DİNDAR GENÇLİK YETİŞTİRMEYE KARŞI ÇKMANIN ANLAMI

12 Şubat 2012

Ülkemizi “muasır medeniyet” seviyesine çıkarmak için gecesini gündüzüne katarak çalışan Başbakan saıyn Recep Tayyip Erdoğan’ın dindar gençlik yetiştirmeyi hdefleyen bir politika izleyeceklerini söylemesinin ardından başta dinin hakikatine varamayan ve gerçekleri görmek istemeyenlerin yanı sıra müslüman olduğunu açıkça beyan eden pek çok kişinin görsel ve yazılı medyada bu görüşe şiddetle karşı çıktığını hayretle izledim. Ortaya koydukları tahlillerde bilimsel eksiklik ve yanlışlıklar olduğunu gördüm.Bu sebeple de doğru bir sonuca ulaşamadıklarını vurgulamak istedim. Zira sorunun çözümü “din ve dindarlık nedir” sorusuna verilecek doğru cevapla bağlantılıdır. Bir başka ifade ile dinin ve dindarlığı doğru tanımlamakla irtibatlıdır. Öncelikle belirtelim ki dinin doğru tanımı şöyledir: “Din, insanı isteyerek iyilik yapmaya sevkeden, isteyerek kötülük yapmaktan alakoyan ve gerçekleri kabul edip yanlışları reddetmeyi öğreten bir sistemdir”. Dindar da -devlet, kanun, polis ve bireyler veya polum tarafından gelecek kınanma korkusuyla değil- “kendi iradesiyle iyilik yapan, yine kendi iradesiyle kötülük yapmaktan kaçınan ve kendi isteğiyle gerçekleri benimseyip yanlışları reddeden dürüst insandır”. Tırnak içinde “insan” olan bir kimsenin bu tanımların içeriğine katılmaması düşünülemez. İnsanlığın geçirdiği ateist, pozitivist ve sekülerist eğitim tecrübesi, geçmişte kalan XVIII. yüzyıl düşüncesinin aksine, dine ve dindara olan ihtiyacı açıkça ortaya koymuştur. Din ve dindarlık bireyi, aileyi ve toplumu koruyan bir hayat iksiridir. Bundan yoksun olmayı istemek bilimsel verilere karşı olmak anlamına gelir. Çünkü yapılan sosyolojik ve istatistiksel araştırmalar dîni özümseyen dindarların teşkil ettiği toplumlarda sözü edilen değerlerin hayata geçme oranı oldukça yüksek olmasına mukabil, dîni özümsemeyen veya dine karşı cephe alan bireylerin oluşturduğu toplumlarda çok daha aşağı seviyelerde seyrettiğini kanıtlamıştır. Bu açıdan bakınca dindar gençlik projesine karşı çıkmak irrasyonel ve bilim dışı bir tutumdur. İnsanı diğer varlıklardan ayıran en temel nitelik ise rasyonel ve bilimsel bilgi üretip bunları uygulamasıdır. Şu halde dindar gençlik yetitirme projesine karşı çıkmak insanın en temel niteliklerini reddetmekle eşdeğrdir. Gerçekleri anlamak, görmek ve duymak istemeyenlerle gerçeklerden hoşlanmayanlara duyurulur.

