'Dini Yazılar' kategorisi için arşiv

İSLÂM İNANCINDA TEVESSÜLÜN YERİ

Cuma, 11 Haziran 2010

Tevessül, müslümanın yaptığı sâlih amelleri veya Hz.Peygamber’i yahut velileri vesile edinerek Allah’a yakın olmaya çalışması anlamında bir terimdir.

Sözlükte isteyerek bir şeye ulaşmak anlamındaki “vsl” kökünden türeyen tevessül yakın olmak ve yaklaşmak demektir. Terim olarak “müslümanın, yaptığı sâlih amelleri veya Hz.Peygamber’i yahut velileri vesile edinerek Allah’a yakın olmaya çalışması” diye tanımlanır. Vesîle ise yüksek derece ve makam, vasıta, yakınlık, bir şeye isteyerek ulaşmak gibi anlamlara gelir. Kur’an-ı Kerîm’de tevessül tabiri geçmemekle birlikte vesîle kelimesi iki defa yer almıştır. İlgili ayetlerde Allah Teâla, kendisine yakın olmaya vesîle aramalarını ve kurtuluşa ermek için kendi yolunda bütün güçlerini harcamalarını müminlere emretmiş, ilah diye tapılıp dua edilen kişilerin de rablerine yakın olmak için vesîle aradıklarını açıklamıştır (el-Mâide 5/35; el-İsrâ 17/57). Allah’a yakın olmak için vesile aramanın hakikati ise O’nun yolunda ilim, ibadet ve İslâm’ın ilkelerini hayata geçirmeye yönelik aşırı gayreti göstermek şeklinde açıklanmıştır (Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, “vsl” md). Farklı görüşleri bulunmakla birlikte müfessirlerin vesileye müştereken yükledikleri anlam müslümanı Allah’ın rızasına ulaştıran her ilim ve ameldir. Müslümanın, kendisini Allah’a sevdirecek nafile ibadetler yapması da vesîle kapsamında değerlendirilmiştir(Taberî, Tefsîr, VIII, 405; İbn Teymiyye, Kâ’ide, s.48; Reşid Rıza, VI,371; Elmalılı, II,1669-1670). Hadislerde tevessül kelimesinin türediği fiiller kullanılmıştır. İlgili rivayetlerde belirtildiğine göre kuraklık olduğu zaman ashap Hz.Peygamber’le tevessülde bulunarak Allah’a dua etmiş ve dualarına icabet edilmiş, Hz.Peygamber’in vefatından sonra ise hayatta olan amcası Abbas b. Abdülmuttalib ile tevessül edip dua yapmış (Buhârî, “İstiskâ” 3, “Fedâilu Ashâbi’n-Nebî” 11 ); Hz.Peygamber, gözleri görmeyen bir sahabeye, kendisiyle tevessülde bulunarak Allah’a dua etmeyi öğretmiş ve yaptığı duadan sonra görmeye başlamıştır (Tirmizî, “ Da’avât” 119). Hadislerde vesîle tabiri yer almış ve Hz.Peygamber’e cennette verilen yüksek makam anlamına geldiği kabul edilmiştir (Müslim, “Salât” 11; Müsned, II,168,III,83). (devamı…)

TÜRKİYEDE DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK

Pazar, 06 Aralık 2009

Güncele dair yazı yazmak gelmiyor içimden, çünkü ülkemizde siyasal iktidarı elinde bulunduran zümre diktatörlüğü rejimi açısından değişen bir şey yok, eski tas eski hamam aynen devam ediyor. Ülkeyi yönetmesi için seçimle iş başına Ak Parti hükümetinin ülkeyi yönetmesine zümre diktatörleri hala izin vermiyor. Her ne kadar darbe planlayıcısı emekli generaller sorgulanmak üzere savcılığa çağırılıp darbe planlarından sorgulanmışlarsa da basında yer alan haberlere göre oraya kahve içmek için gittkleri anlaşılıyor. Genelkurmay Başkanlığnın siyasete yön verme tutumunu sürdürdüğü müddetçe seçilmiş hükümetin ülkeyei yönetemeyeceği gerçeği açıktır. Bu gerçeği gösteren açık kanıtlara her an rastlamak mümkündür. Söz gelimi üniversiteye girişi düzenleyen kat sayı adaletsizliğini ve zulmünü ortadan kaldıran YÖK’ün kararının, adalet dağıtması gereken bir hukuk kurumu olan Danıştay tarafından engellenmesi ve ayrıca basında yer alan haberlere göre Genelkurmay Başkanlığı İstihbarat Daire Başkanlığıınca bu konunun takibe alınması açıkça eğitim politıkasına müdahaledir. Bu durumun benzerine hiç bir “Demokratik” ülkede rastlamak mümkün değildir. Anayasamıza göre ülkemizde uygulanması gereken siyasal rejim demeokrasidir, cumhuriyetimiz demeokratik bir cumhuriyettir. Ancak bu sadece anayasamızda yazıyor, uygulamada ise askeriye, yüksek yargı ve yüksek bürokrasi ülkeyi yönetiyor. Yani anlayacağınız Türkiyede değişen bir şey yok. Hükümet ülkemizin bütün enerjisinin ve ekonomik kaynaklarının boş yere yok olmasına sebep olan Kürt problemini çözmeye karar vermiş ve uygulamaya sokmak istiyor, fakat yine dikta yanlıları engelemeye çalışıyor. İnsanların ölmeye devam etmesi ve ülke kaynaklarının boşa harcanması ısrarla isteniyor dikta yanlısı muhalefet cephesi tarafından…Bunun adına da vatan severlik ve milliyetçilik deniliyor. Şeytan mantığı gerçekleri ters yüz etmeye dayanır. Görünürde rasyonel bir çıkarım yapıldığı izlenimi verir, gerçekte ise tam irrasyonel bir tutumu temsil eder. Halkımızın bu gerçekleri görmesi gerekir ve Kürt sorunu başta olmak üzere ülke sorunlarını rasyonel bir şekilde çözmeye çalşan anlayışı benimsemesi gerekir diye dşünüyor ve halkımızın sağ duyusuna güvendiğmi tekrar ifade etmek istiyorum. Ümidimiz halkımızın çoğunluğunun sağduyusunda. Yüce Allah hayır ve iyilik yolunda yardım etsin.

