29 Mart 2009 Yerel Seçimleri Demokrasi İçin Yeni Bir Fırsattır

21 Mart 2009

Çağdaş bilimler içinde siyaset bilimi, insanın yaratılışına uygun bir şekilde daha özgür bir varlık olarak yaşamasını sağlayan demokrasinin bir siyasal rejim modeli olduğunu belirlemiştir. Bu itibarla bilimsel zihniyeti benimseyen her insan demokratik bir rejimin inşa edilmesi edilmesi çabalarına destek vermesi gerekir. Bilindiği gibi ülkemizde “Cumhuriyet ve Demokrasi” adı altında yıllardır “Zümre Diktatörlüğü Rejimi” uygulanmaktadır. Her on yılda bir yapılan askeri darbeler bunun açık kanıtıdır. Şu anda zümre diktatörlüğünün devam etmesini sağlamak için aleni bir şekilde toplantılar düzenlemekten çekinmeyen Encümen-i Dâniş üyelerinin zümre diktatörlüğünü devamettirmeye ilişkin eylemleri ortadadır. Bu kuruluşla yakın irtibatı olan kişilerin yönettiği iddiasına muhatap bulunan ve verdiği kararlarla bu iddiayı doğrulayan bir yargı da demokrasinin önündeki en büyük engel olarak faaliyetlerini sürdürmektedir. Pek çok masum insanı öldürten Ergenekon Örgütü’ne ilişkin dava da tarafsızlığını tartışmalı hale getiren bu yargıya intikal etmiş durumdadır. Ülkemizde yaşayan vatandaşlarımızın bu gerçekleri görerek oylarını kullanmaları gerektiği düşüncesindeyim. Her şeyden önce bize bu örgütlerin varlığını açıkça görme fırsatı veren bir iktidarın ülkemizi yönettiğini untmayalım ve demokratik bir rejime geçmenin önündeki en büyük engel teşkil eden eden karanlık örgütlerin ortadan kaldırılması için büyük bir mücadeleye girişen AK Partinin tekrar büyük bir çoğunlukla seçimleri kazanmasının kaçınılmaz olduğunu, ön yargılardan kurtularak, görelim. Bütün sağ duyulu vatandaşlarımız bu biliçle oylarını kullanırsa sanıyorum demokrasiye bir adım daha yaklaşma imkanı elde edilecektir. Demeokrasi ile yönetilen bir ülke haline gelmedikçe bilelim ki ne bilmsel, ne de sosyal gelişmeden söz edilebilir. Bu seçimlerin hayırlara vesile olmasını temenni ediyor ve umuyorum ki bu seçimlerde de aziz milletimizin feraseti bir kere daha ortaya çıkacaktır. AK Parti iktidarının yaptığı uluslar arası açılmları, AB üyeliği için verdiği mücadeleyi ve ekonomik alandaki başarılarını zaten zikretmeye gerek yoktur. Bunları gelişmiş ülkelerin aydınları da açıkça kabul etmektedir.