AK PARTİNİN ZAMDAKİ ADALET ANLAYIŞI BU MU SAYIN BAŞBAKAN

24 Aralık 2011

Her mali yıl sonunda devlet memurlarına ve işçilere zam yapılması bütün hükümetlerin uyguladığı evrensel düzeyde ekonomik bir politikadır. Bu, hem enflasyon farkından doğan ekonomik kayıbın telafisi, hem de artan milli gelir oranında refahtan pay alınması için gerekli ve kaçınılmazdır. Ancak yapılacak zam oranınında adaletin gözetilmesi, adında adalet kavramı geçen bir partinin iktidarında olmazsa olmaz şartlardan biridir. Aksi takdirde bu kavram anlamsız kalır ve bu partinin söylemleriyle eylemlerinin çeliştiğini kanıtlar. Adaletein gözetilmesi ve gerçekleştirilmesi ise yapılacak zam oranının bütün çalışanlara uygulanmasıyla sağlanır. 24 Aralık 2011 tarihli basın ve yayın organlarında yer alan haberlere göre milletvekili emeklilerine %100 oranında zam yapıldı ve maaşları bir gece yarısı operasyonuyla ikiye katlandı. Bundan bir kaç gün önce de hiç bir ihtisası bulunmayan milletvekili danışmanlarının maaşı 5400 TL’ye, milletvekili sekreterlerinin maaşı ise 4100 TL’ye yükseltildi. Bu ülkede bu oranda yüksek zam yapılabilecek ekonomik imkanlar varsa bunun bütün çalışanlara verilmesi adaletin gereğidir. Bu kouyu ben kendi mesleğim ve kamu çalışanları açısından değerlendirdiğim zaman adaletin gözetilmediğini ve büyük haksızlık yapıldığını açıkça belirtmeliyim. Öncelikle şunu ifade edeyişm ki bu ülkede bilgi üreten ve gençlere bilimsel bilgiler öğretip ülkemizin gelişmesine büyük katkılar sağlayan kıdemli profesörlere milletvekili sekretterine verilen maaş layık görülmektedir, doçetlerin maaşları da bir polis memuruna takdir edilen maaş kadardır. Adalet ve Kalkınma Partisinin iktidara geldiği 2002 yılından beri üniversite öğretim üyelerinin maaşlarına, geçmiş hükümetlerin aksine mesleklerine uygun hiç bir ekstra zam yapılmamıştır. Şu anda yine bir profesöre layık görülen bir saatlik ders üçreti de brüt olarak 15 TL’dir. Şahsen ben bütün çalışanlar adına sayın Başbakan’a buradan seslenmek istiyoırum: Biz ekstra bir zam istemiyoruz, sadece bütün kamu çalışanlarının maaşlarına, milletvekili emeklilerine yaptığınız gibi, %100 oranında zam uygulamanızı talep ediyoruz, bu adaletin gereğidir. Zira milletvekilleri ve emeklileri zaten en yüksek maaşı almaktadır, bunda bir adaletsizlik yok, adaletsiz olan şudur: milletvekili emeklilerine %100 oranında zam uygulayıp bunu diğer kamu çalışanlarından esirgeyerek onlara enflasyon oranında bir zam öngörmektir. Bu ülkede birlikte yaşıyoruz, elbetteki paylaşılması gereken bir sıkıntı varsa hep birlikte sıkıntılara katlanmak gerekir, şayet bir refeh paylaşılacaksa da mutlaka hep birlikte bunu paylaşmak gerekir. 1000 TL emekli maaşı alan bir kamu çalışanına %100 zam yapılırsa 2000 TL alacaktır ki bu zaten milletvekili emeklilerine verilenmaaşın dörtte biri olacaktır. Sayın Cumhurbaşkanı’nın ilgili yasayı bu gözle inceleyeceğini ve yapılan adaletsizliğin önüne geçeceğini ummak isterim. Kamu oyunu, özellikle basın mensuplarını da bu konuda duyarlı olmaya davet ediyor, saygılar sunuyorum.

İSLAM İNANCINDA ALLAH’IN VARLIĞI : VÜCUT SIFATI

18 Kasım 2011

Vücut Allah’ın, zihnin dışında gerçekliği bulunduğunu ve mevcudiyeti zorunlu bir varlık (vâcibü’l-vücûd) olduğunu belirten sıfatıdır.

Arapça “vcd” kökünden türeyen vücut sözlükte var oluş, var olma, varlık, yokluğun zıddı gibi anlamlara gelir. Felsefî bir terim olarak vücut “bir şeyin zihinde ve zihnin dışında gerçek bir varlığa sahip olması” veya “bir şeyin aklî tahlil yoluyla belirlenen mahiyeti ve zatı” diye tanımlanır. Vücut bir şeyin özünün (zatının) dış dünyada filen tahakkuk etmesi anlamında da kullanılır. Mevcut ise “dış dünyada var olan” demektir (Keşşâf, “vücûd” md.; Tûsî, s.224). Dînî bir terim olarak vücut “Allah’ın zihnin dışında gerçekliği bulunduğunu ve mevcudiyeti zorunlu bir varlık (vâcibü’l-vücûd) olduğunu belirten sıfatı” diye tanımlanır. Allah’ın varlığı ve mevcudiyeti, zatının gereği olup zorunludur, yani Allah’ın varlığı kendindendir (bizâtihî/lizâtihî), onun dışındaki varlıkların mevcudiyeti ise kendileri dışındandır (bigayrihî/ligayrihî). İlâhî sıfatların ilkini oluşturan vücut, ilâhî zatın kendisini ve mevcudiyetini ifade ettiğinden “nefsî sıfat” diye adlandırılır.