ERKEN DEVİR SÜNNÎ ALİMLERDEN İBN CERÎR et-TABERÎ’NİN GÖRÜŞLERİ

Cumartesi, 07 Kasım 2009

Başta Câmi’u’l-beyân adlı tefsiri olmak üzere et-Tebsîr fî usûli’d-dîn ,er-Red ‘alâ zi’l-esfâr ve Sarîhu’s-Sünne (veya Şerhu’s-Sünne,’Akîdetü’t-Taberî )gibi akaide dair eserlerin yanı sıra Kur’an’ı anlama ve ondan doğru hükümler çıkarma yöntemine ilişkin kitaplar yazan Taberî, benimsediği i’tikâdî görüşleriyle Ehl-i Sünnet’in erken devir öncü alimleri arasında yer alır. Genelde Ahmed b. Hanbel’den övgü ile söz etmek (Taberî, Sarîhu’s-Sünne, s.538) ve Selefiyye’ye benzer görüşleri benimsemekle birlikte akâid sisteminde aklî delillere de başvurduğu için kısmen Sünnî bir kelamcı olarak da kabul edilmesi mümkündür. Bazı felsefe kitapları okuduğuna ilişkin rivayetler (Taberî, et-Tebsîr, s.45) ile dinde aklî tefekküre başvurulmasını kabul etmeyen Dâvud b. Ali’yi reddetmek amacıyla müstakil bir eser yazması da onun dinî düşüncede aklî bilgilere itibar ettiğini gösterici mahiyettedir. Hanbelîyye-Selefiyye mensuplarınca bidatçilikle itham edilmesi de onun Selefiyye’ye bütünüyle uymadığının bir kanıtı sayılabilir (Zehebî, XIV, 277). Eserlerinde Gadîr-i Hum rivayetlerine yer vermesi, Ali b. Ebû Tâlib’in faziletine dair rivayetleri derlemesi ve çıplak ayak üzerine meshetmeyi caiz görmesi sebebiyle Şia’ya nispet edilmesine rağmen (Zehebî, V,100; İbn Kudâme, I,133; İbn Hacer,V,100) Taberî Sünnî bir alimdir. Zira bu husus eserlerindeki beyanlarıyla sâbit olduğu gibi Şîa’ya yönelik eleştirileri de mevcuttur. Ehl-i Sünnet’e o derece bağlıdır ki yahudilerle hırıstiyanlar hakkında nâzil olan bazı ayetlerin kapsamına Ehl-i Bid’at fırkarını da dahil etmiştir (Taberî, Tefsîr , III,181, VIII,106). Hz.Peygamber’in vefatından sonra müslümanlar arasında ortaya çıkan ilk ihtilaflara ve zaman içinde zuhûr eden akaid problemlerine sırasıyla temas edip Cehmiyye, Mu’tezile, Mürcie, Havâric, Şia gibi Ehl-i Bid’at adını verdiği mezheplerin görüşlerini şiddetle eleştirirken (Hamevî, XVIII,82) aklî tahlillere girişmesi onun bu alanda önemli bir yere sahip olduğunu kabul etmek için yeterlidir. O sadece nakle bağlı kalan bir alim değildir; aksine Allah’ın, katile uygulanmasını emrettiği kısâsı, namaz gibi terk edilmesi mümkün olmayacak şekilde farz kılmadığını savunması örneğinde olduğu gibi akılcı bir bakış açısıyla hüküm veren müçtehit bir alimdir (Taberî, Tefsîr, II,102). Ona göre müslümanlar arasında vukû bulan ilk ihtilaf hilafet konusudur. Bunun ardından, insanlara karşı yeryüzünde Allah’ın hüccetini teşkil eden bir dînî önderin bulunup bulunmadığı meselesi tartışılmış, daha sonra sırasıyla kullara ait fiillerin kaza ve kaderle ilişkisi, büyük günah işleyen müslümanların hükmü ve ircâ meselesi, imanın tanımı ve mahiyeti, Kur’ân’ın mahluk olup olmaması, kabir azabı ve ahirette Allah’ın görülmesi, son olarak da Kur’ân’ı telaffuz (mes’eletü’l-lafz) meslesi birer i’tikâdî problem olarak ortaya çıkmıştır (Taberî, et-Tebsîr, s.156-203; a.mlf., Sarîhu’s-Sünne, s.204). (devamı…)