ENCÜMEN-İ DANİŞ, ERGENEKON VE DEMOKRASİ

01 Şubat 2009

Uzun zamandır güncele dair yazı yazmak gelmedi içimden. Meşguliyetlerimin yoğunluğu da buna eklenince hemen hemen bir yıla yakın bir zamandan beri güncele dair hiç bir yazı yazmadım. Ülkemizin demokrasi ve hukukun üstünlüğü alanında derin ve aşılması nerede ise imkansız sorunları bulunduğuna sürekli dikkatleri çekmişimdir. Gelişen olaylar ne yazık ki beni haklı çıkarmış ve doğrulamıştır. Önce Ergenekon sorşturması ülkemizde hakimiyetin milletin elinde değil yüksek bürokrasinin elinde olduğunu kanıtladı. Üst bürokratik kurullar adına faaliyet gösteren ve halkın seçtiği hükümetleri zafa uğratıp milletin isteği doğrultuda icraat yapmasını engellemeyi amaç edinen, bu uğurda faili meçhul kalmış cinayetler işleyen bir örgütlenmenin var olduğu açıkça ortaya çıktı. Her gün sokağa atılan silah ve mermiler buna açıkça işaret ediyor. Devam eden bir hukuk süreci bunu daha da net hale getirecektir muhakkak. Bunun peşinden varlığı erbabınca maluım olan Encümen-i Daniş kamu oyuna açıklandı. Nedir bu Encümen-i Daniş? Kimdir üyeleri? Nedir yasal dayanağı? Bunları sorup cevaplarını bulmaya çalıştığınız zaman gerçekten karşınıza, Cumhuriyet ve Demokrasiyi savunduğunu iddia eden Zümre Diktatörlğü çıkıyor. Encümen-i Daniş’in görünen yüzüne bir ayna tuttuğunuz zaman çok açık bilgilerle karşılaşıyorsunuz. Fazlasına ne hacet! Sadece şunu hatırlayın: Encümen-i Daniş’in başkanlığını yürüten Necmettin Karaduman’ı. Kimdir bu zat? Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı. Hangi tutumu öne çıkyor? Hatırlayamadıysanız söyleyeyim: Rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı olmasına muhalefet etmesi. Sıradan bir vali iken kendisini millet vekili ve meclis başkanı yapan Özal’a neden muhalifti acaba? Bunu da söyleyeyim: Çünkü Özal hiç kimseye diyet borcu olmayan ve kudretli generallerin karşı çıkmasına rağmen milletin desteği ile Başbakan olmuş, milletin yüce değerlerine sahip bir değerli vatan evladı olduğu için. Bir başka ifade ile sekülerist ve pozitivist bir dünya görüşüne sahip olmadığı için…Modası geçmiş, köhnemiş, çağdışı kalmış ve bilimsel bilgiler üreten ünlü bilginler tarafından yanlışlanmış olan Aydınlanma Felsefesini reddeden çağdaş bir politikacı olduğu için. İşte Encümen-i Daniş’in başkanının felsefesi. Üyeleri de ondan farklı değil. İsmail Hakkı Karadayı, Hüseyin Kıvrıkoğlu ve diğerleri… Kimdir bu komutanlar. Milletimizin rağbet edip sahip çıktığı İmam-Hatip Liseleri’ni öldürten komutanlar. Gerekçeleri ne idi? Bu okullar ülkemizde rejim değişikliğine yolaçacak ve şeriat devletinin kurulmasına ön ayak olacaktı. Gerçekte böyle mi idi? Tek kelime ile Hayır!. Çünkü İslâm Dini’nin teorisinde bir siyasal rejim modeli yoktur. Siyasdal rejim modeli dünyevi bir alandır ve bu da insanların bilgi üretme kabiliyetleri sayesinde geliştişrebildikleri bir alandır. Siyasal rejim modeli İslâm dininde insanın bilgisi ve tercihine terk edilmiştir. Bu model dün kırallık ve monarşi idi. Sonra meşrutiyet oldu. Günümüzde de Cumhuriyrt ve demokrasi. Yarına daha iyi bir model de sosyal bilimcilerce geliştirilebilir. Müslümanca yaşamaya izin veren bütün siyasal rejim modelleri ile İslam dini arasında bir problem olmaz. Yeterki bu siyasal rejim modeli isteyen insana müslümaca yaşama hürriyeti tanısın, gerideki problemler çözülür. İslâm dini bilime sınır koymamıştır. Bu açıdan İslâm bütün dünya görüşlerinin fevkındedir. Bilimin cumhuriyet ve demokrasiden daha iyi ve ükemmel bir siyasal rejim modeli bulması halinde bir müslüman buna daha kolay sahip çıkar, fakat cumhuriyet ve demokrasyi doğma haline getirenler bilimin oprtaya koyduğu yeni siyasal rejime karşı direnir. Şunu da söyleyeyim ki bu milletin İmam-Hatip Liseleri’ne rağbet etmesi siyasal rejimi yıkmak için değil sadece dindar, ahlaklı, erdemli, müslümanca ve tertemiz hayat süren bir nesil yetiştirmektir. Bu itibarla teşhiş yanlış konulmuştur. Bunu görmeleri için şu anda Başbakan olan ve ülkeyi Avrupa Birliğine üye yapmaya çalışan Başbakıan Erdoğan’ın bu çabası anlamaya çalışmaları yeterli. Akıllı ve ülkesini seven her insan İmam-Hatp Liseleri’ne sahip çıkar, üniversitelere girmeleri için önlerine konulan engelleri kaldırmaya çalışır. Ancak Ergenekon Örgütü ve Encümen-i Daniş müstesna. Çünkü bunlar gerçek anlamda cumhuriyet ve demoklrasiye karşıdır, buna karşılık zümre diktatörlüğnden yanadır ve bunu fiilen uygulamaktadır. Umarım ülkemizin aydınları ve aziz milletimiz bunu fark eder.

İslâm İnancında Şefaat

25 Ocak 2009

Şefâat Allah’ın, ahirette başta Hz.Peygamber olmak üzere bütün peygamberleri, melekleri ve salih müminleri büyük günah işleyen müslümanları bağışlamak ve cehennemden çıkarmak konusunda vesile kılması anlamında kelâm bilimine ait bir terimdir.

Şefâ’at sözlükte “tek başına bulunan bir kimsenin, yanına birini alarak çift olması” anlamındaki şef’ kelimesinden türemiştir. Bir insanın, sevdiği bir kişiye aiy suçun bağışlanmasını veya uğrayacağı zararın giderilmesini yahut bir menfaate ve iyiliğe ulaşmasını yüksek makam sahibinden isteyip bu maksatla aracılık yapması ve ona yardımcı olması anlamına gelir (Kadı Abdülcebbâr,s.688; Râgıb el-Isfahânî, “şefe’a” md.;Seffârînî,II,204). Terim olarak “Allah’ın, âhirette Hz.Peygamber başta olmak üzere bütün peygamberleri melekleri ve salih müminleri büyük günah işleyen müslümanları bağışlamak ve cehennemden çıkarmak konusunda vesile kılması” diye tanımlanır. Müminin, gıyabında diri veya ölü olan mümin kardeşine dua etmesi de bir tür şefâat olarak kabul edilir(Âlûsî, V,97). “Hz.Peygamber’in ümmetinden günah işleyenleri Allah’tan affetmesini istemesi” şeklinde yapılan şefâat tanımı ise (Celeyend, s.816) eksiktir ve konuya ilişkin naslarla örtüşmez.