Kur’an-ı Kerîm’de insanların, mahiyeti bilinmeyen bir şekilde de olsa Allah’ın varlığına dair bilgiye yahut eğilime doğuştan sahip kılındıkları ve yaratılışları gereği böyle bir eğilim taşıdıkları belirtilmiştir (el-A’râf 7/172). Temiz yaratılışı bozulmamış her akl-ı selîm sahibi insanın, içindeki varlıklarla birlikte evreni kimin yarattığı sorusuna, hiçbir tereddüt göstermeden “Allah” cevabını vereceğine, Allah’ın varlığından asla şüphe etmeyip evrenin, yüce bir yaratıcı varlık bulunmadan var olamayacağına dikkat çekilmiş (el-‘Ankebût 29/61; İbrahim 14/26; et-Tûr 52/35), ideolojik saplantı ve zihinsel yanlışlara düşmenin etkisiyle (el-Bakara 2/10) fıtratında değişiklik oluşan insanda bile zayıflığını hissedip sadece ilahî bir yardımla kurtulmanın mümkün olabileceği bir felaket anında yaratılışın derinliklerine nüfuz eden bu bilgi ve eğilimin açıkça ortaya çıkacağı vurgulanmıştır (el-En’âm 6/63). Kur’an- Kerîm’de Allah’ın varlığı konusunda dünya şartlarında duyusal bir bilgi elde etmenin mümkün olmadığı belirtilmesine mukabil (el-Enâm 6/103; el-A’râf 7/143; el-Bakara 2/55; en-Nisâ 4/152)benimsenmesi insan iradesinin tercihine bırakılmış aklî bilgilere ulaşmanın imkan dahilinde bulunduğu, hatta böyle bir aklî bilginin zorunlu olduğu ısrarla bildirilmiştir. Bu konuya ilişkin olarak Kur’an’da teakkul, tezekkür, tedebbür ve tefekkür fiilleriyle insanlara yapılan hitapların yedi yüzü aşkın bir sayıya ulaşması bunu kanıtlayıcı mahiyettedir. Yazının tamamını oku »

DEMOKRATİK NİTELİKLİ YENİ BİR ANAYASA GERÇEKLEŞEBİLİR Mİ ?

16 Ekim 2011

Haziran 2011 seçimlerinde ana tema tamamen demokratik olan yeni bir anayasanın yapılmasıydı. Ak Parti bu taleple halktan oy istedi ve fakat sonuçta tek başına anayasayı değiştirebilecek bir oy oranına ulaşamadı. Buna rağmen sayın Başbakan Erdoğan demokratik niteliğe sahip bir anayasa yapmak için kolları sıvadı ve TBMM Başkanlığı aracılığıyla bunu gerçekleştirmek üzere komisyon kurulmasını temin etti. Elbetteki bunu denemek gerekir. Ne var ki açık söylemek gerekirse benim demokratik bir anayasanın gerçekleştirilmesi konusunda ümitli olmamı gerektirecek hiç bir emare mevcut değildir. Çünkü Ak Parti iktidara gelene kadar zümre diktatörlüğünü savunan CHP, MHP ve BDP nin bir değişim geçirmediği, aksine eski kanaatlerinde ısrar ettikleri açıkça görülmektedir. Sözünü ettiğimiz demokratik anayasanın inşa edilebilmesi, muhalefet partilerinin onayı olmadan gerçekleşemeyeceğine göre bu çabanın başarısızlıkla sonuçlanacağını görmemek nerede ise imkansızdır. Öyle görünüyor ki muhalefet partileri ilk bakışta demokratik nitelikli yeni bir anayasanın yapılmasına destek vereceklerini açıkça ilan etmelerini iyi tahlil etmeden ve bunun ne anlama geldiğini görmeden kullandıkları sözcüklerin literal anlamlarına göre hüküm vermek isabetli olmaz. Zira kullandıkları sözcükler zihinlerinde saklı bulunan zümre diktatörlüğünü savunmanın bir aracıdır. Kanaatim odur ki muhalefet partileri yapılan referandumlarla zümre diktatörlüğünden kurtulmanın kapılarını açan anayasal değişiklikleri ortadan kaldırmak, yani Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini engellemek ve küçük bir dini azınlık olan Alevilerin yüksek yargı ve adalet sistemi üzerinde hakimiyet kurmalarını yeniden sağlamak gibi temel bir hedef gütmektedir. Bunu görmek için çok yetenekli ve bilgili olmaya gerek yok diye düşünüyorum. Muhalefet partilerinin ülkemizde vuku bulan olgular karşısında düşünce, tutum ve tavırlarında en ufak bir değişikliğin bulunmaması bunu teyit etmektedir. Sayın Başbakan ve onun kurmay heyetinin bu hayati noktayı göreceklerini düşünüyor ve atılan bu adımın halkımız ve ülkemizin lehine sonuçlanmasını diliyorum.

