İSLÂM İNANCI AÇISINDAN TEŞBÎH

16 Temmuz 2010

Teşbîh zatı, sıfatları, fiilleri ve ma’bûd oluşu yönünden Allah ’ı yaratılmışlara veya yaratılmışları aynı yönlerden Allah’a benzetmek anlamında bir kelâm terimidir.

Teşbîh sözlükte “iki şeyi birbirine benzetmek, iki şey arasında anlam bakımından ortaklık bulunduğunu göstermek” manasına gelir. Türediği “şbh” kökünde ve aynı kökten türeyen “teşâbüh”te de “bir şeyin bazı yönlerden diğer bir şeye benzemesi” anlamı vardır (Ta’rîfât, “Teşbîh” md.; Keşşâf, “Teşbîh” md.). Konunun açık hale gelebilmesi için teşbih ile anlam yakınlığı ve sıkı ilişkisi bulunan “temsîl” ve kökünden türediği “msl” kelimelerinin de manalarına atıfta bulunmak gerekir. “Msl” bir şeyin, bütün yönlerden diğer bir şeye benzemesi, temsîl de bir şeyi bütün yönlerden diğer bir şeye benzetmek anlamına gelir. Buna göre her temsîl teşbîhtir, fakat her teşbîh temsîl değildir (İbn Teymiyye, Minhâcü’s-Sünne ,II,257). Zira teşbîhte iki şey arasında lafız yönünden ve genel anlam bakımından benzetme söz konusu olduğu halde temsîlde iki şey arasında zât ve sıfatların mahiyetleri itibariyle de bir benzetme yapılır. Terim olarak teşbîh farklı şekillerde tanımlanır. Selefî âlimlere göre teşbîh “yaratıklara ait niteliklerden birini Allah’a veya Allah’a ait niteliklerden birini yaratıklara nispet etmektir” (Câbir b. İdris, I,114). Sünnî kelâmcılara göre teşbîh “Allah’ı bütün yönlerden yaratıklara benzetmektir” (Cüveynî, s.168-169;İnü’l-Cevzî, s.100). Mu’tezilî kelâmcılara göre teşbîh “yaratıklara ait varlık ve keyfiyet gibi olan bir varlık ve keyfiyeti Allah’a atfetmektir” (Kâdî Abdülcebbâr, Fadlü’l-i’tizâl, s.140). Bazı filozoflarla Bâtınîlere göre teşbîh “yaratıklara atfedilen nitelikleri lafız ve anlam itibariyle Allah’a nispet etmektir” (Câbir b. İdris, I,88-91). Daha çok mezhebî bakış açılarını yansıtan bu tanımlardan yararlanarak bir inanç problemi olan teşbîhi, geniş çerçevede şöylece tanımlamak mümkündür: “Zatı, sıfatları, filleri ve ma’bûd oluşu yönünden Allah’ı yaratılmışlara veya yaratılmışları aynı yönlerden Allah’a benzetmek”. Yazının tamamını oku »

İSLÂM İNANCINDA TEVESSÜLÜN YERİ

11 Haziran 2010

Tevessül, müslümanın yaptığı sâlih amelleri veya Hz.Peygamber’i yahut velileri vesile edinerek Allah’a yakın olmaya çalışması anlamında bir terimdir.

Sözlükte isteyerek bir şeye ulaşmak anlamındaki “vsl” kökünden türeyen tevessül yakın olmak ve yaklaşmak demektir. Terim olarak “müslümanın, yaptığı sâlih amelleri veya Hz.Peygamber’i yahut velileri vesile edinerek Allah’a yakın olmaya çalışması” diye tanımlanır. Vesîle ise yüksek derece ve makam, vasıta, yakınlık, bir şeye isteyerek ulaşmak gibi anlamlara gelir. Kur’an-ı Kerîm’de tevessül tabiri geçmemekle birlikte vesîle kelimesi iki defa yer almıştır. İlgili ayetlerde Allah Teâla, kendisine yakın olmaya vesîle aramalarını ve kurtuluşa ermek için kendi yolunda bütün güçlerini harcamalarını müminlere emretmiş, ilah diye tapılıp dua edilen kişilerin de rablerine yakın olmak için vesîle aradıklarını açıklamıştır (el-Mâide 5/35; el-İsrâ 17/57). Allah’a yakın olmak için vesile aramanın hakikati ise O’nun yolunda ilim, ibadet ve İslâm’ın ilkelerini hayata geçirmeye yönelik aşırı gayreti göstermek şeklinde açıklanmıştır (Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, “vsl” md). Farklı görüşleri bulunmakla birlikte müfessirlerin vesileye müştereken yükledikleri anlam müslümanı Allah’ın rızasına ulaştıran her ilim ve ameldir. Müslümanın, kendisini Allah’a sevdirecek nafile ibadetler yapması da vesîle kapsamında değerlendirilmiştir(Taberî, Tefsîr, VIII, 405; İbn Teymiyye, Kâ’ide, s.48; Reşid Rıza, VI,371; Elmalılı, II,1669-1670). Hadislerde tevessül kelimesinin türediği fiiller kullanılmıştır. İlgili rivayetlerde belirtildiğine göre kuraklık olduğu zaman ashap Hz.Peygamber’le tevessülde bulunarak Allah’a dua etmiş ve dualarına icabet edilmiş, Hz.Peygamber’in vefatından sonra ise hayatta olan amcası Abbas b. Abdülmuttalib ile tevessül edip dua yapmış (Buhârî, “İstiskâ” 3, “Fedâilu Ashâbi’n-Nebî” 11 ); Hz.Peygamber, gözleri görmeyen bir sahabeye, kendisiyle tevessülde bulunarak Allah’a dua etmeyi öğretmiş ve yaptığı duadan sonra görmeye başlamıştır (Tirmizî, “ Da’avât” 119). Hadislerde vesîle tabiri yer almış ve Hz.Peygamber’e cennette verilen yüksek makam anlamına geldiği kabul edilmiştir (Müslim, “Salât” 11; Müsned, II,168,III,83). Yazının tamamını oku »