Kur’an’da şefâat kavramı 11 yerde geçer. Bunların sekizinde, birine yardım etmek için niyazda bulunmak ve yardım etmek için niyazda bulunan kişi veya kişiler anlamında şef’, şefî’, şâfi’în ve şüfe’â şeklinde türemiş isim ve fiil olarak , ayrıca çift olmak ve hayır veya şerre götüren bir adet geliştirmek anlamlarında da kullanılmıştır. İlgili ayetlerde belirtildiğine göre dünyada Allah’a ortak koşan kâfirler taptıkları varlıkların kendilerine şefâatçi olacaklarını söyler, ahirette ilah diye taptıkları varlıklar ise onlara şefâatçi olamayacak, müşrikler “şefâatçilerimiz var mı” diye soracaklar ve fakat şefâatçilerinin bulunmadığını kendileri ikrar edecek (Yûnus 10/18, er-Rûm 30/13, el-A’râf 7/53, eş-Şu’arâ 26/100). Âhirette zalimlere (kâfirlere) şefâat eden bir şefâatçi bulunmayacak, şefâatçilerin şefâati onlara fayda vermeyecek ve haklarında şefâat kabul edilmeyecektir (el-Mü’min 40/18, el-Müddessir 74/48, el-Bakara 2/254). İlgili ayetlerden anlaşıldığına göre âhirette Allah’tan başka şefâatçi yoktur, bütün şefâat onundur, ancak onun izin vermesinden sonra şefâatçiler şefâat edebilecektir. Allah yalnızca bilerek hakka şahitlik edenlere (yani Allah’ın varlığına ve gönderdiği vahiylerin doğruluğuna tanıklık edenlere) şefâat etme izni verecek, sadece onun izin verip belirlediği bu şefâatçiler yalnızca Allah’ın dilediği ve( tevhide ilişkin) sözlerinden razı olduğu (müslüman) kimselere şefâat edecek ve izin verilen şefâatçilerin yaptığı bu şefâat, hakka şahitlik eden iman sahiplerine fayda verecektir (el-En’âm 6/51,70, ez-Zümer 39/43, el-Bakara 2/255, en-Necm 53/26, Meryem 19/87, Sebe2 34/23, Tâhâ 20/109, ez-Zuhruf 43/86). Yazının tamamını oku »

