek isteyen müslüman bayanlara bu özgürlüğün verilemeyeceğini, bu konuda hiç bir anayasal düzenleme yapılamayacağını tehditkar ifadelerle kamuoyuna açıklmaları hangi cumhuriyetçilikle, hangi laikçilikle ve hangi demokratlıkla bağdaşabilir? Galiba sadece bu kelimelerin arkasına sığınan ve aslında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetlerinde Komünist Partisi diktatörlerinin cumhuriyetçiliği ile, yani insanların elinden hürriyetlerini almayı siyasal bir rejim haline getiren katı bir diktatölükle bağdaşabilir. Çağdaş, cumhuriyetçi,laik ve demokratik hukuk devletlerinde yagıçlar halkın seçtiği meclislerce çıkarılan yasalara göre hüküm verir, yargıçların verdiği hükümlere göre yasalar çıkarılmaz. Buna göre bizim yüksek yargı organlarındaki yargıçlarımızın konumunu varın siz söyleyin, ne dersiniz, acaba diktatörlüğün adı cumhuriyet ile değiştirilmesinin bundan başka bir anlamı var mı?