İSLAM İNANCINDA VAHİY (1. Bölüm)

11 Eylül 2011

İslam inancında kısaca belirtmek gerekirse vahiy duyularla algılama ve akıl yürütme dışında üçüncü bir bilgi kaynağı, ayrıca rûhî tecrübe yoluyla Allah’ın peygamberlerine iletip öğrettiği gaybî-dînî ve dünyevî bilgileri içeren ilâhî sözler anlamına gelir.
Vahiy sözlükte süratle işaret etmek, gizlice bildirmek, birine bir bilgiyi kavratıp anlamasını sağlamak, gizlice seslenmek ve konuşmak, ilham etmek, gizlice bildirilip kavratılan söz anlamlarına gelir. Terim olarak şöylece tanımlanabilir: “vahiy, duyularla algılama ve akıl yürütme dışında rûhî tecrübe yoluyla Allah’ın peygamberlerine iletip öğrettiği gaybî-dînî ve dünyevî bilgileri içeren ilâhî sözlerdir”. Allah’ın, buyruklarını iletmeleri için insanlar arasından seçtiği peygamberler, her hangi bir çaba sarf etmeden iradeleri dışında zihinlerinde, rûhî tecrübe yoluyla Allah’tan geldiğini zorunlu olarak bildikleri sözler bulur. Vahiy kavramının “vhy” kökü vahiy vermek, “îhâ” ise vahyettirmek, yani bir aracıyla ilâhî sözleri peygambere iletip kavratmak anlamına gelir. Bunların birincisi Allah’ın peygamberine aracısız vahiy vermesini, ikincisi ise Cibrîl aracılığıyla vahiyde bulunmasını anlatır (Elmalılı, V,4257). İlham etmek ve işaretle konuşmak anlamlarına gelmekle birlikte mutlak anlamda vahiy, Allah’ın insanlara tebliğ etmeleri amacıyla peygamberlere doğrudan veya dolaylı olarak ilettiği ilahî sözlerin adı olmuştur. Bu anlamda, peygamber olamayan hiçbir insana vahiy verilmemiştir.
I. KUR’AN’DA VAHİY
Vahiy tabiri, çoğu fiil kalıbında olmak üzere, Kur’an’da yetmişi aşkın yerde geçer. İlgili âyetlerin çoğunda Allah’a nispet edilmekle birlikte Şeytan ve yardımcılarına da atfedilir. Allah’a nispet edilen vahyetme fiili peygamberlere, peygamber olmayan ve fakat peygamberlerin yakınında olan bazı insanlara, meleklere, arılara, yer küreye ve göklere yöneliktir. Şeytanlara atfedilen vahiy sözlük anlamında olup terim anlamıyla bir ilgisi yoktur. Şeytanlar dostları olan insanlara ve cinlere, peygamberlerle müminlere düşmanlık yapıp onlarla mücadele etmelerini gizlice telkin ve ilham ederek batıl sözleri doğru gösteren vesveselerin içine iter (el-En’âm 6/112,121). Allah’a atfedilen ve peygamberlerine indirilen vahiylere “rûh” adı verilir (en-Nahl 16/2; el-Mü’min 40/15). İnsanları, mecazî anlamda ölüm olan bilgisizlik ve inkardan kurtarıp akıl yürütme melekesini hayata geçirdiği için vahiylere ve özellikle Kur’an vahyine, insanın maddî hayatının kaynağını teşkil eden unsura benzetilerek mecazî anlamda rûh adı verilmiştir (eş-Şûrâ 42/52; Râzî, XXVII,190). Vahiy meleği olan Cibrîl’e “er-Rûhu’l-emîn” adının verilmesini de, insana rûh üfleyerek maddî hayatın oluşmasını sağlamasının yanı sıra manevî hayata kaynaklık yapan vahiyler getirmesiyle açıklamam mümkündür. Hz.Îsâ’ya rûh adının verilmesi de aynı sebeple açıklanabilir (Râzî, XIX,210-220). Ayrıca Kur’an’da vahiylerden kelâm ve tenzîl tabirleriyle de söz edilir (et-Tevbe 9/6; el-İsrâ 17/106; el-İnsan 76/23). Yazının tamamını oku »

İSLAM İNANCINDA  VAHİY (2. Bölüm)