İslam İnancında Şer Problemi

16 Eylül 2008

Arapça’da kötülük yapmak anlamındaki “şrr” kökünden türeyen şer sözlükte kötülük, kötü ve en kötü gibi manalara gelir. Şer genellikle kötü, çirkin, bozuk, zararlı ve değersiz anlamları içeren ve hayrın karşıtı olan bir kavramdır. Terim olarak farklı tanımları yapılmışsa da “insanın tabiatıyla örtüşmeyen zararlı ve kötü her şey” diye tanımlanabilir. Râgıb el-Isfahânî şerri “herkesin yüz çevirdiği ve hoşlanmadığı şey” diye tanımlarken (el-Müfredât,”şer” md.) Kâdî Abdülcebbâr onu “zararlı ve kötü olan şey” şeklinde tarif eder (el-Muhtasar,I,211). Fahreddin er-Râzî’nin “zararlı şeylerin yayılması” diye tanımladığı (Tefsîr,VI,28) şerre Cürcânî “bir şeyin insan tabiatıyla örtüşmemesi” anlamını verir (et-Tâ’rîfât, “şer” md.). İbn Sînâ ise şerrin “kemalden yoksun bulunma” anlamına geldiğini kabul eder (Ebû Zeyd, s.14). Dînî literatürde Allah’ın yasaklayıp karşılığında ceza öngördüğü inanç ve davranışlar, yani günahlar şer olarak nitelenir.
Kur’an’da şer tabiri defalarca geçer ve bazen de şer yerine eş anlamlısı olan durr, fahşâ, fesâd, musîbet, seyyie, sû’ gibi tabirler kullanılır. İlgili ayetlerde belirtildiğine göre hayır ve şer Allah’tandır (en-Nisâ’ 4/78-79).İnsanlar, yarattığı şeylerin yanı sıra gecenin ve üfürükçülerin şerrinden Allah’a sığınmalıdır (el-Felak 113/2-5). Allah insanları hayırlar vasıtasıyla denediği gibi korkutmak, mal ve canlarını eksiltmek türünden şerler ve musîbetlerle de imtihana tabi tutar (el-Bakara 2/155-156, Âl-i İmrân 3/180, el-Enbiyâ 21/35). Âyetlerde hayır ve şerrin insanlarca bütünüyle bilinemeyeceğine temas edilir ve insanın sevmediği bir şeyin hayır, sevdiğinin ise şer olabileceği belirtilir (el-Bakar 2/216). Şer de olsa sevdiği bir şeye kavuşmakta insanın acele etmesine (el-İsrâ 17/11) karşılık Allah kullarına şerri vermekte acele etmez (Yûnus 10/11). Allah neyin hayır, neyin şer olduğunu gönderdiği vahiylerle insanlara açıklayıp hayır yapmalarını emretmiş, şer fiilleri yapmasını ise yasaklamıştır (el-Bakara 2/169,Âl-i İmrân 3/114, el-Hac 22/77). Kur’an’da şer olan fiillerin, insana düşmanlık besleyen şeytan tarafından daima güzel gösterildiğine dikkat çekilerek bu konuda uyarılara yer verilmiş ve şeytanın tuzağına düşmemek gerektiği vurgulanmıştır (Âl-i İmrân 3/175, Yusuf 12/42, en-Neml 27/24). Bu uyarıdan sonra kim zerre kadar hayır yaparsa mükafatını ve kim de zerre kadar şer yaparsa cezasını göreceği haber verilmiştir (ez-Zilzâl 99/7-8). Yine ilgili âyetlerde belirtildiğine göre insanların en şerlisi akıl yürütmeyen, gerçeği işitmek istemeyen ve hakikati söylemeyen, bu sebeple de Allah’ın lanet ve gazabına uğrayan inkarcılardır, yerlerin en kötüsü de cehennemdir (el-Mâide 5/60, el-Enfâl 8/22,55, el-Hac 22/72, el-Beyyine 98/6).
Hadislerde de şer kavramı Kur’an’dakine benzer şekilde kötülük, zarar, günah, fitne ve fesat anlamlarında kullanılmıştır. İlgili hadislerde İslâm dini insanlara verilmiş bir hayır olarak nitelenirken ondan yoksun bulunmanın yanı sıra toplumda fitne ve fesat çıkarıp ilâhî buyruklara aykırı davranmak bir şer kabul edilmiş (Buhârî, el-Fiten, 11; Müsned, V,391,403); Allah’ın, kulları hakkında neyin hayır, neyin şer olduğunu bildiği ve kaderin hayrı de, şerri de kapsadığı açıklanmış (Buhârî, et-Tevhîd, 10; Müsned, V,317) ; kıyametin kötü insanların üzerine kopacağı haber verilmiştir (Müsned, I,394,435). Yine ilgili hadislerde belirtildiğine göre Hz.Peygamber yaptığı dualarda bütün hayırların Allah’a ait olduğunu ve şer işlemekten münezzeh bulunduğunu bildirmiş (Müslim, el-Müsâfirîn, 20); yarattığı varlıkların şerrinden, gökten inen ve oraya yükselen şerlerden, gecenin şerrinden ve yerdeki bütün şerlerden Allah’a sığınıp bu duaları yapmayı ashabına tavsiye etmiştir (Muvatta’, “Şe’ar”, 10; Müsned, II,132, V,430). Hadislerde insanlar hayır olan fiilleri yapmaya teşvik edilip şer olan fiillerden kaçınmaları istenmiştir. Bu bağlamda kendisinden hayır umulan ve şerrinden emin olunan kişi insanların en hayırlısı olarak nitelenmiş (Tirmizi, el-Fiten, 76), buna mukabil hayır yapmaya gücü yetmeyen bir kimsenin şer olan bir fiili işlemekten kaçınması kendisi için bir sadaka sayılmıştır (Buhârî, el-Edeb, 33; Müsned,V,171).
Kelâm ilminde şer probleminin biri hayır, diğeri şer tanrısı olmak üzere iki tanrının var olduğuna inanan Senevîler ve Mecûsîler ile yapılan ulûhiyyet tartışmalarının ardından ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Zira sözü edilen din mensuplarınca müslüman alimlere “alemde var olan şerrin yaratıcısı kimdir, şerri yaratanın şerîr olması gerektiğine ve hikmet sahibi olan yüce Allah ‘ın şerri yaratması imkansız olduğuna göre dünyada insanlara acı veren kötü olayların kaynağı nedir, ” tarzında sorular sorulmuş (Nesefî,I,94-96) ve onlar da “hayrın yanında şerrin de Allah’ın irade ve kudretiyle yaratıldığı”nı, acı veren bütün olayların şer olarak değerlendirilemeyeceğini, Allah’ın kullarına asla kötülük yapmadığını ve mutlak adalet sahibi olduğunu (Kâdî Abdülcebbâr, el-Muhtasar, I,201-211; Tûsî, s.84-85,142-143) söyleyerek verdikleri cevaplarla şer problemini kelâm ilminin konuları arasına almıştır. Mu’tezile’nin adâlet ilkesini vazetmesinde ve onu Allah’ın kullarına kötülük yapmadığını, ayrıca kulları hakkında en faydalı olanları yaratmak konumunda bulunduğunu (aslah prensibi) belirtecek biçimde açıklamasında ve elemi başlı başına bir inceleme konusu yapmasında şer probleminin etkisi vardır (M.Watt, s.300-304). Seneviyye ve Mecûsiyye’nin dışındaki din mensuplarıyla İslâm dinine muhalif olan diğer inanç gruplarınca da alemdeki şerleri yok etmemesinden, insanları kötülük yapmaya çağıran Şeytanı yaratmasından, zehirli ve yırtıcı hayvanları var etmesinden, insanların ebeveynini cennetten çıkarmasından ve cehennemde kullarına azap etmesinden hareketle (el-Hâdîilelhak, II,140; İbn Kayyım, s.184) Allah’ın yaratıklarına rahmetle muamele eden hikmet sahibi yüce bir tanrı olmadığı iddialarının tartışılması da şer probleminin kelam problemleri arasında yer almasını sağlayan faktörlerden biridir. Eş’ariyye’nin ilâhî fiillerde hiçbir hikmet aranmaması gerektiğini ve dolayısıyla ilâhî fiillerin hikmetle muallel olmadığını savunmalarının ardında da şer probleminin bulunduğunu söylemek mümkündür. Zira şer olarak nitelenen bütün olaylara hikmet açısından bir açıklama getirmek imkansız görüldüğünden Eş’ariyye alimlerince ilâhî irade öne çıkarılmış ve Allah’ın mülkünde dilediğini yapan “fâil-i muhtâr” ve “kâdir-i mutlak” bir varlık olduğu düşüncesine dayanılarak şer problemi aşılmaya çalışılmıştır (İbn Kayyım, s.185). Yazının tamamını oku »