İSLÂM İNANCINDA DİNDEN ÇIKMA, KÂFİR OLMA VE TEKFÎR

28 Mart 2010

Tekfîr, Hz.Peygamber’in Allah Taalâ’dan vahiy yoluyla tebliğ ettiği kesin delille bilinen herhangi bir dînî esasın doğruluğunu inkâr eden kişinin kâfir olduğuna hükmetmek anlamında bir kelâm terimidir.

“Gizlemek, örtmek veya nankörlük etmek” yahut “Hz.Peygamber’in nübüvvetini inkar edip delillerini tasdik etmekten yüz çevirmek” (M.Reşid Rıza,II,94) anlamındaki küfr kökünden türeyen tekfîr sözlükte “kişiyi küfre nispet etmek, kişinin günahını örtmek ve bağışlamak ” manasına gelir. Terim olarak Sünnî alimlerce şöyle tanımlanır “Hz.Peygamber’in Allah Taalâ’dan vahiy yoluyla tebliğ ettiği kesin delille bilinen herhangi bir esasın doğruluğunu inkar eden kişinin kâfir olduğuna hükmetmek” . Mu’tezile ve Şîa’ya mensup alimlere göre ise “dinden olduğu kesin delille bilinen bir esası kalbiyle inkar eden kişinin en büyük cezayı hak ettiğine ve dünyada gayr-ı müslim muamelesine tabi tutulması gerektiğine hükmetmek” diye tarif edilir (Kâdî Abdülcebbâr, el-Muhtasar fî usûli’d-dîn, I,223; Büstî, s.58-59;Tûsî, s.227,461-462). İki tanım arasında anlam bakımından önemli bir fark bulunmamaktadır. Alimler, yapılan davetin ardından İslâm’ın hak bir din olduğuna inanmayan ve dehrî (ateist), müşrik, putperest, mecûsî, yahudi, hıristiyan, sâbiî, mülhid, mürted, münâfık, zındık, budist gibi değişik inançları benimseyen diğer bütün grupların kâfir olduğuna hükmetmiştir (Yahya b. Hüeyin, el-Cümle, II,214; Bikâî, s.165-167; M.Reşid Rıza,V,667). Bu genel ve yaygın kullanımının yanı sıra bir istisna olarak Mu’tezile’ye bağlı alimlerce tekfîr kavramına ihbât* anlamı da yüklenip onu itaat ve isyan türünden olan amellerden çok olanın az olan türünü geçersiz kıldığını ifade eden bir kavram olarak da kabul edilmiştir (Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-hamse, s.624-625). Yazının tamamını oku »