İSLÂM İNANCINDA KALBİN MÜHÜRLENMESİ’NİN ANLAMI (TAB’-İ KALB)

Salı, 20 Ekim 2009

Bir şeyi örtmek, mühürlemek, damga basmak veya bir şeyi sona erdirmek anlamındaki tab’ ile insanın mahiyetini teşkil eden ve akıl yürüterek gerçeği bulma veya doru hüküm verme kabiliyeti manasını da içeren kalb kelimelerinin izafet haline getirilmesinden oluşmuş bir tabirdir. Buna göre tab’-i kalb sözlükte “insanın akıl yürüterek doğru hüküm verme kabiliyetinin sona erdirilmesi” demektir. Terim olarak şöyle tanımlanabilir: Tab’-i kalb, insanın gerçekleri kavrayıp benimsemesini sağlayan kalbinin ( rûhî yeteneğinin) mühürlenmesi ve hidayete yönelme yeteneğinin sona erdirilmesidir.

Tab’-i kalb, Kur’an’da Allah’ın kalpleri mühürlediğini ifade eden ayetlerden üretilmiş bir terimdir. Allah’ın kalpleri mühürlemesi ise tab’ ve hatm kelimeleriyle anlatıldığından bu ilâhî fiil tab’-i kalb veya hatm-i kalb tabirleriyleyle karşılanmıştır, ikisi de aynı anlamdadır. Allah’ın kafirleri hidayete erdirmemesi kalplerini gaflette bırakması (iğfâl) katılaştırması (kasvet) ve perdelemesi (ekinne, reyn)) tarzındaki ifadelerle de anlatılır. İlgili ayetlerde belirtildiğine göre Allah, âhiret yerine dünya hayatını tercih edip kalplerini kafirliğe açan ve bu sebeple Allah’ı, âyetlerini ve peygamberlerini inkar edenlerin yanı sıra Allah’a verdikleri sözü tutmayan , peygamberleri öldüren ve “Meryem oğlu Îsâ Mesîh’i öldürdük” deyen Ehl-i Kitâb’ın; yalan beyanda bulunarak savaşa katılmayan münafıkların; ayrıca büyüklük taslayıp hakka bâtıl deyen, arzularına uyan bütün zorba inkarcıların kalplerini ve işitme duyusunu mühürlemiş, gözlerine ve kulaklarına perde çekmiştir, artık onlar iman etmezler (M.F.Abdülbâkî, el-Mu’cem, “tabe’a”, “hateme”, “ğişâve”, “ekinne” md.). Kur’an’da tab’-i kalb ile irtibatı bulunan “ğıt’a”, “ağlâl”, “vakr”, “hicâb”, “rân”, “ğişâve”, “sadd”, “sedd”,”şedd”, “akfâl”, “kâsiye” “sarf”, “izâğa”, “tams” gibi konuya zenginlik katan oldukça farklı tabirler de kullanılır ve aralarında çeşitli anlam farklarının olduğu alimlerce kabul edilir. Buna göre tab’ inkarcılık ve isyankarlığın bir karaktere dönüşmesini, ğişâve ve ğıta gözlere, vakr ise kulaklara perde çekilmesini, rân kalbin kirlenip örtülmesini, ağlâl ve sedd engel konulmasını, akfâl kalbe kilit vurulmasını, şedd ve kâsiye kalbin katılaştırılmasını, sadd ve sarf yüz çevirmeyi ifade eder (İbn Kayyım, s.246-259).