07 Eylül 2011

1. Bölümün Devamı
III. LİTERATÜRDE VAHİY
İslam âlimleri vahyin aklen mümkün ve gerekli olduğu konusunda aynı görüşü paylaşır. Zira Allah’tan vahiy aldıklarını söyleyen peygamberler iddialarını kanıtlamak için insanlara yalnızca Allah’ın yaratması ile gerçekleşebilen ve duyularla algılanan mucizeler (bk MUCİZE, NÜBÜVVET md.leri) göstermenin yanı sıra akli deliller de getirmişlerdir. Vahiy bilgilerinin, gönülleri ve zihinleri tatmin edici bir insan ve evren yorumu sunması; düzgün ve temiz bir hayat tarzını inşa eden hidayet verici nitelikler taşıması, buna mukabil vahiylerden yoksun olan insanların gönülleri ve zihinleri bunalımdan kurtaran bir insan ve evren yorumu yapmaktan aciz kalıp hidayet üzere süren bir hayatı inşa etmekte yetersiz kalması vahiy bilgilerinin ontik bir temele dayandığının işaretleri olarak kabul edilebilir. İslam âlimlerine göre farklı bedeni ve ruhi kabiliyetlerde yaratılan insanlar arasından bir zümrenin, diğer insanların algılayamadıkları gayp âlemi ile irtibat kurmaya elverişli bir nitelik taşımaları aklen mümkündür ve bunun ötesinde bu durum tarihin şahitliği ile de sabittir (Razî, XIX, 221; Abduh, s.163-168; m. Reşid Rıza, VII, 612-613, XII, 208-209). Âlimlerin çoğunluğu vahyin sadece peygamberlere verildiğini ve peygamber olmayan insanlara verilen vahiylerin ilham manasına geldiğini kabul etmekle birlikte, velilere de vahiyler verildiğini ve bunun kalbe atılan ilahi sözlerden ibaret olduğunu savunan âlimler de vardır (Rağıp el-Isfahan, el-Müfredat “vhy“ md.; Fahreddin er-Razi, XX, 70; Elmalılı, V, 4259).
Vahiy türleri konusunda âlimlerce benimsenen görüşler naslardan hareketle şöyle belirlenmiştir: Yazının tamamını oku »

NİÇİN KELÂM? (1. BÖLÜM)

11 Temmuz 2011

Mu’tezile’nin Öyküsü*
Yazan: Joseph van Ess

İmân rasyonel delilden varoluşsal olarak farklıdır. Bu Hristiyanlıktan, özellikle de Protestan teolojisinden bildiğim bir duruştur. Aynı şeyin İslâm için de söylenip söylenemeyeceği ise tartışmaya açıktır. İslâm’da rasyonel delil (Mu’tezilîlerin kullandığı şekliyle, akıl) Hristiyanlıktan çok daha fazla rol oynamaktadır. Hristiyanlar kanıtlamayan fakat basitçe inanılan hadise ve olayları dini gerçek olarak kabul ederler: Örneğin İsa’nın dirilişi ve göğe yükselişi ya da Teslis böyledir. Aynı şekilde Hristiyanlıkta her zaman için şöyle söyleyen teologlar olmuştur: “Bu şeylere inanıyorum, çünkü bunlar kanıtlanamaz.” veya XIX. Yüzyılın Danimarkalı Protestan filozofu Kierkegaard gibi; “İnanıyorum, çünkü saçma.” Saçmanın muhtemel Arapça anlamlarından birisi muhâldir ve hiçbir Müslüman şunu söylemeyecektir: “Şehâdete ya da şerî’ate inanıyorum, çünkü onlar saçmadır.” Bununla birlikte İslâm medeniyetinde teolojik rasyonalizm karşısında belirli bir muhalefetin her zaman için söz konusu olduğunu da göstermek zor olmayacaktır. Orada şöyle söyleyen insanlar olmuştur: “Kur’an’da okuduğum şeye inanıyorum; bu yeterlidir.” Öyleyse niçin kelâm? Suudi Arabistan’da kelâm yasaklıdır veya en azından bildiğim kadarıyla pratik edilmemektedir. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu seminerler dizisinin hazırlık aşamasında muhtemel konu başlığı olarak “Niçin Kelâm” teklif edilene kadar bu soru benim için de önemli olmamıştı. Ben tarihçiyim ve Müslüman değilim; İslâm medeniyetinde benim ilgimi çeken onun bütün tezahürleridir ve dün de söylediğim gibi, en nihayetinde insanının zihin yapısıdır. Benim için kelâm; şiir ve doğa bilimleri gibi İslâm medeniyetinin kendisini dışa vurduğu yönlerinden birisidir. Bir Müslümansa tam tersine her zaman şunu sorabilir: Kelâm her hâlükârda gerekli mi? Ondan bir şeyler öğrenebilir miyiz? Bize yardımı dokunur mu? İşte burada Almanca’da Teoloji Fakültesi olarak isimlendirdiğimiz bir İlahiyat Fakültesi var. O halde “Niçin kelâm?” teolojik bağlamı olan bir sorudur. “Kur’an, hadis ya da İslâm hukuku, şerî’at yeterli değil midir? Bu tür sorular İslâm tarihin boyunca hep soruldu; daha başlangıçtan itibaren şunu söyleyen insanlar hep oldu: İnanmamız yeterli değil mi? Bu gereksiz telaş, kelam fadi, boş konuşma niye? Bunlar ben altmışlı yıllarda Beyrut’ta eğitim görürken, sadece sokaktaki insanın değil, akıllı, eğitimli Lübnanlı Müslümanların söylemeye alışkın oldukları, hatırıma gelen şeyler.