SAYIN BAŞBAKAN :FIRSAT KAÇMADAN ACİL DEMOKRASİ GEREK

09 Şubat 2010

YÖK tarafından düzenlenen son katsayı kararının, Zümre Diktatörleri’nin elinde bulunan Danıştay tarafından yürütmesinin durdurulması da gösteriyor ki Türkiye’de demokrasi yok, zümre diktatörlüğü var, hala yürürlükte olan rejim cumhuriyet ve demokrasi değil zümre diktatörlüğüdür. Milletin seçtiği iktidarın yaptığı yasaları da yine zümre diktatörlerinin elinde bulunan Anayasa Mehkemesi tarafından iptal edilmektedir. Kurulan bu iki çark sayesinde zümre diktatörlüğünden Cumhuriyet ve Demokrasi rejimine bir türlü geçit verilmiyor. Bu durumda Hükümet’e, dolayısıyla Ak Parti’ye düşen görev acil bir şekilde, ülkeyi tıkayan bu kurumların, Cumhuriyet ve Demokrasi’ye geçişi mümkün kılcak şekilde hizaya getiren Anayasa değişikliklerini gerçekleştirip referanduma sunmaktır. 2007 seçimlerinin ardından başlatılan Anayasa değişikliğine ilişkin çalışmalarını, zümre diktatörlerinin tehditleri karşısında duduran Ak Parti yöneticilerinin isabet edemedikleri anlaşılmaktadır. Ak Parti’ye yeni bir kapatma davası açılacağına ilişkin olarak basında yapılan yorumlar da bu görüşümüzün açık bir kanıtıdır. Seçimlere bir yıldan biraz fazla bir zaman vardır. Yapılacak bir referandum erken seçim isteyen muhalefetin taleplerini de büyük ölçüde kıracaktır. Çünkü ben şahsen, millet çoğunluğunun cumhuriyet ve demokrasiden yana tercihlerini kullanacağından eminim. İster sağcı, ister solcu olsun cumhuriyet ve demokrasi taraftarı olan aydınların da bunu kalemleriyle destekleyecekleri düşüncesindeyim. Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bu konuda “beni gaza getirmek isteyenler var ” şeklindeki çıkışı da isabetli görünmemektedir. Ak Parti’ye açılan kapatma davasının ardından Anayasa Mahkemesi Başkanı sayın Haşim Kılıç’ın parti kapatmanın öününe geçecek anayasal değişikliğin yapılması gerektiğine dair çağrısını karşılıksız bırakmasnı da doğrusu anlayamadım. Umarım bu sefer sözünü ettiği bazı anayasal değişiklikleri yapmaktan son anda vaz geçmez ve yavaş davranmaz. Zira bu değişikliğin geciktirilmeye tahammükü yoktur, iş işten geçmeden bir an önce yapılmalıdır. Eğer demokrasi olmazsa hukuk da olmaz, adalet de olmaz, ekonomik kalkınma da olmaz, aksine hukuk kurumları adalet dağıtmak yerine ideoloji dağıtır. Nitekim Danıştay ve anayasa Mahkemesi bunu her fırsatta yapmaktadır. Üstelik bunu yaparken çağlık adına yaptıklarını iddia ediyorlar. Fakat çağdaş Batı Ülkerine baktığımızda üniversiteye girebilmenin kriteri sadece bilgidir, başarıdır, ideolojı değil. Bizim zümre diktatörleri ise diyorlar ki “arkadaş benim gibi düşünmüyor, benim gibi inanmıyor ve benim gibi yaşamıyorsan sen üniversitede istediğin eğitimi alamazsın; doktor, avukat ,yargıç, yönetici olamazsın, yok öyle yağma..biz dinine bağlı ve dindar insan istemiyoruz”.İşte ülkemizin içler acısı olan çağdışı yapısı. Gericiliğin ve çağdışılığın adı ülkemizde çağdaşlık olmuş artık.

TÜRKİYEDE DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK

06 Aralık 2009

Güncele dair yazı yazmak gelmiyor içimden, çünkü ülkemizde siyasal iktidarı elinde bulunduran zümre diktatörlüğü rejimi açısından değişen bir şey yok, eski tas eski hamam aynen devam ediyor. Ülkeyi yönetmesi için seçimle iş başına Ak Parti hükümetinin ülkeyi yönetmesine zümre diktatörleri hala izin vermiyor. Her ne kadar darbe planlayıcısı emekli generaller sorgulanmak üzere savcılığa çağırılıp darbe planlarından sorgulanmışlarsa da basında yer alan haberlere göre oraya kahve içmek için gittkleri anlaşılıyor. Genelkurmay Başkanlığnın siyasete yön verme tutumunu sürdürdüğü müddetçe seçilmiş hükümetin ülkeyei yönetemeyeceği gerçeği açıktır. Bu gerçeği gösteren açık kanıtlara her an rastlamak mümkündür. Söz gelimi üniversiteye girişi düzenleyen kat sayı adaletsizliğini ve zulmünü ortadan kaldıran YÖK’ün kararının, adalet dağıtması gereken bir hukuk kurumu olan Danıştay tarafından engellenmesi ve ayrıca basında yer alan haberlere göre Genelkurmay Başkanlığı İstihbarat Daire Başkanlığıınca bu konunun takibe alınması açıkça eğitim politıkasına müdahaledir. Bu durumun benzerine hiç bir “Demokratik” ülkede rastlamak mümkün değildir. Anayasamıza göre ülkemizde uygulanması gereken siyasal rejim demeokrasidir, cumhuriyetimiz demeokratik bir cumhuriyettir. Ancak bu sadece anayasamızda yazıyor, uygulamada ise askeriye, yüksek yargı ve yüksek bürokrasi ülkeyi yönetiyor. Yani anlayacağınız Türkiyede değişen bir şey yok. Hükümet ülkemizin bütün enerjisinin ve ekonomik kaynaklarının boş yere yok olmasına sebep olan Kürt problemini çözmeye karar vermiş ve uygulamaya sokmak istiyor, fakat yine dikta yanlıları engelemeye çalışıyor. İnsanların ölmeye devam etmesi ve ülke kaynaklarının boşa harcanması ısrarla isteniyor dikta yanlısı muhalefet cephesi tarafından…Bunun adına da vatan severlik ve milliyetçilik deniliyor. Şeytan mantığı gerçekleri ters yüz etmeye dayanır. Görünürde rasyonel bir çıkarım yapıldığı izlenimi verir, gerçekte ise tam irrasyonel bir tutumu temsil eder. Halkımızın bu gerçekleri görmesi gerekir ve Kürt sorunu başta olmak üzere ülke sorunlarını rasyonel bir şekilde çözmeye çalşan anlayışı benimsemesi gerekir diye dşünüyor ve halkımızın sağ duyusuna güvendiğmi tekrar ifade etmek istiyorum. Ümidimiz halkımızın çoğunluğunun sağduyusunda. Yüce Allah hayır ve iyilik yolunda yardım etsin.