Kalplerin mühürlenmesi konusu hadislerde de tab’, hatm ve reyn tabirleriyle anlatılır. İlgili rivayetlerde belirtildiğine göre Allah, Cuma namazlarını kılmayanların veya mazeretsiz olarak üç defa Cuma namazını kılmayanların kalplerini mühürler de sonra onlar gafillerden olur ( Müsned, III,332; Müslim, “Cum’a”, 40). Yine bu rivayetlerde bildirildiğine göre Hz.Peygamber kalbin mühürlenmesi sonucuna götüren şiddetli arzu ve hırslardan Allah’a sığınmayı ashabına emretmiş; yalan konuşmadıkça ve hıyanet etmedikçe Allah’ın müminin kalbini doğruluk üzere mühürlediğini açıklamış ve kıyamet kopmadan önce güneş Batı’dan doğduktan sonra her kalbin bulunduğu hal üzere mühürleneceğini haber vermiş (Müsned, V,232,252, I,192); Hızır tarafından öldürülen çocuğun kalbinin kafir olarak mühürlendiğini söylemiş (Müslim, “Kader” 29, “Fedâil”172) ; günah işleyince müminin kalbinde siyah bir nokta oluştuğunu, tövbe edince ise kalbinin parladığını ve fakat günah işlemeye devam ettikçe kalbindeki siyah noktaların çoğalıp kalbin tamamını örttüğünü, kazanılan günahlar sebebiyle kalplerin kararması anlamına gelen Kur’an’daki “reyn” kelimesinin tefsirinin bu şekilde yapılması gerektiğine dikkat çekmiştir (Müsned, III,332; İbn Mâce, “Zühd” 29). (devamı…)

29 Mart 2009 Yerel Seçimleri Demokrasi İçin Yeni Bir Fırsattır

Cumartesi, 21 Mart 2009

Çağdaş bilimler içinde siyaset bilimi, insanın yaratılışına uygun bir şekilde daha özgür bir varlık olarak yaşamasını sağlayan demokrasinin bir siyasal rejim modeli olduğunu belirlemiştir. Bu itibarla bilimsel zihniyeti benimseyen her insan demokratik bir rejimin inşa edilmesi edilmesi çabalarına destek vermesi gerekir. Bilindiği gibi ülkemizde “Cumhuriyet ve Demokrasi” adı altında yıllardır “Zümre Diktatörlüğü Rejimi” uygulanmaktadır. Her on yılda bir yapılan askeri darbeler bunun açık kanıtıdır. Şu anda zümre diktatörlüğünün devam etmesini sağlamak için aleni bir şekilde toplantılar düzenlemekten çekinmeyen Encümen-i Dâniş üyelerinin zümre diktatörlüğünü devamettirmeye ilişkin eylemleri ortadadır. Bu kuruluşla yakın irtibatı olan kişilerin yönettiği iddiasına muhatap bulunan ve verdiği kararlarla bu iddiayı doğrulayan bir yargı da demokrasinin önündeki en büyük engel olarak faaliyetlerini sürdürmektedir. Pek çok masum insanı öldürten Ergenekon Örgütü’ne ilişkin dava da tarafsızlığını tartışmalı hale getiren bu yargıya intikal etmiş durumdadır. Ülkemizde yaşayan vatandaşlarımızın bu gerçekleri görerek oylarını kullanmaları gerektiği düşüncesindeyim. Her şeyden önce bize bu örgütlerin varlığını açıkça görme fırsatı veren bir iktidarın ülkemizi yönettiğini untmayalım ve demokratik bir rejime geçmenin önündeki en büyük engel teşkil eden eden karanlık örgütlerin ortadan kaldırılması için büyük bir mücadeleye girişen AK Partinin tekrar büyük bir çoğunlukla seçimleri kazanmasının kaçınılmaz olduğunu, ön yargılardan kurtularak, görelim. Bütün sağ duyulu vatandaşlarımız bu biliçle oylarını kullanırsa sanıyorum demokrasiye bir adım daha yaklaşma imkanı elde edilecektir. Demeokrasi ile yönetilen bir ülke haline gelmedikçe bilelim ki ne bilmsel, ne de sosyal gelişmeden söz edilebilir. Bu seçimlerin hayırlara vesile olmasını temenni ediyor ve umuyorum ki bu seçimlerde de aziz milletimizin feraseti bir kere daha ortaya çıkacaktır. AK Parti iktidarının yaptığı uluslar arası açılmları, AB üyeliği için verdiği mücadeleyi ve ekonomik alandaki başarılarını zaten zikretmeye gerek yoktur. Bunları gelişmiş ülkelerin aydınları da açıkça kabul etmektedir.