Tamam, inanç her zaman en önemli şey oldu. Fakat bu şekildeki inanç çok kişiseldir; ona sahip olursunuz ama onu savunamazsınız. Kelâmsa bir kere şu epistemolojik sorularla gelir: Sen, nasıl bilirsin? Ben, nasıl bilirim? İnandığım şeye niçin inanırım? Bildiğimi nasıl bilirim? Bu günlerde böyle sorular soranlar, en azından Avrupa’da, oldukça nadirdir. Dinle ya da Tanrı’nın varlığıyla ilgili onların çoğu muhtemelen şunu söyleyecektir: “Biz bilmeyiz ve bilmeye de güç yetiremeyiz. Bu nedenle biz bu türden sorularla zamanımızı boşa harcamak istemiyoruz.” Fakat bu modernitenin agnostik tutumudur. Erken asırlarda ve İslâm dünyası gibi farklı dinlerin yan yana bulunduğu bölgelerde işler farklıydı. İnsan varlığının en önemli unsuru din idi ve bu şekildeki nasıl ve niçin sorularına cevap verebilmek için, vahyin yanında bir şey daha çok önem kesp etmişti: Akıl. Bu nedenle hakkında en çok çalıştığım konuya tekrar geri döneceğim: Mu’tezile! Bugün onun öyküsünü anlatmaya söz verdim. Fakat bunu sade hikâyesini anlatarak yapmayacağım. Bunu her yerde, hatta İngilizce okuyabilirsiniz. Ben daha ziyade belirleyici anlar ve hala çözüm bekleyen sayısız problemler üzerine yoğunlaşmayı tercih edeceğim. Yazının tamamını oku »

NİÇİN KELÂM (2. BÖLÜM)

11 Temmuz 2011

(NİÇİN KELÂM 1. BÖLÜM’ÜN DEVAMI)