ERKEN DEVİR SÜNNÎ ALİMLERDEN İBN CERÎR et-TABERÎ’NİN GÖRÜŞLERİ

07 Kasım 2009

Başta Câmi’u’l-beyân adlı tefsiri olmak üzere et-Tebsîr fî usûli’d-dîn ,er-Red ‘alâ zi’l-esfâr ve Sarîhu’s-Sünne (veya Şerhu’s-Sünne,’Akîdetü’t-Taberî )gibi akaide dair eserlerin yanı sıra Kur’an’ı anlama ve ondan doğru hükümler çıkarma yöntemine ilişkin kitaplar yazan Taberî, benimsediği i’tikâdî görüşleriyle Ehl-i Sünnet’in erken devir öncü alimleri arasında yer alır. Genelde Ahmed b. Hanbel’den övgü ile söz etmek (Taberî, Sarîhu’s-Sünne, s.538) ve Selefiyye’ye benzer görüşleri benimsemekle birlikte akâid sisteminde aklî delillere de başvurduğu için kısmen Sünnî bir kelamcı olarak da kabul edilmesi mümkündür. Bazı felsefe kitapları okuduğuna ilişkin rivayetler (Taberî, et-Tebsîr, s.45) ile dinde aklî tefekküre başvurulmasını kabul etmeyen Dâvud b. Ali’yi reddetmek amacıyla müstakil bir eser yazması da onun dinî düşüncede aklî bilgilere itibar ettiğini gösterici mahiyettedir. Hanbelîyye-Selefiyye mensuplarınca bidatçilikle itham edilmesi de onun Selefiyye’ye bütünüyle uymadığının bir kanıtı sayılabilir (Zehebî, XIV, 277). Eserlerinde Gadîr-i Hum rivayetlerine yer vermesi, Ali b. Ebû Tâlib’in faziletine dair rivayetleri derlemesi ve çıplak ayak üzerine meshetmeyi caiz görmesi sebebiyle Şia’ya nispet edilmesine rağmen (Zehebî, V,100; İbn Kudâme, I,133; İbn Hacer,V,100) Taberî Sünnî bir alimdir. Zira bu husus eserlerindeki beyanlarıyla sâbit olduğu gibi Şîa’ya yönelik eleştirileri de mevcuttur. Ehl-i Sünnet’e o derece bağlıdır ki yahudilerle hırıstiyanlar hakkında nâzil olan bazı ayetlerin kapsamına Ehl-i Bid’at fırkarını da dahil etmiştir (Taberî, Tefsîr , III,181, VIII,106). Hz.Peygamber’in vefatından sonra müslümanlar arasında ortaya çıkan ilk ihtilaflara ve zaman içinde zuhûr eden akaid problemlerine sırasıyla temas edip Cehmiyye, Mu’tezile, Mürcie, Havâric, Şia gibi Ehl-i Bid’at adını verdiği mezheplerin görüşlerini şiddetle eleştirirken (Hamevî, XVIII,82) aklî tahlillere girişmesi onun bu alanda önemli bir yere sahip olduğunu kabul etmek için yeterlidir. O sadece nakle bağlı kalan bir alim değildir; aksine Allah’ın, katile uygulanmasını emrettiği kısâsı, namaz gibi terk edilmesi mümkün olmayacak şekilde farz kılmadığını savunması örneğinde olduğu gibi akılcı bir bakış açısıyla hüküm veren müçtehit bir alimdir (Taberî, Tefsîr, II,102). Ona göre müslümanlar arasında vukû bulan ilk ihtilaf hilafet konusudur. Bunun ardından, insanlara karşı yeryüzünde Allah’ın hüccetini teşkil eden bir dînî önderin bulunup bulunmadığı meselesi tartışılmış, daha sonra sırasıyla kullara ait fiillerin kaza ve kaderle ilişkisi, büyük günah işleyen müslümanların hükmü ve ircâ meselesi, imanın tanımı ve mahiyeti, Kur’ân’ın mahluk olup olmaması, kabir azabı ve ahirette Allah’ın görülmesi, son olarak da Kur’ân’ı telaffuz (mes’eletü’l-lafz) meslesi birer i’tikâdî problem olarak ortaya çıkmıştır (Taberî, et-Tebsîr, s.156-203; a.mlf., Sarîhu’s-Sünne, s.204). Yazının tamamını oku »