LAİKLİK DİN DEĞİLDİR

28 Haziran 2008

Anayasa Mahmemesinin dînî inancı gereği olarak örtünmeyi kamu kurum ve kuruluşlarında yasaklaması ve bunu da laiklik ilkesine dayandırması aslında laikliğin bir din olduğunu kabul ettiğinin açık bir kanıtıdır. Oysa laiklik insanlara belli bir inanç ve düşünceyi zorla kabul ettirmeye karşı koyan bir ilkenin adıdır ve Batı’da ortaya çıkış sebebi de budur. Anayasa Mahkemesinin örtünmye izin veren anayasa değişikliğini yetkisi olmadığı halde iptal etmesi laiklik ilkesini açıkça ihlal etmesi ve laikliğin bir din olaarak kabul edilmesi anlamına gelmektedir. Anayasa Mahkemesinin bu tutumu karşısında laikliği savunduklarını ileri süren aydınların ses çıkarmamması, hatta bu kararı alkışlaması laikliği savundukları iddiasını da boşa çıkarmaktadır. Öyle görünüyor ki gerçek laikliği savunmak samimi müslümanlara düşmektedir. Çünkü Müslümanlıkta kimsenin inancına baskı yapmamak gerektiğine gerçekten inanılmak mecburiyeti vardır. Zirao hiç bir kimseye dininde zrlama yapılamayacağını Allah emretmektedir. İsteyen inanır, isteyen inkar eder, isteyen Allah’ı ve peygamberlerini sever, isteyen sevmez. Herkes istediğine inanma ve istediğini inkar etme hürriyetine sahip kılınarak yaratılmıştır. Her müslüman bu ilâhî buyruğa inamak ve uymakla yükümlüdür. Müslüman inkar edenden kimseden korkmaz, onu kendi inancı için bir tehdit ve bir tehlike olarak görmez. Yani herkesin inanç ve davranışlarında özgür olduğunu kabul eder. Kendi gücünü inancının gerçekliğinden ve davranış ilkelerinin doğruluğundan alır. Muhalif inanç ve düşünceleri benimseyenlerin eleştirilerinden asla korkmaz. Böyle bir yaklaşımı benimseyen müslümalar mı daha çağdaş ve ileri düşüncelere sahip, yoksa pozitivist-sekülerist inanç ve düşüncelerini başkalarına zorla ve de gerçeğe aykırı bir şekilde laiklik adına kabul ettirmek isteyenler mi ? Aklı olan aydınlar ve de yüksek bürokratlar acaba bunları hiç düşünür mü ?, düşünmek ister mi bilemem.

HAKİMİYET KAYITSIZ ŞARTSIZ YARGIÇLARINDIR

06 Haziran 2008

5 Haziran 2008 tarihinde toplanan Anayasa Mahkemesi TBMM tarafından gerçekleştirilen ve üniversitelerde isteyen bayanların başlarını örterek okuyabilmelerine imkan tanıyan anayasa değişikliğini iptal etti. Ortaçağ diktatörlerinin bile uygulamadığı böyle çağdışı bir yasağın devem etmesi gerektiğine hükmetti. Bir tarafta 11 yargıç -ki bunların 9 tanesinin CHPli veya CHP zihniyetli olduğu biliniyor- diğer tarafta milletin %60 gibi bir çoğunluğunun oyunu almış 411 milletvekili var ve yasama yetkisi de bu milletvekillerine ait. Bu milltvekilleri, Millet çoğunluğunun isteği doğrultusunda bütün dünyadaki üniversitelerde uygulanan başörtüsü özgürlüğünü isteyen üniversite öğrencilerine vermek amacıyla bir anayasa değişikliği yapıyor ve fakat bu 11 yargıcın 9 tanesi, anayasada yazılı açık hükümleri ihlal ederek özgürlük düşmanı CHP nin isteği doğrultusunda anayasa değişikliğini iptal ediyor. Sonra da bunu laik cumhuriyeti korumak ve kollamak amacıyla yaptıklarını söylüyorlar. Kimi kandırıyorsunuz Allah aşkına. Kendinizi akıllı alemi enayi mi sanıyorsunuz. Bu yapılan hiç bir zaman laikliği ve cumhıuriyeti koruma adına yapılamaz. Çünkü laiklik bireyin özgürlüklrini güvence altına alan bir yönetim ilkesidir. Hatırlayın laikliğin ortaya çıkışını…Kilisenin baskısına karşı ortaya çıkmadı mı? Bireye baskı nereden gelirse gelsin, ister dinden gelsin, isterse disizlikten fark etmez. Laiklik bireyi özgürleştiren bir ilkedir. Bu itibarla kendi yaşam biçimini başkasına istemediği halde dayatmanın adı değildir laiklik. Bu iözgürlüğü kısıtyan çağdışı yasak, cumhuriyet adına da yapılmış olamaz. Çünkü cumhuriyet çoğunluğun görüşlerinin dikkata alındığığı ve yönetime getirildiği siyasal rejimin adıdır. Geride ortaçağda uygulanan diktatörlük kalır. Diktatörlüğün adına laiklik va cumhuriyeti koyarak sadece laiklik ve cumhuriyete ihanet edilir. Zira Allah insanı hür yaratmıştır, kim insandan bu hürriyeti almaya çalışırsa hem bu dünyada hem de ahirette kaybeceğinden asla kuşku duyulmamalıdır. Sayın yargıçlar ve onları teşvik edip alkışlayanlar ! Bilesiniz ki bu aziz millet sizin kurmak istediğiniz diktatörlüğüe geçit vermeyecektir. Rasyonel davranıp bu ülkeye ve bu millet lütfen zarar vermeyiniz. Mevla görelim neyler neylerse güzel eyler.