Yazan: Joseph van Ess

Nazzâm meşhur bir adam oldu. Müslüman olmayanlar bile onu dikkate alırlar ve bir filozof olarak adlandırırlar. Biz onun şahitliğine hâlihazırda sahibiz, Süryanice yazan Eyyüp er-Ruhavi ismiyle muayyen Job of Edessa (veya Urfa) onu öğretimi esnasında gördü; ondan hayranlık ve şüpheyle karışık bir şekilde bahsetti. Fakat Nazzâm kazandığı kadar hızlı taraftar kaybeden birisiydi; onun ünü fazla uzun sürmedi. Bizim buna şaşırmamamız gerekir, çünkü her zaman her yerde starların başına gelen budur. Fakat İslam dünyasında teolojinin bir “pazarlama” işi olduğunu ilave etmemiz gerekir. Teologlar fikirlerini dinleyicilerine teklif ediyorlardı ve dinleyicilerinin onları kabul edip etmemesine (belki de öğretmeleri karşılığında para ödemeleri) dayanıyorlardı. Hristiyanlıktaki kilise gibi teolojiyi canlı tutacak bir kurum yoktu. Bu çok önemli bir farklılıktır, sistem “demokratik”tir. Günümüz Almanya’sında en son inanan Hıristiyan’ın ölümü sonrasında bile bir teoloji profesörü olacaktır, çünkü profesörler devlet tarafından finanse edilen teoloji fakültelerinde bir iş sahibidirler. Erken dönem Abbasi Bağdat’ında ise bir teoloğun başarısı sadece karizmasına bağlıydı. Eğer onun fikirlerine olan ilgi gözden düşerse, talebeleri başkasına gider; bu da bütün entelektüel iklimin değişmesi anlamına gelebilirdi. Bu durum niçin Ebü’l-Hüzeyl ve Nazzâm’ın fiziksel teolojisinin nihayetinde bir fasıldan ibaret kaldığını açıklayabilir. Nazzâm’ın en önemli talebelerinden birisinin Câhız olduğu doğrudur. O kitabı Kitâbü’l-Hayevan’ında Nazzâm’ın fikirleri ve garip deneylerini yazmakla birlikte, Nazzâm’ın kümûn teorisine artık inanmamaktadır. Câhız fiziği ve kozmolojiyi tamamen bir kenara bıraktı, sosyoloji ve psikolojiye yöneldi. İnsan yeniden onun ilgisinin odağında duruyordu; bu yönüyle Câhız, Dırar b. Amr’a benzer. Fakat Dırar’dan
farklı olarak Câhız kelâmcıların kendisini de analiz etti: onların toplumdaki rolleri, kendilerini beğenmeleri/kibirleri, avamdaki insanlarla temastan kaçınmaları… O kelâmın dışındaki bir perspektiften, meta-düzeyden ilerledi. Genel olarak insanın kararlarını nasıl verdiğini, amellerinden sorumlu olmasını merak etti. Ve o, Mu’tezilenin özgür irade teorisinde varsaydığı gibi insanın kararlarında özgür olmadığını keşfetti. Daha doğrusu, kararlarımızı etkileyen harici motivler (dawa’i?) vardır ve biz seçimimizle (ihtiyar) kendimizi onlar tarafından baştan çıkarılmaya mümkün hale getiririz – kendi özgür kararımızla değil sadece reklamların propagandasına uygun olarak satın aldığımız modern bir süpermarkette olabileceği gibi. Biz özgür olduğumuzu sanırız, ama gerçekte önyargılarımızı takip ederiz; çoğu insan sadece fırsatçıdır (oportünist).
Bu, Câhız’ın düşündüğü şeydir. Eğer bir Mu’tezilî tarafından alınıyorsa tehlikeli bir duruştur. Akıl güvenilir bir klavuz olma şöhretini kaybeder. Normalde Mu’tezilîler gerçeğin tefekkür sonucu üretildiğini ya da doğurulduğunu (tevellede bi’t-tefekkür) söylerler ve şimdiyse Câhız bu prosesin etkinliğinden şüphe duyuyordu. Onun söylediğine göre düşünmek, öylesine birçok farklı motivden etkilenir ki, hakikat metottan daha ziyade sezgiyle (hads) ortaya çıkan, neredeyse bir şans meselesidir. Biz hepimiz bunları kendi dünyamızdan biliyoruz, hatta bu akademik çevre için bile geçerlidir. O zaman soru şöyle olmalı: Biz haklı olduğumuzdan nasıl emin olabiliriz? Ve sonra: Biz her hâlükârda dindeki hakikati bilmekle yükümlü müyüz? Bu teklif meselesidir ve İslâm’a özgüdür. İslâm’da din sadece bir doktrin değildir, o aynı zamanda adlî bir yana da sahiptir, çünkü uyulması gereken emir ve yasaklar bulunmaktadır. İlk ve en yüksek hakikat Tanrı’nın varlığıdır; her şey ona dayanır. Akıl bize bu gerçeği keşfetmemiz konusunda yardımcı olur, ancak mesele bundan ibaret değildir; biz aynı zamanda başlangıcından itibaren bu hakikatin gereğini yerine getirmekle de yükümlüyüzdür (mükellef). Bu bir problem olarak görülmemektedir, çünkü hakikat Kur’an’dan dinlediğimiz kadarıyla çok sade ve açıktır. Ancak biz Kur’an’ı bir kenara bırakıp ve sadece akla yoğunlaştığımızda: Eğer henüz bir Tanrı kavramına sahip değilsek, Tanrı’yı bilmeye yükümlü olduğumuzu nasıl hissedebiliriz? Tanrı’yı bilmeye mükellefiyet, Tanrı’nın bilgisinin önce olmasını gerektirir. Bu bir fesat dairesidir; yükümlülük burada ilk önce olmak durumundadır, fakat sonucu zaten bilmeksizin onun farkında olmak imkânsızdır. Bu çelişki önceden Plato tarafından formüle edilmişti: Tanımak için objeyi bilmek zorunda olduğumuzdan, biz sadece zaten bulduğumuz şeyi arayabiliriz. Aynen böyle de, biz Tanrı’yı zaten bilirsek, ancak bu durumda onu bilmeye bir yükümlülük hissederiz; dolayısıyla mükellefiyet her şeyin başlangıcı olamaz. Fakat o takdirde biz nasıl yükümlü oluruz? Yazının tamamını oku »

12 HAZIRAN 2011 SEÇIMLERİNDE BÜYÜK BİRLİK PARTİSİ, SAADET PARTİSİ, HALKIN SESİ PARTİSİ VE MUHAFAZAKAR ÜLKÜCÜLER OYLARINI CHP’YE VERMEMELİ