İSLÂM İNANCINDA KALBİN MÜHÜRLENMESİ’NİN ANLAMI (TAB’-İ KALB)

20 Ekim 2009

Bir şeyi örtmek, mühürlemek, damga basmak veya bir şeyi sona erdirmek anlamındaki tab’ ile insanın mahiyetini teşkil eden ve akıl yürüterek gerçeği bulma veya doru hüküm verme kabiliyeti manasını da içeren kalb kelimelerinin izafet haline getirilmesinden oluşmuş bir tabirdir. Buna göre tab’-i kalb sözlükte “insanın akıl yürüterek doğru hüküm verme kabiliyetinin sona erdirilmesi” demektir. Terim olarak şöyle tanımlanabilir: Tab’-i kalb, insanın gerçekleri kavrayıp benimsemesini sağlayan kalbinin ( rûhî yeteneğinin) mühürlenmesi ve hidayete yönelme yeteneğinin sona erdirilmesidir.

Tab’-i kalb, Kur’an’da Allah’ın kalpleri mühürlediğini ifade eden ayetlerden üretilmiş bir terimdir. Allah’ın kalpleri mühürlemesi ise tab’ ve hatm kelimeleriyle anlatıldığından bu ilâhî fiil tab’-i kalb veya hatm-i kalb tabirleriyleyle karşılanmıştır, ikisi de aynı anlamdadır. Allah’ın kafirleri hidayete erdirmemesi kalplerini gaflette bırakması (iğfâl) katılaştırması (kasvet) ve perdelemesi (ekinne, reyn)) tarzındaki ifadelerle de anlatılır. İlgili ayetlerde belirtildiğine göre Allah, âhiret yerine dünya hayatını tercih edip kalplerini kafirliğe açan ve bu sebeple Allah’ı, âyetlerini ve peygamberlerini inkar edenlerin yanı sıra Allah’a verdikleri sözü tutmayan , peygamberleri öldüren ve “Meryem oğlu Îsâ Mesîh’i öldürdük” deyen Ehl-i Kitâb’ın; yalan beyanda bulunarak savaşa katılmayan münafıkların; ayrıca büyüklük taslayıp hakka bâtıl deyen, arzularına uyan bütün zorba inkarcıların kalplerini ve işitme duyusunu mühürlemiş, gözlerine ve kulaklarına perde çekmiştir, artık onlar iman etmezler (M.F.Abdülbâkî, el-Mu’cem, “tabe’a”, “hateme”, “ğişâve”, “ekinne” md.). Kur’an’da tab’-i kalb ile irtibatı bulunan “ğıt’a”, “ağlâl”, “vakr”, “hicâb”, “rân”, “ğişâve”, “sadd”, “sedd”,”şedd”, “akfâl”, “kâsiye” “sarf”, “izâğa”, “tams” gibi konuya zenginlik katan oldukça farklı tabirler de kullanılır ve aralarında çeşitli anlam farklarının olduğu alimlerce kabul edilir. Buna göre tab’ inkarcılık ve isyankarlığın bir karaktere dönüşmesini, ğişâve ve ğıta gözlere, vakr ise kulaklara perde çekilmesini, rân kalbin kirlenip örtülmesini, ağlâl ve sedd engel konulmasını, akfâl kalbe kilit vurulmasını, şedd ve kâsiye kalbin katılaştırılmasını, sadd ve sarf yüz çevirmeyi ifade eder (İbn Kayyım, s.246-259).