ENCÜMEN-İ DANİŞ, ERGENEKON VE DEMOKRASİ

Pazar, 01 Şubat 2009

Uzun zamandır güncele dair yazı yazmak gelmedi içimden. Meşguliyetlerimin yoğunluğu da buna eklenince hemen hemen bir yıla yakın bir zamandan beri güncele dair hiç bir yazı yazmadım. Ülkemizin demokrasi ve hukukun üstünlüğü alanında derin ve aşılması nerede ise imkansız sorunları bulunduğuna sürekli dikkatleri çekmişimdir. Gelişen olaylar ne yazık ki beni haklı çıkarmış ve doğrulamıştır. Önce Ergenekon sorşturması ülkemizde hakimiyetin milletin elinde değil yüksek bürokrasinin elinde olduğunu kanıtladı. Üst bürokratik kurullar adına faaliyet gösteren ve halkın seçtiği hükümetleri zafa uğratıp milletin isteği doğrultuda icraat yapmasını engellemeyi amaç edinen, bu uğurda faili meçhul kalmış cinayetler işleyen bir örgütlenmenin var olduğu açıkça ortaya çıktı. Her gün sokağa atılan silah ve mermiler buna açıkça işaret ediyor. Devam eden bir hukuk süreci bunu daha da net hale getirecektir muhakkak. Bunun peşinden varlığı erbabınca maluım olan Encümen-i Daniş kamu oyuna açıklandı. Nedir bu Encümen-i Daniş? Kimdir üyeleri? Nedir yasal dayanağı? Bunları sorup cevaplarını bulmaya çalıştığınız zaman gerçekten karşınıza, Cumhuriyet ve Demokrasiyi savunduğunu iddia eden Zümre Diktatörlğü çıkıyor. Encümen-i Daniş’in görünen yüzüne bir ayna tuttuğunuz zaman çok açık bilgilerle karşılaşıyorsunuz. Fazlasına ne hacet! Sadece şunu hatırlayın: Encümen-i Daniş’in başkanlığını yürüten Necmettin Karaduman’ı. Kimdir bu zat? Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı. Hangi tutumu öne çıkyor? Hatırlayamadıysanız söyleyeyim: Rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı olmasına muhalefet etmesi. Sıradan bir vali iken kendisini millet vekili ve meclis başkanı yapan Özal’a neden muhalifti acaba? Bunu da söyleyeyim: Çünkü Özal hiç kimseye diyet borcu olmayan ve kudretli generallerin karşı çıkmasına rağmen milletin desteği ile Başbakan olmuş, milletin yüce değerlerine sahip bir değerli vatan evladı olduğu için. Bir başka ifade ile sekülerist ve pozitivist bir dünya görüşüne sahip olmadığı için…Modası geçmiş, köhnemiş, çağdışı kalmış ve bilimsel bilgiler üreten ünlü bilginler tarafından yanlışlanmış olan Aydınlanma Felsefesini reddeden çağdaş bir politikacı olduğu için. İşte Encümen-i Daniş’in başkanının felsefesi. Üyeleri de ondan farklı değil. İsmail Hakkı Karadayı, Hüseyin Kıvrıkoğlu ve diğerleri… Kimdir bu komutanlar. Milletimizin rağbet edip sahip çıktığı İmam-Hatip Liseleri’ni öldürten komutanlar. Gerekçeleri ne idi? Bu okullar ülkemizde rejim değişikliğine yolaçacak ve şeriat devletinin kurulmasına ön ayak olacaktı. Gerçekte böyle mi idi? Tek kelime ile Hayır!. Çünkü İslâm Dini’nin teorisinde bir siyasal rejim modeli yoktur. Siyasdal rejim modeli dünyevi bir alandır ve bu da insanların bilgi üretme kabiliyetleri sayesinde geliştişrebildikleri bir alandır. Siyasal rejim modeli İslâm dininde insanın bilgisi ve tercihine terk edilmiştir. Bu model dün kırallık ve monarşi idi. Sonra meşrutiyet oldu. Günümüzde de Cumhuriyrt ve demokrasi. Yarına daha iyi bir model de sosyal bilimcilerce geliştirilebilir. Müslümanca yaşamaya izin veren bütün siyasal rejim modelleri ile İslam dini arasında bir problem olmaz. Yeterki bu siyasal rejim modeli isteyen insana müslümaca yaşama hürriyeti tanısın, gerideki problemler çözülür. İslâm dini bilime sınır koymamıştır. Bu açıdan İslâm bütün dünya görüşlerinin fevkındedir. Bilimin cumhuriyet ve demokrasiden daha iyi ve ükemmel bir siyasal rejim modeli bulması halinde bir müslüman buna daha kolay sahip çıkar, fakat cumhuriyet ve demokrasyi doğma haline getirenler bilimin oprtaya koyduğu yeni siyasal rejime karşı direnir. Şunu da söyleyeyim ki bu milletin İmam-Hatip Liseleri’ne rağbet etmesi siyasal rejimi yıkmak için değil sadece dindar, ahlaklı, erdemli, müslümanca ve tertemiz hayat süren bir nesil yetiştirmektir. Bu itibarla teşhiş yanlış konulmuştur. Bunu görmeleri için şu anda Başbakan olan ve ülkeyi Avrupa Birliğine üye yapmaya çalışan Başbakıan Erdoğan’ın bu çabası anlamaya çalışmaları yeterli. Akıllı ve ülkesini seven her insan İmam-Hatp Liseleri’ne sahip çıkar, üniversitelere girmeleri için önlerine konulan engelleri kaldırmaya çalışır. Ancak Ergenekon Örgütü ve Encümen-i Daniş müstesna. Çünkü bunlar gerçek anlamda cumhuriyet ve demoklrasiye karşıdır, buna karşılık zümre diktatörlüğnden yanadır ve bunu fiilen uygulamaktadır. Umarım ülkemizin aydınları ve aziz milletimiz bunu fark eder.