07 Haziran 2011

12 Haziran 2011 pazar günü yapılacak olan milletvekili genel seçımlerinde ülkemiz kritik bir eşikten geçmektedir. Ya demokrasiye geçiş için var gücüyle çalışan AK Parti kazanacak veya karanlık örgütler vasıtasıyla faili meçhul katliamlar yaparak ülkede zümre diktatörlüğünü sürdüren yüksek bürokrasi ve patronlar cephesi kazanıp statükoyu sürdürecektir. Bu anlamda seçimlere iki parti girmektedir. Biri, bütün engellemelere rağmen demokrasiyi hayata geçirmeye çalışan AK Parti, diğeri zümre diktatörlüğünü ilericililk ve çağdaşlık adına sürdürme mücadelesi veren CHP’dir. Sağ duyulu vatandaşlarımız bunu görmeli ve oylarını ona göre vermelidir.Bu sebeple ülkedeki seçmleri 1965 yılından beri izleyen sade bir vatandaş ve daha sonra 35 yıllık bir akademisyen olarak bendeniz, Büyük Birlik Partisi, Saadet Partisi, Halkın Sesi Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi gibi inanç ve düşünce özgürlüğünü savunan ve müslümanca yaşama hakkını elde etmek için mücadele veren muhafazakar tabana dahail bütün vatandaşlarımızın bu seçimde oylarını AK Parti’ye vermesinin bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum. Çünkü yeni bir sivil anayasa yapılmadan sözünü ettiğim özgürlüklere ve haklara ulaşmak mümkün değildir, bunu yapabilecek olan yegane parti AK Parti’dir. Bu gerçek açık seçik şekilde ortadadır. Sözünü ettiğim partilere gönül veren vatandaşlarımızın AK Parti’ye oy vermemeleri halinde, partileri baraj altında kalacağı bilimsel verilere dayalı anketlerle kesine yakın bir şekilde belirlendiğinden oylarını, zihniyetleriyle asla örtüşmeyen CHP’ye vermiş olacaklardır. Bu gerçeği görmemek için kör ve sağır olmak lazımdır. Elbetteki herkes siyasi parti kurma hürriyetine sahiptir, ancak bir siyasi partiyi kurup halka arzettikten sonra halkın teveccühünü kazanamayan parti liderleri ve mensupları nefislerinin kölesi olmamalı, aksine rasyonel davranıp ülkemizi ekonomik ve siyasi anlamda başarıyla yönettiği tarafsız siyasal gözlemcilerce belirlenen ve bu nedenle de halkın teveccühünü kazanan AK Parti’yi desteklemeleri kendi dşüncelerinin neşvü nema bulması açısından kaçınılmazdır. Bana düşen sadece hatırlatma ve uyarmadır, tercih değerli vatandaşlarımızındır. Seçimlerin ülkemize hayırlı olmasını ve maddi-manevi problemlerimizin çözülmesine vesile olacak şekilde sonuçlanmasını mukallibulkulûb olan Yüce Allah’tan niyaz ederim.

İSLÂM İNANCINDA ŞEFAAT

18 Nisan 2011

Şefaat Allah’ın, ahirette başta Hz.Peygamber olmak üzere bütün peygamberleri, melekleri ve salih müminleri büyük günah işleyen müslümanları bağışlamak ve cehennemden çıkarmak konusunda vesile kılması anlamına gelir.

Şefâ’at sözlükte “tek başına bulunan bir kimsenin, yanına birini alarak çift olması” anlamındaki şef’ kelimesinden türemiştir. Bir insanın, sevdiği bir kişiye aiy suçun bağışlanmasını veya uğrayacağı zararın giderilmesini yahut bir menfaate ve iyiliğe ulaşmasını yüksek makam sahibinden isteyip bu maksatla aracılık yapması ve ona yardımcı olması anlamına gelir(Kadı Abdülcebbâr,s.688; Râgıb el-Isfahânî, “şefe’a” md.;Seffârînî,II,204). Terim olarak “Allah’ın, âhirette Hz.Peygamber başta olmak üzere bütün peygamberleri melekleri ve salih müminleri büyük günah işleyen müslümanları bağışlamak ve cehennemden çıkarmak konusunda vesile kılması” diye tanımlanır. Müminin, gıyabında diri veya ölü olan mümin kardeşine dua etmesi de bir tür şefâat olarak kabul edilir(Âlûsî, V,97). “Hz.Peygamber’in ümmetinden günah işleyenleri Allah’tan affetmesini istemesi” şeklinde yapılan şefâat tanımı ise (Celeyend, , s.816) eksiktir ve konuya ilişkin naslarla örtüşmez.. Yazının tamamını oku »