Kalplerin mühürlenmesi konusu hadislerde de tab’, hatm ve reyn tabirleriyle anlatılır. İlgili rivayetlerde belirtildiğine göre Allah, Cuma namazlarını kılmayanların veya mazeretsiz olarak üç defa Cuma namazını kılmayanların kalplerini mühürler de sonra onlar gafillerden olur ( Müsned, III,332; Müslim, “Cum’a”, 40). Yine bu rivayetlerde bildirildiğine göre Hz.Peygamber kalbin mühürlenmesi sonucuna götüren şiddetli arzu ve hırslardan Allah’a sığınmayı ashabına emretmiş; yalan konuşmadıkça ve hıyanet etmedikçe Allah’ın müminin kalbini doğruluk üzere mühürlediğini açıklamış ve kıyamet kopmadan önce güneş Batı’dan doğduktan sonra her kalbin bulunduğu hal üzere mühürleneceğini haber vermiş (Müsned, V,232,252, I,192); Hızır tarafından öldürülen çocuğun kalbinin kafir olarak mühürlendiğini söylemiş (Müslim, “Kader” 29, “Fedâil”172) ; günah işleyince müminin kalbinde siyah bir nokta oluştuğunu, tövbe edince ise kalbinin parladığını ve fakat günah işlemeye devam ettikçe kalbindeki siyah noktaların çoğalıp kalbin tamamını örttüğünü, kazanılan günahlar sebebiyle kalplerin kararması anlamına gelen Kur’an’daki “reyn” kelimesinin tefsirinin bu şekilde yapılması gerektiğine dikkat çekmiştir (Müsned, III,332; İbn Mâce, “Zühd” 29). Yazının tamamını oku »

29 Mart 2009 Yerel Seçimleri Demokrasi İçin Yeni Bir Fırsattır

21 Mart 2009

Çağdaş bilimler içinde siyaset bilimi, insanın yaratılışına uygun bir şekilde daha özgür bir varlık olarak yaşamasını sağlayan demokrasinin bir siyasal rejim modeli olduğunu belirlemiştir. Bu itibarla bilimsel zihniyeti benimseyen her insan demokratik bir rejimin inşa edilmesi edilmesi çabalarına destek vermesi gerekir. Bilindiği gibi ülkemizde “Cumhuriyet ve Demokrasi” adı altında yıllardır “Zümre Diktatörlüğü Rejimi” uygulanmaktadır. Her on yılda bir yapılan askeri darbeler bunun açık kanıtıdır. Şu anda zümre diktatörlüğünün devam etmesini sağlamak için aleni bir şekilde toplantılar düzenlemekten çekinmeyen Encümen-i Dâniş üyelerinin zümre diktatörlüğünü devamettirmeye ilişkin eylemleri ortadadır. Bu kuruluşla yakın irtibatı olan kişilerin yönettiği iddiasına muhatap bulunan ve verdiği kararlarla bu iddiayı doğrulayan bir yargı da demokrasinin önündeki en büyük engel olarak faaliyetlerini sürdürmektedir. Pek çok masum insanı öldürten Ergenekon Örgütü’ne ilişkin dava da tarafsızlığını tartışmalı hale getiren bu yargıya intikal etmiş durumdadır. Ülkemizde yaşayan vatandaşlarımızın bu gerçekleri görerek oylarını kullanmaları gerektiği düşüncesindeyim. Her şeyden önce bize bu örgütlerin varlığını açıkça görme fırsatı veren bir iktidarın ülkemizi yönettiğini untmayalım ve demokratik bir rejime geçmenin önündeki en büyük engel teşkil eden eden karanlık örgütlerin ortadan kaldırılması için büyük bir mücadeleye girişen AK Partinin tekrar büyük bir çoğunlukla seçimleri kazanmasının kaçınılmaz olduğunu, ön yargılardan kurtularak, görelim. Bütün sağ duyulu vatandaşlarımız bu biliçle oylarını kullanırsa sanıyorum demokrasiye bir adım daha yaklaşma imkanı elde edilecektir. Demeokrasi ile yönetilen bir ülke haline gelmedikçe bilelim ki ne bilmsel, ne de sosyal gelişmeden söz edilebilir. Bu seçimlerin hayırlara vesile olmasını temenni ediyor ve umuyorum ki bu seçimlerde de aziz milletimizin feraseti bir kere daha ortaya çıkacaktır. AK Parti iktidarının yaptığı uluslar arası açılmları, AB üyeliği için verdiği mücadeleyi ve ekonomik alandaki başarılarını zaten zikretmeye gerek yoktur. Bunları gelişmiş ülkelerin aydınları da açıkça kabul etmektedir.