YİNE ZÜMRE DİKTATÖRLERİNİN DEMOKRASİYE KARŞI GÜÇ BİRLİĞİ

21 Mayıs 2008

Ülkemizde gün geçmiyor ki halkın iradesini geçersiz kılabilmek için zümre ditatörleri güç birliği yapmasın. Bunun son örneğini Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun yaınladığı bildiri teşkil etmiştir. Malum bildiride yasama organının yargıçların onaylamadığı bir yasa yapamayacağı ve halka hürriyet tanıyan bir anayasa değişikliğni gerçekleştiremeyeceği açıkça belirtilmektedir. Ak Parti nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’nde dava açan Cumhuriyet Başsavcısının iddiası doğrultusunda mahkemenin karar vermesi gerektiğini ima eden ve böylece mahkemeyi baskı altına almaya yönelik bir üslüp taşıyan bu bildiri bu içeriğiyle dünya hukuk tarihine geçecek bir skandal mahiyetinde görünmektedir. Yürüyen bir dava konusında ihsas-ı reyde bulunmak anayasaya aykırı olmasına rağmen ülkemizin yüksek yargıçlarının böyle tavır alması aslında bu davanın hukuki değil siyasi olduğunun çok açık bir kanıtıdır. Üstelik bu sayın yargıçlar bidirinin sonunda yüce millet adına hareket ettiklerini söylüyorlar. Milletin seçim yoluyla iktidar yaptığı bir partiyi kapatmaktan yana tavır almak millete saygı duymamanın bir başka ifadesi ve Milleti ahmak ve aptal yerine koymak gafletinin bir göstergesidir. Ancak bunlar boşna ve beyhude gayretlerdir. Milletin bunu anlamadığını sanmak cehalet ve bigisizlikten başka bir şey değildir. Elli küsür yıllık seçim tarihini inceyenler milletin kendini aptal yerine koyanları çok iyi tanıdığını ve oynanan oyunu farkettiğini kolaylıkla anlayabilecektir. Tabii ki anlamak isteyenler için bu söz konıusudur. Ülkemizdeki dönüşümü ve dünyadaki değişimi farkedemeyenler bunu hiç bir zaman bunu anlayamayacaklardır. Aydın ve saygın geçinmek değil aydın ve saygın olmak önemlidir. Biline.