HAKİMİYET KAYITSIZ ŞARTSIZ YARGIÇLARINDIR

Cuma, 06 Haziran 2008

5 Haziran 2008 tarihinde toplanan Anayasa Mahkemesi TBMM tarafından gerçekleştirilen ve üniversitelerde isteyen bayanların başlarını örterek okuyabilmelerine imkan tanıyan anayasa değişikliğini iptal etti. Ortaçağ diktatörlerinin bile uygulamadığı böyle çağdışı bir yasağın devem etmesi gerektiğine hükmetti. Bir tarafta 11 yargıç -ki bunların 9 tanesinin CHPli veya CHP zihniyetli olduğu biliniyor- diğer tarafta milletin %60 gibi bir çoğunluğunun oyunu almış 411 milletvekili var ve yasama yetkisi de bu milletvekillerine ait. Bu milltvekilleri, Millet çoğunluğunun isteği doğrultusunda bütün dünyadaki üniversitelerde uygulanan başörtüsü özgürlüğünü isteyen üniversite öğrencilerine vermek amacıyla bir anayasa değişikliği yapıyor ve fakat bu 11 yargıcın 9 tanesi, anayasada yazılı açık hükümleri ihlal ederek özgürlük düşmanı CHP nin isteği doğrultusunda anayasa değişikliğini iptal ediyor. Sonra da bunu laik cumhuriyeti korumak ve kollamak amacıyla yaptıklarını söylüyorlar. Kimi kandırıyorsunuz Allah aşkına. Kendinizi akıllı alemi enayi mi sanıyorsunuz. Bu yapılan hiç bir zaman laikliği ve cumhıuriyeti koruma adına yapılamaz. Çünkü laiklik bireyin özgürlüklrini güvence altına alan bir yönetim ilkesidir. Hatırlayın laikliğin ortaya çıkışını…Kilisenin baskısına karşı ortaya çıkmadı mı? Bireye baskı nereden gelirse gelsin, ister dinden gelsin, isterse disizlikten fark etmez. Laiklik bireyi özgürleştiren bir ilkedir. Bu itibarla kendi yaşam biçimini başkasına istemediği halde dayatmanın adı değildir laiklik. Bu iözgürlüğü kısıtyan çağdışı yasak, cumhuriyet adına da yapılmış olamaz. Çünkü cumhuriyet çoğunluğun görüşlerinin dikkata alındığığı ve yönetime getirildiği siyasal rejimin adıdır. Geride ortaçağda uygulanan diktatörlük kalır. Diktatörlüğün adına laiklik va cumhuriyeti koyarak sadece laiklik ve cumhuriyete ihanet edilir. Zira Allah insanı hür yaratmıştır, kim insandan bu hürriyeti almaya çalışırsa hem bu dünyada hem de ahirette kaybeceğinden asla kuşku duyulmamalıdır. Sayın yargıçlar ve onları teşvik edip alkışlayanlar ! Bilesiniz ki bu aziz millet sizin kurmak istediğiniz diktatörlüğüe geçit vermeyecektir. Rasyonel davranıp bu ülkeye ve bu millet lütfen zarar vermeyiniz. Mevla görelim neyler neylerse güzel eyler.