ENCÜMEN-İ DANİŞ, ERGENEKON VE DEMOKRASİ

01 Şubat 2009

Uzun zamandır güncele dair yazı yazmak gelmedi içimden. Meşguliyetlerimin yoğunluğu da buna eklenince hemen hemen bir yıla yakın bir zamandan beri güncele dair hiç bir yazı yazmadım. Ülkemizin demokrasi ve hukukun üstünlüğü alanında derin ve aşılması nerede ise imkansız sorunları bulunduğuna sürekli dikkatleri çekmişimdir. Gelişen olaylar ne yazık ki beni haklı çıkarmış ve doğrulamıştır. Önce Ergenekon sorşturması ülkemizde hakimiyetin milletin elinde değil yüksek bürokrasinin elinde olduğunu kanıtladı. Üst bürokratik kurullar adına faaliyet gösteren ve halkın seçtiği hükümetleri zafa uğratıp milletin isteği doğrultuda icraat yapmasını engellemeyi amaç edinen, bu uğurda faili meçhul kalmış cinayetler işleyen bir örgütlenmenin var olduğu açıkça ortaya çıktı. Her gün sokağa atılan silah ve mermiler buna açıkça işaret ediyor. Devam eden bir hukuk süreci bunu daha da net hale getirecektir muhakkak. Bunun peşinden varlığı erbabınca maluım olan Encümen-i Daniş kamu oyuna açıklandı. Nedir bu Encümen-i Daniş? Kimdir üyeleri? Nedir yasal dayanağı? Bunları sorup cevaplarını bulmaya çalıştığınız zaman gerçekten karşınıza, Cumhuriyet ve Demokrasiyi savunduğunu iddia eden Zümre Diktatörlğü çıkıyor. Encümen-i Daniş’in görünen yüzüne bir ayna tuttuğunuz zaman çok açık bilgilerle karşılaşıyorsunuz. Fazlasına ne hacet! Sadece şunu hatırlayın: Encümen-i Daniş’in başkanlığını yürüten Necmettin Karaduman’ı. Kimdir bu zat? Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı. Hangi tutumu öne çıkyor? Hatırlayamadıysanız söyleyeyim: Rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı olmasına muhalefet etmesi. Sıradan bir vali iken kendisini millet vekili ve meclis başkanı yapan Özal’a neden muhalifti acaba? Bunu da söyleyeyim: Çünkü Özal hiç kimseye diyet borcu olmayan ve kudretli generallerin karşı çıkmasına rağmen milletin desteği ile Başbakan olmuş, milletin yüce değerlerine sahip bir değerli vatan evladı olduğu için. Bir başka ifade ile sekülerist ve pozitivist bir dünya görüşüne sahip olmadığı için…Modası geçmiş, köhnemiş, çağdışı kalmış ve bilimsel bilgiler üreten ünlü bilginler tarafından yanlışlanmış olan Aydınlanma Felsefesini reddeden çağdaş bir politikacı olduğu için. İşte Encümen-i Daniş’in başkanının felsefesi. Üyeleri de ondan farklı değil. İsmail Hakkı Karadayı, Hüseyin Kıvrıkoğlu ve diğerleri… Kimdir bu komutanlar. Milletimizin rağbet edip sahip çıktığı İmam-Hatip Liseleri’ni öldürten komutanlar. Gerekçeleri ne idi? Bu okullar ülkemizde rejim değişikliğine yolaçacak ve şeriat devletinin kurulmasına ön ayak olacaktı. Gerçekte böyle mi idi? Tek kelime ile Hayır!. Çünkü İslâm Dini’nin teorisinde bir siyasal rejim modeli yoktur. Siyasdal rejim modeli dünyevi bir alandır ve bu da insanların bilgi üretme kabiliyetleri sayesinde geliştişrebildikleri bir alandır. Siyasal rejim modeli İslâm dininde insanın bilgisi ve tercihine terk edilmiştir. Bu model dün kırallık ve monarşi idi. Sonra meşrutiyet oldu. Günümüzde de Cumhuriyrt ve demokrasi. Yarına daha iyi bir model de sosyal bilimcilerce geliştirilebilir. Müslümanca yaşamaya izin veren bütün siyasal rejim modelleri ile İslam dini arasında bir problem olmaz. Yeterki bu siyasal rejim modeli isteyen insana müslümaca yaşama hürriyeti tanısın, gerideki problemler çözülür. İslâm dini bilime sınır koymamıştır. Bu açıdan İslâm bütün dünya görüşlerinin fevkındedir. Bilimin cumhuriyet ve demokrasiden daha iyi ve ükemmel bir siyasal rejim modeli bulması halinde bir müslüman buna daha kolay sahip çıkar, fakat cumhuriyet ve demokrasyi doğma haline getirenler bilimin oprtaya koyduğu yeni siyasal rejime karşı direnir. Şunu da söyleyeyim ki bu milletin İmam-Hatip Liseleri’ne rağbet etmesi siyasal rejimi yıkmak için değil sadece dindar, ahlaklı, erdemli, müslümanca ve tertemiz hayat süren bir nesil yetiştirmektir. Bu itibarla teşhiş yanlış konulmuştur. Bunu görmeleri için şu anda Başbakan olan ve ülkeyi Avrupa Birliğine üye yapmaya çalışan Başbakıan Erdoğan’ın bu çabası anlamaya çalışmaları yeterli. Akıllı ve ülkesini seven her insan İmam-Hatp Liseleri’ne sahip çıkar, üniversitelere girmeleri için önlerine konulan engelleri kaldırmaya çalışır. Ancak Ergenekon Örgütü ve Encümen-i Daniş müstesna. Çünkü bunlar gerçek anlamda cumhuriyet ve demoklrasiye karşıdır, buna karşılık zümre diktatörlüğnden yanadır ve bunu fiilen uygulamaktadır. Umarım ülkemizin aydınları ve aziz milletimiz bunu fark eder.