TÜRKİYE’DE “DEMOKRASİ”NİN BULUNMADIĞI GERÇEĞİ YİNE KANITLANDI

16 Mart 2008

Okuyanlar hatırlayacaklardır sanırım, bu sitede yazdığım yazılarda ülkemizde “cumhuriyet ve demokrasi” adı verilen bir siyasal rejimin bulunmadığını, aksine “yüksek bürakratlardan oluşmuş bir zümre diktatörlüğü” diye ismlendirebileceğimiz çağdışı bir yönetim modelinin uygulandığını ısrarla belirttim. Üzülerek ifade edeyim ki Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının, ülkemizi, milletten aldığı yetkiye dayanarak yöneten AKP’yi kapatması ve Cumhurbaşkanı sayın Abdullah Gül ile Başbakan sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘ın yanısıra partinin ileri gelenlerine siyaset yasağı getirilmesi için Anayasa Mahkemesi’ne başvurması bunu açıkça kanıtlayan yeni bir delildir. Bilindiği gibi AKP daha yeni yapılan seçimde, seçime katılanların %55 desteğini almayı başarmış bir partidir. Ülkeyi yönettiği beş yıla yakın sürede yaptığı icraatla millet çoğunluğnun desteğine mazhar olmuştur. Yürüttüğü politikaları millet adına gerçekleştirmektedir. Şayet bu politikalar ülkemiz ve milletimiz için zararlı ise bunun kararını verecek olan yine millettir. Çağdaş Batılı Ülkelerde uygulanan gerçek Demokrasilerdeki durum budur. Şayet ülkemiz Batılılaşacak ve çağdaşlaşacaksa ülkemizde de söz konusu çağdaş ülkelerdeki uygulamalar geçerli olmalıdır, şayet ülkemizde cumhuriyet ve demokrasinin var olduğu iddia ediliyorsa. Ne yazık ki böyle olmuyor ülkemizde, bir başsavcı mutemelen yüksek bürakratların yanıra Atatürk’ün faaliyetlerine izin vermediği Mason teşkilatlarının da arzuları doğrultusunda milletin iktidar yaptığı bir çoğunlık partisini kapatma cüretini gösterebilmektedir. Neden? Çünkü ülkemizde çağdaş bir demokratik siyasal rejim yok da ondan. Neden? Çünkü AKP, Avrupa Konseyi’ne üye bütün çağdaş ülkelerde olduğu gibi ve de milletin isteği doğrultusunda üniversitelerde isteyen bayan öğrencilere başörtülü olarak okuma özgürlüğüne ilşkin bir anayasal düzenleme yapmıştır. Asıl gerekçe bu, diğerleri ise bunu beslemek amacıyla iddianamede yer almıştır. Aydınlanma döneminin modası geçmiş bir akımı olan Pozitivizmi hala geçerli dünya görüşü olarak benimseyen yüksek bürokrasi felsefe ve sosyoloji bilgilerini ne yazık ki yenilemek istemiyor. Buna üniversite rektörleri de dahildir. Ey yüksek bürokrasi ! Şunu biliniz ki modern dünya Pozitivizm ile ateizmi çoktan aştı. Sekülerizm’in cenaze namazını kıldı. Allah’ın insanlara gönderdiği vahiylere inanmadıkça ve bu vahiyleri içselleştirip bunlara uygun bir hayat tarzını gerçekleştirmedikçe erdemli birey ve toplum oluşturmak mümkün olamayacaktır. Erdemli birey ve toplumu sadece bilimsel bilgilerle ve bunun kaynağını teşkil eden üniversitelerle gerçekleştiremeyeceksiniz. Ülkemizin yanı sıra çağdaş dünya bunun açık bir kanıtı değil mi? Ölmüş insanlara reçete yazan doktorlar ülkemizdeki tıp fakültelerinden mezun olmadı mı? Bankaların içini boşaltarak ülkemizi 60 milyar dolar zarara uğratan bankacılar ülkemizdeki iktisat ve işletme fakültelerinden mezun değil mi? Tapu dairelerinde rüşvetsiz iş görmeyen memurlar bu ülkenin üniversitelerinde okumadılar mı? Devlete vergi vermemek için kazancını gizleyen sözüm ona aydınlar, avukatlar, doktorlar, mühendisler, proflar, maliyeciler, sanayiciler… bu ülkenin seeküüleerr üniversitelerini bitirmediler mi? Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ancak gerek yok… Görünen köy kılavuz istemez. Bu sebeple vahiy gerçeğine uymaktan başka çareniz yok. Bu böyle biline. Umarım sayın Başbakan , ülkemizi kaostan kurtaracak ve gerçek anlamda demeokrasiye geçişi mümkün kılacak yasal ve anayasal değişiklikleri yapmayı öneren sayın Devlet Bahçeli’nin tekilfini dikkate alıp bir savcının ülke istikrarını bozabilmek gibi akıl ve bilim dışı yetkisini ortadan kaldıran yasal düzenlemeleri bu hafta meclis gündemine getirip gerçekleştirir. Ülkenin istikrarını ve ekonomisini gözünü kırpmadan bozabilecek bir sonucun çıkması muhtemel bulunan Anayasa mahkemesinin kararını beklememelidir. Çünkü biz Anayasa mahkemesi üyelerinin çoğunluğu itibariyle hukukun üstünlüğüne göre değil ideolojik tutumlarına göre karar verdiklerini biliyoruz. Örnek mi istiyorsunuz, alın size 367 kararını, alın size üniversitelerde başörtüsü yasağını ki bu yasağın çağdaş Batılı ülkelerin üyesi olduğu Avrupa Konseyine üye devletlerdeki uygulamalara aykırı olduğunu yukarıda belirttik. Umalım ve dileyelim ki bu son olay gerçek demokrasiye geçmek gerektiğini anlamak için bir fırsat yaratsın.