KURBAN BAYRAMININ ANLAMI VE ÖNEMİ

Cumartesi, 12 Ocak 2008

Kurban Bayramı ,yüce Allah’ın, başta müslümanlar olmak üzere insanlık camiasına büyük bir lütfu ve rahmetidir hiç şüphesiz. Müslümanlar için büyük bir lütuf ve rahmettir, çünkü “Allah’a yaklaşmak” anlamına gelen Kurban ibadeti sayesinde Allah’a kulluk ve teslimiyeti öğrenmektedirler. Hz.Adem’den itibaren sürüp gelen kurban ibadeti hem dînî hem de dünyevî fayda ve hikmetleri içeren bir ibadettir. Şöyleki : Kurban insana Allah’a tamamen teslim olmayı öğretmektedir. Önemli peygamberlerden Hz.İbrahim’in vahiy vasıtalarından biri olan sadık rüyada oğlu İsmail’i kuban ettiğini görünce bunu ilahî bir emir telakki edip oğlunu Allah adına kurban etmeye girişmesi, oğlu İsmail’in de bunu teslimiyetle karşılaması aslında müslümanın Allah’a bütün varlığıyla teslim olması gerektiğini fiilen anlatan bir olaydır. Müşfik bir babanın oğlunu kendi eliyle boğazlamayı kabul edecek kadar ileri derecede bir teslimiyet örneğidir bu hadise. Gencecik, hayat dolu bir yüreğin henüz hayatının baharında canını Allah için feda edecek kadar yüksek bir teslimiyet sembolüdür bu kurban kıssası. Yoksa Allah, kendisi için insanın boğazlanmasını hiç bir zaman kastetmemiş ve insanlara böyle bir ibadeti farz kılmamıştır. Her ne kadar Allah’ın gerçek dininden sapmak suretiyle Allah’ın hoşnutluğunu kazanmayı insanın kurban edilmesi gibi yanlış bir inanca bağlayan zümreler çıkmışsa da bu, hakdinin değil, tamamen insanın uydrduğu kuruntulardan ibaret batıl bir dinin ürünüdür. Mısır halkının Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla her yıl Nil nehrine genç bir kızı kurban olarak atmaları böyle bir batıl inancın sonucudur. Yüca Allah böyle bir batıl inancı ve uygulamayı ortadan kaldırarak ve belli niteliklere sahip küçük veya büyükbaş hayvanların kurban edilmesini emrederek Allah rızası için dotların yanı sıra fakirlere dağıtılmasını dînî bir vecibe haline getirmiştir. Bu sayede yıl boyu ağızına et girmemiş bulunan fakir insanlar protein kaynaklarından biri olan olan et yeme imkanına kavuşmaktadır. Allah Taala kurban kesmeyi emretmek suretiyle fakir olan köylülerin ekonomik imkanlar elde etmesini mümkün kılmaktadır. Her yıl üç-beş tane hayvan besleyip kurban bayramında satan insan yıllık geçimini kolaylıkla temin edebilir. Ayrıca et üretimine katkı yapmış ve fiyat artışının da gerçeklemesinin önü bu yolla sağlanmış olur.
Kurban bayramı müslüman olmayan insanlar için de büyük bir lütuf ve rahmrettir. Çünkü kurban bayramının idrak edilmesiyle müslüman olmayan insanlar da ekonomik yönden bu sirkülasyondan yararlanmaktadır. Bundan da önemlisi kurban bayramı sayesinde,müslüman olmayan insanlar hayatın anlamı ve yorumu konusunda düşünmek için yeni bir fırsatla karşılaşmaktadır. “Ben kimim, nereden geldim, niçin varım, beni kim var etti, nereye gidiyorum,var olmamın amacı nedir ?” gibi temel soruları kendisine sormasını sağlayabilir ve bir cevap bulmaya çalışabilir. Zira herkes müslüman bir ebeveynin kucağında dünyaya gelmemektedir. Dünyanın her tarafına yayılmış bulunan müslümanların kesecekleri kurbandan müslüman olmayanların haberdar olmaması hemen hemen imkansız gibidir. Bizi hicri 1428 yılı kurban bayramına kavuşturan yüce Allah’a hamd ediyor, başta dostlarımız olmak üzere bütün müslümanların bayramını tebrik ediyor hayırlara vesile olmasını yüce Rabbimden niyaz ediyorum.

SİGARA İÇMENİN DÎNÎ HÜKMÜ

Perşembe, 06 Aralık 2007

Günümüz müslümanlarının önemli problemlerinden biri hiç şühe yok ki sigara içmektir. Zira dînî öğrenim görmüş olup müftü, vaiz, imam-hatip gibi din göervlileri veya din bilgisi öğretmenlerinin yanı sıra belli başlı dînî vecibelerini yerine getiren müslümanlardan en azından bir kısmının sigara içtiğini üzülerek görmekteyiz. Bunun sebebi, muhtemelen sigara içmenin haram olmadığını zannetmektir. Klasik dönem İslam alimleri sigara içmenin mekruh olduğuna hükmetmeleri bu zannın kaynağını teşkil eder. Ancak çağdaş tıp araştırmalarının ortaya koyduğu bilgileri dikkate alarak ve İslam dîninin ana kaynaklarına başvurarak sigara içmenin dînî hükmünün yeniden belirlenmesi gerektiği kanaatindeyim. Tıp biliminin verilerine göre sigara içmek insan sağlığına son derece zararlıdır. Bu zararların başında ölümcül bir hastalık olan akciğer kanserine ve kalp yetmezliğine kesinlikle yolaçması gelmektedir. Bunların dışında insan sağlığı üzerinde daha başka olumsuz etkiler yaptığı da kesinlikle belirlenmiştir. Bilimin bu tespitleri ışığında sigara içmenin dînî hükmünü belirlemek için Kur’an-ı Kerîm’e baş vurduğumuz zaman onu, insan sağlığına zararlı olan içki içmekle kıyas etmemiz gerekmektedir. Çünkü ikisi arasında inasan sağlığına zarar vermek ortak bir özelliktir. İçki içmenin yasklanma sebebi insan sağlığına zararlı olmasıdır. Her ne kadar insanı geçiçi olarak rahatlatmak gibi bir faydası varsa da içki içmek insanın beden ve zihin sağlığına son derece zararlıdr. Kur’an’da temas edilen bu zararı tıp bilimi de günümüzde kanıtlamıştır. Aynı durum sigara için söz konusu olduğuna göre sigara içmenin de tıpkı içki içmek gibi yasak olduğu açık bir şekilde ortaya çıkar. Kıyas İslam fıkhının temel bir ilkesi ve dînî hükümleri belirlemekte baş vurulması gereken bir hüküm kaynağıdır. Ayrıca İslamda şyle bir temel ilke vardır:”Zararlı olan şeyler haram, faydalı olan şeyler ise helaldır, aksine bir hüküm bulunmadıkça”. Nitekim Kur’nda Hz.Peygamber’in insanlara faydalı ve iyi şeyleri helal, zrarlı ve pis şeyleri haram kıldığı açıklanmıştır (el-A’râf 7/157). Bu itibarla sigara içmenin dînen caiz olduğunu söylemek mümkün değildir, aksine sigara içmenin kesinlikle haram olduğuna hükmetmek zorunludur. Sigara içmenin zararları dikkate alınarak beşerî hukuk tarafından da kapalı mekanlarda içilmesine sınrlama getirilmiştir.