İslâm İnancında Şefaat

25 Ocak 2009

Şefâat Allah’ın, ahirette başta Hz.Peygamber olmak üzere bütün peygamberleri, melekleri ve salih müminleri büyük günah işleyen müslümanları bağışlamak ve cehennemden çıkarmak konusunda vesile kılması anlamında kelâm bilimine ait bir terimdir.

Şefâ’at sözlükte “tek başına bulunan bir kimsenin, yanına birini alarak çift olması” anlamındaki şef’ kelimesinden türemiştir. Bir insanın, sevdiği bir kişiye aiy suçun bağışlanmasını veya uğrayacağı zararın giderilmesini yahut bir menfaate ve iyiliğe ulaşmasını yüksek makam sahibinden isteyip bu maksatla aracılık yapması ve ona yardımcı olması anlamına gelir (Kadı Abdülcebbâr,s.688; Râgıb el-Isfahânî, “şefe’a” md.;Seffârînî,II,204). Terim olarak “Allah’ın, âhirette Hz.Peygamber başta olmak üzere bütün peygamberleri melekleri ve salih müminleri büyük günah işleyen müslümanları bağışlamak ve cehennemden çıkarmak konusunda vesile kılması” diye tanımlanır. Müminin, gıyabında diri veya ölü olan mümin kardeşine dua etmesi de bir tür şefâat olarak kabul edilir(Âlûsî, V,97). “Hz.Peygamber’in ümmetinden günah işleyenleri Allah’tan affetmesini istemesi” şeklinde yapılan şefâat tanımı ise (Celeyend, s.816) eksiktir ve konuya ilişkin naslarla örtüşmez.

Kur’an’da şefâat kavramı 11 yerde geçer. Bunların sekizinde, birine yardım etmek için niyazda bulunmak ve yardım etmek için niyazda bulunan kişi veya kişiler anlamında şef’, şefî’, şâfi’în ve şüfe’â şeklinde türemiş isim ve fiil olarak , ayrıca çift olmak ve hayır veya şerre götüren bir adet geliştirmek anlamlarında da kullanılmıştır. İlgili ayetlerde belirtildiğine göre dünyada Allah’a ortak koşan kâfirler taptıkları varlıkların kendilerine şefâatçi olacaklarını söyler, ahirette ilah diye taptıkları varlıklar ise onlara şefâatçi olamayacak, müşrikler “şefâatçilerimiz var mı” diye soracaklar ve fakat şefâatçilerinin bulunmadığını kendileri ikrar edecek (Yûnus 10/18, er-Rûm 30/13, el-A’râf 7/53, eş-Şu’arâ 26/100). Âhirette zalimlere (kâfirlere) şefâat eden bir şefâatçi bulunmayacak, şefâatçilerin şefâati onlara fayda vermeyecek ve haklarında şefâat kabul edilmeyecektir (el-Mü’min 40/18, el-Müddessir 74/48, el-Bakara 2/254). İlgili ayetlerden anlaşıldığına göre âhirette Allah’tan başka şefâatçi yoktur, bütün şefâat onundur, ancak onun izin vermesinden sonra şefâatçiler şefâat edebilecektir. Allah yalnızca bilerek hakka şahitlik edenlere (yani Allah’ın varlığına ve gönderdiği vahiylerin doğruluğuna tanıklık edenlere) şefâat etme izni verecek, sadece onun izin verip belirlediği bu şefâatçiler yalnızca Allah’ın dilediği ve( tevhide ilişkin) sözlerinden razı olduğu (müslüman) kimselere şefâat edecek ve izin verilen şefâatçilerin yaptığı bu şefâat, hakka şahitlik eden iman sahiplerine fayda verecektir (el-En’âm 6/51,70, ez-Zümer 39/43, el-Bakara 2/255, en-Necm 53/26, Meryem 19/87, Sebe2 34/23, Tâhâ 20/109, ez-Zuhruf 43/86). Yazının tamamını oku »