YÖK’ÜN KILIK-KIYAFETE İLİŞKİN EK 17.MADDESİ DEĞİŞTİRİLMELİ

28 Şubat 2008

Ülkemizin gündemini işgal eden problemlerin başında 24 yıldır devam eden bölücü terör örgütüyle mücadele olduğunda şüphe yoktur. Bir çok askerimize ve sivil vatandaşlarımıza haince saldırılar düzenleyip yüzlerce şehit vermemize sebep olan bu hain terör örgütünü yok etmek için şu günlerde başlatılan sınır ötesi operasyonda askerlerimize Yüce Allah’tan üstün başarılar ve şanlı zaferler dilyor, şehit olan askerlerimize rahmet, ailelerine de başsağlığı ve metanet temenni ediyor, başta Genel Kurmay Başkanımız sayın Orgeneral Yaşar Büyükanıt olmak üzere bütün askerlerimizi kutluyor ve onlarla gurur duyduğumuzu belirtmek istiyorum. Bu günlerde ülke gündemini meşgul eden bir başka problem de üniversitelerde okuyan kız öğrencilerimize kılık-kıyafet özgürlüğü getiren anayasa değişikliği ve bunun hayata geçirilmesi ile ilgili mücadele ve tartışmalardır. Gerçi yapılan anayasa değişikliği, müslümanlara yönelik özgürlüklerin daima karşısına çıkan ve bunu çağdaşlık ve laiklik adına yaptığını ileri süren CHP ve onun yavrusu DSP tarafından Anayasa Mahkemesine taşınıp iptal edilmesi talebinde bulunulmuştur. Özgürlüklere karşı çıkan bu çağdışı tutuma ne yazık ki üniversite rektörlerinin çoğu da iştirak edip yapılan anayasa değişikliğine rağmen başörtlü öğrencileri üniversiteye sokmamakta direnmektedir. “Çağdışı tutum” ifadesini kullandım, çünkü dünyanın hiç bir laik-demokratik ve çağdaş ülkelerinin üniversitelerinde kılık-kıyafet yasağı, özellikle de başörtüsü yasağı yoktur. Bu sebeple üniversitede kılık-kıyafet yasağı, özellikle başörtüsü yasağı uygulayıp bunu savunmak ancak çağdışı bir tutum ve gericilik olabilir. Rektörlerin,başörtüsü yasağı yüzünden binlerce genç kızımızı yurt dışında döviz harcayarak okumaya mecbur ettikleri gerçeğini dikkate alınca bunun çağdışılık olmanın ötesinde akıl ve bilim dışı bir tutuma tekabül ettiğini de söylememiz gerekir. Bu özgürlük ve ilericilik mücadelesine ilişkin süreç henüz bitmiş değildir. Sağduyunun, rasyonelliğin ve ilericiliğin kazanacağını ummak istiyoruz. Mevcut hukuk ilkelerine göre anayasa mahkemesi, yapılan anayasa değişikliklerine dair yasaları sadece şekil yönünden inceleyip karara bağlama yetkisine sahiptir, esasa ilşikin bir inceleme yapma yetkisine sahip olmadığını yakınlarda yaş haddinden emekli olan Yüksek Mahkemenin sayın başkanı açıkladı. Ayrıca cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine dair anayasa değişikliğinin iptaline ilşikin başvurunun reddine dair gerekçede de bu husus mahkemece resmi gazetede ilan edilmiştir. Ancak burası Türkiye’dir, her zaman anayasal ve yasal kurallar işlemez, hukuk yerine ideolojik ve sübjektif kararlar verilebilmektedir. Umarız bu kez sağduyu ve özgürlük kazanır, diktatörlük,gericilik ve yasakçılık kaybeder. Yapılan iptal başvurusun reddilmesi halinde hükümete önemli bir görev düştüğü kanaatindeyim. O görev de şudur: YÖK’ün kılık-kıyafetle ilgili ek 17.maddesi değiştirilmeli ve başını açanlara baskı yapılmasını önleyici tedbirleri de içeren cezai müeyyidelere de bu değişiklikte yer verilmelidir. İlgili maddede yapılmasını önerdiğim teklif şöyledir: ” Devrimlerle yasaklanan sarık, cübbe, çarşaf, peçe, burka ve yüzün görülmesini engelleyecek giysiler dışında üniversiteler de kılk-kıyafet serbesttir.Öğrencilerin diledkleri kılık-kıyafet konusunda baskı altına alınması suçtur. Bu suçu işleyenler edisiplin cezası verilir “. Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan MHP’ye de verdiği söze sadık kalarak bu değişikliğin gerçekleştirmesi için gereken yasal düzenlemelerin TBMM’de bir an önce hayata geçirilmesine liderlik yapmalıdır. Bu takdirde yasakçı rektörlerin elinde bir gerekçe de kalmayacaktır. Böyle bir düzenleme yapıldığı takdirde iptal edilmesi için Anayasa Mahkemesi’ne gidilmesi halinde yüksek mahkemenin bunu iptal etmeyeceği kanaatindeyim. Çünkü böyle bir düzenleme kılık-kıyafet özgürlüğünü güvence altına almakta ve laik-demokratik çağdaş ülkelerin üniversitelerinde uygulanan normlarla örtüşmektedir.

ÜLKEMİZDE MAHALLE BASKISINI KİM YAPIYOR

24 Şubat 2008

Başını örten bayanlara üniversitelerde okuyabilme özgürlüğü tanıyan anayasa değişikliğinin gerçekleştirilmesi dolayısıyla görüntülü ve yazılı medyada yapılan tartışmalarda bu özgürlüğe karşı çıkanların ileri sürdükleri temel gerekçelerin başında bu özgürlüğün verilmesi halinde başı açık bayanların mahalle baskısıyla karşı karşıya kalacakları ve sonunda özgürlüklerinin kısıtlanacağı iddiası gelmektedir. Ben bu iddiayı ileri sürenlerin samimi olmadığı düşüncesindeyim şahsen. Çünkü eğer bir giyim kuşam tarzı mahalle baskısı oluşturuyorsa bu takdirde başı açık bayanların giyim-kuşam tarzları da başını örten bayanlar üzerinde aynı mahalle baskısını yaptığını söylemek mantıken kaçınılmazdır. Bunu anlamak için çok zeki ve dahi olmaya gerek yoktur. Şayet dünya ölçeğinde konuya bakış yapılırsa başını açan bayanların başını örtenlerden kat be kat fazla olduğu tartışmasız kabul edilmesi gereken bir gerçektir. Bu itibarla eğer bir mahalle baskısından söz edilecekse ancak başı açıkların mahalle baskısından söz edilebilir. Başı örtmek bir bayan için daha zor, açmak ise daha kolay ve caziptir. Çünkü başı açık bir bayan daha güzel görünür, güzel görünmek de bayanların en vaz geçilmez tutkularından biridir. Yani bayanlar zaten bayan olmaları bakımından tabiatlarının baskısıyla karşı karşıyadır. Galiba baş örtüsüne karşı çıkanlar başı açmak gerektiğine ilişkin görüşlerini savunma zorluğu çektiklerinden bu zayıf noktayı örtmek için “mahalle baskısı” gibi hiç de rasyonel olmayan bir mazeret üretmektedir. Demokrat ve aydın olan çağdaş bir birey görüşünü savunmak yerine irrasyonel mazeretlere sığınmamalıdır. Şayet başı açmak doğru ise başı açmak gerektiğini kanıtlamalı ve bunu başını örtmek isteyen bayanlara kabul ettirmeyi başarmalıdır. Bunu başaramıyorsa başını örtmek isteyen bayanlara da saygı göstermeyi öğrenmelidir, tıpkı başını örtenlerin başı açıklara saygı gösterdiği ve göstermesi gerektiği gibi. Çağdaş ve medeni tavır bu olsa gerektir. Lütfe çağdaş ve de medeni olalım.