İslam İnancında Ruh Problemi

Cuma, 14 Eylül 2007

İnsanın yaratılışı esnasında melek tarafından bedenine üflenip ölümü anında meleklerce bedeninden çıkarılıp alınan ve nesneleri algılayıp yükümlü kılınmasını sağlayan bilici hakikati.

Dönmek ve yürümek anlamındaki “rvh” kökünden türeyen rûh sözlükte insanın canlı olmasını sağlayan unsuru, ayrıca cin ve melek gibi bedeni bulunmayan varlık demektir. Hareket ve canlılığın kaynağı olan hayat bazan rûh kelimesiyle ifade edilir. Ruh canlılığın yanı sıra nesneleri algılayıp bilmeyi de kapsayan geniş anlama sahiptir. Ruh yerine nefs kelimesi de kullanılır. Ruhun varlığını kabul etmeyenler nefse can anlamı verirse de bu isabetli bulunmamıştır. Çünkü uyuyan insan canlı olduğu halde nefsinin bedeninden alındığı Kur’an’da açıklanmıştır (ez-Zümer 39/42). Bu nedenle nefsin kavrayan ve bilen benlik şuuru anlamına geldiği kabul edilir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “rvh” md.).
Terim olarak rûhun farklı tanımları yapılmakla birlikte tercih edilen tanımı şöyledir: İnsanın yaratılışı esnasında melek tarafından bedenine üflenip ölümü anında meleklerce bedeninden çıkarılıp alınan ve yükümlü kılınmasını sağlayan bilici hakikati”.
Nazzâm, Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Gazzâlî, Rağıb el-İsfahânî ve Seyyid Şerif el-Cürcânî’nin tercih ettiği ruh tanımı buna yakındır. Buna göre insanın hem biyolojik canlılığının hem de algılayıcı ve bilici özünün kaynağı ilgili meleğin Allah’ın emriyle bedene üflediği şeydir. İnsanın algılayıcı ve bilici varlık olma hakikatinin yaratılması için öncelikle biyolojik canlılığa sahip kılınan bedeni yaratılır, canlı organizma teşekkül etmeye başlayınca algılayıcı ve bilici özü de buna bina edilir (Mâtürîdî, Tevîlâtü Ehli’s-sünne, III, 213, 421; Gazzâlî, İhyâ, III, 3; Elmalılı, I, 406-408). Ruh denilince canlılık, bilinç, akıl, idrak, irade gibi niteliklere sahip bir özden söz edilir. İnsanların hayvanlardan farklı olması ruhlarının farklı türden yaratılmasından kaynaklanır. İnsanlar arasındaki fark da aynı ruh türü içinde değişik mertebelerde bulunmalarından kaynaklanır. İnsanlar içinde en yüksek rûhî mertebede bulunanlar peygamberlerdir. Gayp âleminden bilgi almaları yüksek bir ruhî mertebeye sahip kılınmalarıyla irtibatlıdır (Elmalılı, I, 408-410).
Dinî literatürde neseme ve nefs kavramlarını ruh ile eş anlamda kullananlar bulunmakla birlikte nefs ve ruh arasında fark gözetenler de vardır. Âlimlerin çoğunluğu ruh ile nefsin aynı anlama geldiği görüşündedir. Bazı âlimlere göre ise ruh hem biyolojik canlılığı, hem de algılayan ve bilen insanî özü ifade ettiği halde nefs sadece algılayan ve bilen insanî hakikat anlamına gelir. Nefsi ateş ve toprak kaynaklı, ruhu ise rûhanî ve nûranî tabiatlı olarak kabul edenler de vardır (Âlûsî, XV, 157-158; M. Reşid Rıza, IV, 328-329). Ruha Allah’ı bilme gücü ve Allah’ın müttakileri teyit ettiği güç anlamları da verilir. Nefs, ruha ve bedene isim olarak verildiği halde ruh bedeni ifade etmek için kullanılmaz. Ruha nefs-i nâtıka da denilir (Âlûsî, XVI, 40; Seffârini, II, 30-32). (devamı…)